Kış biterken zindanlardaki o nemli, ağır hava sanki doğrudan göğsüme yerleşmişti. Draco Malfoy’un bana karşı takındığı o mutlak mesafe ve aşağılayıcı tavır, mart ayında da tek bir milim bile esnemedi. Hikayemizin başından beri onun o kibirli cümlelerine karşı bir kalkan gibi duran o sarsılmaz iradem, ona dostça yaklaşma hatamdan sonra tamamen un ufak olmuştu. Artık bana söylediği en ufak, en sıradan laf bile ruhumda devasa yaralar açıyordu. Nedensizce, durduramadığım bir şekilde ona karşı aşırı kırılgan bir hale gelmiştim. Gözlerindeki o bir nebze bile yumuşamayan, aksine her geçen gün daha da sivrilen nefriti gördükçe içimdeki bir şeyler sessizce ağlıyordu.
Mart ayının ortasında, Biçim Değiştirme dersinin çıkışında koridorda yürürken elimdeki ağır kitaplardan biri yere düştü. Tam eğilip alacakken, arkamdan gelen o aşina bot seslerini duydum. Malfoy, pelerini arkasında dalgalanarak yanımda durdu. Botunun ucu yerde duran kitabımın tam üzerine bastı, kapağını çamurlu iziyle kirletti.
Başımı yavaşça kaldırdım, siyah ve dağınık dalgalı saçlarımın arasından ona baktım. Eskiden olsa ona haddini bildirecek o sert laflardan biri dilimin ucuna gelirdi ama bu sefer sadece boğazımda bir düğüm oluştu. Yeşil gözlerimin içinin anında dolduğunu, yanmaya başladığını hissettim.
"Çekebilir misin ayağını, Malfoy?" dedim, sesimin titrememesi için insanüstü bir çaba sarf ederek. Sesim o kadar çaresiz ve cılız çıkmıştı ki, kendimden nefret ettim.
Malfoy ayağını çekmedi, aksine kitaba biraz daha bastırarak tepemden bana baktı. Yüzünde zerre yumuşama yoktu; o soğuk, asil ve itici maskesi yüzüne kazınmış gibiydi. "Ne o, Cross?" dedi, sesindeki o iğrenç üstten bakan tonla. "Bir kitabı bile elinde tutamıyor musun artık? Melezlerin büyü dünyasında tutunacak gücü olmadığını biliyordum ama bu kadar zavallılaşacağını tahmin etmezdim. Gitgide binamızın üzerinde bir yüke dönüşüyorsun. Şuna bak, gözlerin bile dolmuş. Gerçekten acınası durumdasın."
Bu laflar göğsüme bir hançer gibi saplandı. Eskiden babamla, kanımla ilgili söylediklerine bile bu kadar içerlememiştim. Ama şimdi, bana "zavallı" ve "yük" demesi kalbimi ortadan ikiye böldü. Gözümden tek bir damla yaşın süzülüp çamurlu yere düşmesine engel olamadım. Kitabı onun botunun altından hızla çekip aldım, ayağa fırladım ve yüzüne bile bakamadan arkamı dönüp koridorda koşmaya başladım. Arkamdan Crabbe ve Goyle’un alaycı kahkahaları yükselirken, Malfoy’un arkamdan bana ne kadar tiksinerek baktığını hayal etmek bile canımı yakıyordu.
Kızlar tuvaletine kendimi zor atıp kapıyı arkamdan kilitledim. Aynaya baktığımda o dalgalı, siyah saçlarımın arasında parlayan koyu yeşil gözlerimin kıpkırmızı olduğunu gördüm. Musluğu sonuna kadar açıp hıçkırıklarımı su sesinin arkasına gizledim. Neden böyle oluyordu? Neden onun her kelimesi canımı bu kadar çok yakıyordu? O bana hiçbir zaman ümit vermemişti, hiçbir zaman yumuşamamıştı. O her zaman Draco Malfoy’du; kibirli, zalim ve mesafeli. Ama ben, kendime itiraf edemediğim o derin kırgınlığın içinde kayboluyordum.
Nisan ayına geçtiğimizde, havalar biraz olsun ısınmıştı ama benim içimdeki o kış hiç bitmiyordu. Bir akşamüstü kütüphanede, en arkadaki masalardan birinde İksir raporumu yazıyordum. Kafamı kaldırıp camdan dışarı bakarken, Malfoy’un kütüphaneye girdiğini gördüm. Masama doğru yaklaştığını fark ettiğimde içimdeki o aptal umut kırıntısı yine canlandı, belki bu sefer sadece ödev sorar diye düşündüm. Masanın başında durdu, elindeki kalın kitabı masama sertçe bıraktı.
"Bunu Madam Pince’e teslim et, Cross," dedi, yüzüme bile bakmadan. Beni kütüphanedeki bir ayakçısı, bir hizmetçi gibi görüyordu. "Senin buralarda boş boş oturmaktan başka bir işin yok nasılsa."
Kitaba baktım, sonra onun o sert, ifadesiz yüzüne. "Benim de ödevlerim var, Malfoy," dedim, sesimdeki kırgınlığı gizleyemeyerek. "Kendin neden teslim etmiyorsun?"
Malfoy gözlerini yavaşça bana çevirdi, gri gözleri buz gibiydi. "Söylediğimi yap ve sesini kes," dedi, sesini kütüphanede alçaltarak ama her kelimesini bir kırbaç gibi yüzüme vurarak. "Seninle burada tartışarak asil vaktimi harcamayacağım. Bir melez olarak bu binada bir işe yaramak istiyorsan, dediklerimi ikiletme."
Arkasını dönüp gitti. Kitabı elime aldığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim. Bana bir insan gibi bile bakmıyordu. Sıradan bir eşyaymışım, onun emirlerini yerine getirmek zorunda olan değersiz bir yaratıkmışım gibi davranıyordu. Kütüphanenin ortasında, masanın başında öylece kalakaldım. Gözyaşlarım parşömenimin üzerine damlarken, onun arkasından bakıp kendimi hiç bu kadar değersiz hissetmediğimi düşündüm. Ne yaparsam yapayım o sarsılmaz kibir duvarını aşamıyordum ve o duvarın altında ezilen her seferinde benim kalbim oluyordu.