Okulun ikinci yılı yarılanırken, yani kışın en sert günleri Hogwarts zindanlarına çöktüğünde içimde bir şeylerin değişmeye başladığını hissettim. Dokuz aydır, hatta neredeyse koca bir buçuk yıldır devam eden bu amansız, yorucu savaş beni yavaş yavaş yıpratmıştı. Sürekli tetikte olmaktan, her koridorda gözlerimi kısıp savunma yapmaktan, o gri gözlerdeki nefreti görmekten bıkmıştım. En nihayetinde ikimiz de aynı binanın, aynı yeşil ve gümüşün çocuklarıydık. Belki de o sarsılmaz kibir duvarının arkasında gerçekten konuşulabilecek, anlaşılabilecek bir Draco Malfoy vardı. Bu bitmek bilmeyen düşmanlığı bitirmek, onunla ortak bir zemin bulup arkadaş olmak istediğime karar verdim. Bu karar içimde ufak bir umut yeşertti ama ne kadar büyük bir hata yaptığımı anlamam uzun sürmeyecekti.
Ona karşı tavrımı yumuşatmaya, o dik ve meydan okuyan duruşumu biraz olsun esnetmeye başladım. Ortak salondaki şöminenin önünde oturduğumuz bir akşam, o her zamanki gibi elindeki Quidditch dergisine bakarken, cesaretimi toplayıp yanındaki boş koltuğa doğru yaklaştım. Siyah dağınık saçlarımı kulağımın arkasına itip yeşil gözlerimdeki tüm o eski savunma kalkanlarını indirdim.
"Malfoy," dedim, sesimi ilk defa bu kadar yumuşak ve samimi tutmaya çalışarak. "Biçim Değiştirme ödevindeki o son teoriyi nasıl yaptın? Ben birkaç noktada tıkandım da... İstersen birlikte bakabiliriz?"
Malfoy, sanki asasıyla ona bir lanet fırlatmışım gibi irkilerek başını dergiden kaldırdı. Gri gözleri yüzümde, gözlerimde gezindi. Karşısında o her zamanki kafa tutan, lafı gediğine koyan Helga Cross yoktu; aksine, ona bir dostluk eli uzatan, samimi bir kız vardı. Yüzü anında daha da asilleşti, gözlerine tiksintiyle karışık derin bir mesafe oturdu.
"Benimle ödev yapmak mı?" dedi, sesindeki o buz gibi, üstten bakan tonu bilerek katmerleyerek. "Cross, senin o melez zihnin benim çalışma tempoma ayak uyduramaz, bunu zaten biliyorsun. Git ve kendi seviendekilerle çalış, benim vaktimi çalma."
Terslenmeyi bekliyordum ama bu sefer içimde bir yerlerin acıdığını hissettim. Yine de pes etmedim. Birkaç gün sonra, İksir dersinde panoya asılan notlara bakarken onun hemen arkasında duruyordum. İksir notu her zamanki gibi çok yüksekti. Hafifçe gülümsedim ve yanına doğru bir adım attım. "Tebrik ederim Malfoy," dedim içtenlikle. "Snape’in gözüne girmek kolay değildir ama gerçekten iyi iş çıkarmışsın."
Malfoy bana döndü, ama bu kez yüzünde öfke bile yoktu; sadece beni tamamen yok sayan, benden tiksinen bir yabancılık vardı. "Senden tebrik isteyecek duruma düşmedim, Cross," dedi soğukça. Arkasını dönüp hızlı adımlarla koridorda uzaklaştı.
Ben ona samimiyetle yaklaştıkça, aramızdaki o gerilimli ama bir şekilde bağ kuran iletişim tamamen koptu. Benden kaçmaya, beni gördüğü yerde yolunu değiştirmeye başladı. Benim bu ani yakınlığım, onun o safkan ve asil dünyasında bir tehdit ya da bir aşağılanma gibi algılanmıştı sanki. Beni artık sadece eziklemiyor, adeta bir çöp gibi, zindanların köşesindeki değersiz bir nesne gibi görüyordu. Ortak salona girdiğimde Crabbe ve Goyle’a beni işaret edip, "Şu melez yine bana yanaşmaya çalışıyor, ne idüğü belirsiz kanıyla kendisini benimle bir tutabileceğini sanıyor herhalde," diyerek sesli sesli güldüğünü duydum.
İşte o an içimdeki o umut tamamen kırıldı. Eskiden onun laflarına karşı dimdik duran ben, bu kez bana gerçekten bir çöp gibi davranması karşısında darmadağın olmuştum. Çünkü bu sefer canımı yakmasına bilerek, isteyerek izin vermiştim. Ona karşı açtığım o temiz sayfa, şimdi kendi gözyaşlarımla ıslanıyordu.
Bir gece, ortak salondaki herkes yatakhanelerine çekildikten sonra, zindanların en karanlık, kimsenin uğramadığı o soğuk koridorlarından birine sığındım. Sırtımı taş duvara yaslayıp dizlerimi göğsüme doğru çektim. Siyah, dağınık dalgalı saçlarım yüzüme dökülürken, koyu yeşil gözlerimden sessizce yaşlar süzülüyordu. Hıçkırıklarımı tutmak için elimi ağzıma bastırdım. Canım o kadar çok acıyordu ki... Onun beni düşman olarak görmesine alışmıştım, ama beni bu kadar değersiz, bu kadar iğrenç bir şeymiş gibi kenara atması kalbimi paramparça etmişti. Gizli gizli, kimse görmeden o taş zeminde saatlerce ağladım. Hem ona karşı hissettiğim bu kırgınlığa hem de kendimi düşürdüğüm bu çaresiz duruma lanet ettim.