Mayıs ayının ortaları geldiğinde, zindanların koridorlarındaki o nemli hava artık nefes almamı bile zorlaştırıyordu. Bir buçuk yıldır her gün, her saat ruhuma iğne gibi batan o küçümseyici bakışlar, arkamdan fısıldanan o sinsi melez lafları ve Draco Malfoy’un beni bir böcekmişim gibi ezen o mutlak kibri, en sonunda içimde biriken o devasa barajı çatlatmıştı. Artık sadece kırılmıyordum; içimde bir yerlerde saf, yakıcı bir zehir kaynamaya başlamıştı. Kendimi günlerdir yataktan sadece bir robot gibi kazıyarak çıkarıyor, siyah dağınık saçlarımı yüzüme döküp kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordum. Ama o, her zamanki gibi tam karşımdaydı.
O gün, Büyük Salon’daki akşam yemeğinde her şey koptu. Sınav haftasının gerginliği herkesin üzerindeydi. Ben masanın en ucunda, önümdeki boş tabağa bakarak sadece çorbamı karıştırıyordum. Gözlerimin altı günlerdir gizli gizli ağlamaktan morarmıştı, yeşil gözlerimin feri sönmüştü. Malfoy, kendi arkadaş grubuyla masanın ortasında oturmuş, her zamanki gibi kahkahalar eşliğinde birilerini aşağılıyordu. Derken o pürüzsüz, nefret ettiğim sesinin salondaki gürültünün arasından sıyrılıp doğrudan bana yöneldiğini duydum.
"Şuna baksanıza," dedi Malfoy, sesini bilerek tüm Slytherin masasının duyabileceği bir tonda yükselterek. "Cross yine o zavallı, acınası yüz ifadesiyle oturuyor. İkinci sınıf biterken melez kanının bu okulun ağırlığını kaldıramayacağını sonunda anladı herhalde. Baksanıza, yüzü tıpkı o muggle babasının sefil mahallesindeki sokak kedilerine benziyor. Yakında zindanların köşesinde tamamen eriyip gidecek, biz de bu kirlilikten kurtulacağız."
Pansy Parkinson tiz bir kahkaha attı, Crabbe ve Goyle masaya vurarak güldü. Normalde ağlayarak kalkıp gideceğim ya da sessizce içime gömeceğim o laflar, bu kez beynimin içinde adeta bir şimşek gibi patladı. Dokuz aydır süren o sessiz kırgınlık, yerini daha önce hiç hissetmediğim, gözlerimi kör eden bir cinnet anına bıraktı.
Kulaklarım uğuldamaya başladı. Vücudumdaki tüm kanın yüzüme ve ellerime doğru hücum ettiğini hissettim. Elindeki gümüş kaşığı masaya öyle bir fırlattım ki, çıkan tiz ses bir anlığına etraftaki birkaç masanın susmasına neden oldu. Oturduğum sıradan hızla ayağa kalktım. Sandalyem arkaya doğru büyük bir gürültüyle devrildi.
"YETER ARTIK!" diye haykırdım. Sesim benim bile tanımadığım kadar yırtıcı, yüksek ve titrek çıkmıştı. Tüm Büyük Salon bir anda ölüm sessizliğine gömüldü. Yüzlerce göz bana döndü ama benim gözüm sadece o platin sarısı kafadaydı.
Malfoy, benim bu ani ve şiddetli tepkim karşısında bir anlığına donakaldı. Gri gözleri şaşkınlıkla açıldı, elindeki kadeh havada asılı kaldı. Ama ben durmadım. Masanın üzerindeki tabakları, bardakları önüme ne gelirse ellerimle iterek, çarparak onun olduğu yere doğru yürümeye başladım. Göğsüm nefes nefese inip kalkıyordu, gözlerimden öfke ve sinir yaşları fışkırıyordu ama bu sefer kırgınlıktan değil, delirmekten ağlıyordum.
"Yeter, duydun mu beni Malfoy?!" diye bağırdım, masanın tam önüne gelip iki elimle masaya çökerken. Bardaklar devrildi, balkabağı suları parşömenlerin üzerine döküldü. "Senden de, senin o iğrenç kibirinden de, babanın arkasına saklandığın o zavallı dünyandan da nefret ediyorum! Ne istiyorsun benden?! Ne yaptım ben sana?!"
Malfoy, şaşkınlığını hemen üzerinden atıp o buz gibi asil maskesini takmaya çalıştı, ayağa kalktı. "Cross, haddini bil, burası—"
"Kes sesini!" diye kükredim, kelimenin tam anlamıyla bir sinir krizi geçiriyordum. Ellerim zangır zangır titriyordu, siyah saçlarım tamamen yüzüme, gözlerime dağılmıştı. "Bana her gün bir çöp gibi davranmandan, beni her gördüğün yerde soyumla, kanımla aşağılamandan bıktım! Ben bu binaya kendi hakkımla geldim! Senin o boş, arkası boş asalet onayına ihtiyacım yok! Kendini ne sanıyorsun sen?! Sırf o platin saçların ve paran var diye insanları ezebileceğini mi sanıyorsun?!"
Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı yakıyordu, sesim hıçkırıklarla bölünüyor ama bağırışım salonda yankılanmaya devam ediyordu. Masanın üzerindeki büyük bir sürahiyi aldığım gibi yere fırlattım. Sürahi büyük bir gürültüyle taş zeminde tuzla buz oldu. "Senden nefret ediyorum Draco Malfoy! Beni bu kadar değersiz hissettirmenden, her gün canımı yakmandan nefret ediyorum! Duydun mu beni?! Nefret ediyorum!"
Malfoy’un yüzü ilk defa bembeyaz olmuştu. O sarsılmaz, kibirli duruşu tamamen yok olmuştu; karşısında deliren, sinir krizinin ortasında her şeyi yıkan kıza, bana, hayatında ilk defa büyük bir şok ve hatta hafif bir ürpertiyle bakıyordu. Dudakları aralandı ama tek bir kelime bile edemedi. Çevredeki profesörler masalarından kalkıp bize doğru koşarken, ben masanın üzerindeki kendi kitaplarımı ve çantamı hırsla yere fırlatıp, salonun kapısına doğru arkama bile bakmadan koşmaya başladım. İçimde bir buçuk yıldır biriken o büyük patlama arkamda darmadağın bir salon ve hayatı boyunca ilk kez ne yapacağını bilemeyen bir Draco Malfoy bırakmıştı.