O korkunç saldırının üzerinden tam iki hafta geçmişti. Günlerce evde dinlenmiş, kendimi toparlamıştım. Yüzümdeki o morluklar, elmacık kemiğimin üzerindeki sargılar tamamen çıkmış, yaralarım iyileşmişti. Aynaya baktığımda fiziksel olarak eski Lara’yı görüyordum ama ruhum iki hafta önceki o karanlık sokakta kalmıştı. Doruk o günden sonra evime gelmemiş, bana sadece uzaktan, koruyucu bir gölge gibi bakmıştı. Okulun son günleri Melisa ve çetesi olmadan sessizce akıp gitmişti. Ve şimdi, lise hayatımızın son gecesinde, şehrin en lüks otellerinin birinin ışıl ışıl parlayan balo salonundaydık.
Mezuniyet balosu tam anlamıyla büyüleyiciydi. Müzik son ses çalıyor, ışıklar havada uçuşuyordu. Ben üzerimde uçuşan, derin yırtmaçlı gece mavisi elbisemle salonun bir köşesinde duruyordum. İki hafta önceki o hırpalanmış kızdan eser yoktu, dimdik ayaktaydım.
"Lara, baksana şuraya! Doruk yine tek kelimeyle yıkılıyor," diye fısıldadı en yakın arkadaşım Gece, kolumu dürterek.
Bakışlarımı istemsizce bar kısmına çevirdim. Doruk, jilet gibi siyah takım elbisesiyle bar taburesine oturmuş, elindeki viski bardağını yavaşça sallıyordu. Alkolü zaten severdi ve bu gece de erkenden başlamıştı. Gözleri kalabalığın arasından anında beni buldu. O kapkara gözlerindeki yakıcı bakış, elbisemin üzerinde, tamamen iyileşmiş olan yüzümde yavaşça gezindiğinde içimin ürperdiğini hissettim. Benden nefret ediyordu, canımı yaktığı için pişmandı ama hâlâ bana bakarken içindeki o aç canavarı gizleyemiyordu.
"Hadi ama Lara, bu gece bizim gecemiz! İki haftadır evde kapalıydın, biraz eğlenelim," dedi Gece. Bar tezgahından renkli, egzotik görünen iki kokteyl bardağı kapıp yanıma gelmişti. "Alkol falan var ama hafif bir şey dediler, sadece tadına bakacağız, söz."
"Gece emin misin? Biz hiç alışkın değiliz," dedim tereddütle.
"Aman, mezun ediyoruz seni, bir kereden bir şey olmaz!" diyerek bardağını kafasına dikti.
Ben de elinden bardağı alıp ilk yudumu aldım. Tatlı, meyveli bir tadı vardı; alkolü neredeyse hiç hissetmiyordum. Ama bu oyunun ne kadar tehlikeli olduğunu ikimiz de tahmin edememiştik. Gece ile birlikte kendimizi müziğe kaptırmışken, o "sadece tadına bakacağız" dediğimiz şeyi abartmış ve peş peşe bardakları devirmeye başlamıştık. Tam beş bardak... Beşinci bardağın son yudumunu aldığımda, başımın dönmeye, salonun ışıklarının etrafımda dönmeye başladığını hissettim. Alkol damarlarımda fena halde dolaşıyordu, vücudum sımsıcak olmuştu ve normalde asla yapmayacağım bir cesaret dalgası içime yayılmıştı. Doruk’a karşı içimde büyüyen o nefret ve çekim, alkolün etkisiyle tamamen kontrolümden çıkıyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, hepimizin fazlasıyla çakırkeyif olduğu o anlarda tüm sınıf salonun arkasındaki o loş, koltuklarla çevrili özel odaya geçtik.
Sınıfın elebaşlarından biri ortadaki sehpaya boş bir şişe koydu. "Evet millet! Liseye veda ederken klasik bir kapanış yapıyoruz. Cennette 7 Dakika! Şişe kimde durursa, odanın arkasındaki o karanlık kilitli gömme gardıroba giriyor ve yedi dakika boyunca içeride ne isterlerse onu yapıyorlar!"
Ortamda büyük bir uğultu ve alkış koptu. Doruk, elinde içki bardağıyla en köşedeki tekli koltuğa yayılmış, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan oyunu izliyordu. Bakışları o kadar ağır ve yoğundu ki, sarhoş olmama rağmen titrediğimi hissettim.
Şişe hızla döndürüldü. Kahkahalar havada uçuştu. Derken şişe tekrar döndü, yavaşladı, yavaşladı... Ve sivri ucu tam beni göstererek durdu.
"Ooo, Lara gidiyor!" diye bağırdı tüm sınıf.
Şişenin arkasını çeviren kişi ise elini hızla çevirdi. Şişe son bir kez çılgınca döndü ve tam karşımda, o karanlık bakışların sahibinde durdu.
Doruk.
Sınıftan bir anda "Oha!" sesleri yükseldi. Herkes iki hafta önce hastaneye kaldırılmama sebep olan olayları, Doruk’un Melisa’yı okuldan nasıl kovdurduğunu ve aramızdaki o ölümcül nefreti biliyordu. Kimse içeride ne olacağını tahmin bile edemiyordu.
Doruk oturduğu koltuktan yavaşça ayağa kalktı. Ceketinin düğmesini çözerken gözleri doğrudan benim gözlerimin içine kilitlenmişti. Adımlarını bana doğru attı, tam önümde durdu. Alkolün kokusu ve onun o erkeksi parfümü birbirine karışmıştı. Eğilip bileğimden sıkıca tuttu. Bu sefer canımı yakmıyordu ama o kadar kararlıydı ki... İki haftalık hasret ikimizi de yakıyordu.
"Yürü," dedi sesi pürüzlü ve derinden gelerek.
Birlikte o küçük, tamamen karanlık gömme odanın kapısına doğru yürüdük. Sınıftakiler arkamızdan bağırıp 7 dakikalık süre sayacını başlatırken, bizi içeri itip kapıyı üzerimize kapattılar.
Kilit sesini duyduğum an zifiri karanlığın içinde kaldık. Hiçbir şey görünmüyordu. Sadece Doruk’un o hızlı, düzensiz nefes alışverişlerini duyabiliyordum. Alkol başımı döndürürken sırtım odanın soğuk duvarına çarptı. Hemen ardından, Doruk’un sıcak ve devasa gövdesinin bana doğru yaklaştığını, beni duvarla kendi arasında tamamen sıkıştırdığını hissettiğimde kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi oldu. İki haftadır iyileşen yaralarım onun bu yakınlığıyla yeniden alev alıyordu.
Yedi dakikamız başlamıştı ve bu karanlıkta nefretin yerini neyin alacağını ikimiz de çok iyi biliyorduk