Aradan geçen dört hafta, şatodaki o pembe tiranlığın dozunu daha da artırmış, sağ elimin üzerindeki o sargı nihayet çıksa da yerinde pembe, parlak bir iz bırakmıştı. İksir zindanlarının o soğuk, loş havası bile bugün tebeşir kokulu kokteyllere ve mide bulandırıcı gül kokusuna teslim olmuştu. Dolores Umbridge, elindeki o küçük not defteri ve tüy kalemiyle, Snape’in kendi krallığı olan dersi denetlemek için en arkada dikiliyordu.
Snape, pelerinini bir yarasa gibi arkasından savurarak masaların arasında yürürken, her zamanki o dondurucu ve otoriter sesiyle, "Bugün 'Barış İksiri' yapıyorsunuz," dedi. "Hata payı sıfırdır. En ufak bir dikkatsizlik, kazanınızın infilak etmesine sebep olur."
İç sesim, iksir malzemelerini havanda döverken zihnimde gergin bir tempoyla dönüp duruyordu: Dikkat et Helga... O kadın tam arkanda fır dönüyor. Elindeki o kalemin çıkardığı ses bile tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Alexei ile geçen yıl aldığın o yüksek notları hatırla, bu kadının önünde hata yapma lüksün yok.
Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarımı omzumun arkasına atıp, soluk mavi sıvıyı kazanıma eklemek için sargısız ama izi hala duran sağ elimi uzattım. Tam o anda, Umbridge o sinir bozucu, küçük adımlarıyla tam benim ve Blaise’in paylaştığı masanın önünde durdu. O tiz, yapmacık öksürüğü zindanın taş duvarlarında yankılandı: "Öhö, öhö."
Snape masanın başında aniden duraksadı, siyah gözlerinde Umbridge’e karşı duyduğu o derin, saf nefret açıkça okunuyordu. Umbridge ise doğrudan benim hafifçe titreyen sağ elime, o pembe lekeye baktı. "Profesör Snape," dedi o çocuksu, sinir bozucu sesiyle. "Görüyorum ki bazı... melez öğrencilerin pratik yetenekleri, Bakanlık standartlarının çok altında. Bu kızın iksirinde bariz bir renk kusuru var. Disiplinsizlik zihne de yansır, öyle değil mi?"
Sınıftaki o çıt çıkmayan sessizlikte, Umbridge’in beni herkesin önünde aşağılama çabası kalbimin ritmini hızlandırdı. Tam yanımda oturan Blaise Zabini, o her zamanki sarsılmaz, asil mesafesiyle elindeki gümüş kaşığı masaya bıraktı ve pürüzsüz, sakin bir sesle doğrudan Umbridge’e döndü. "Profesör," dedi Blaise, sesindeki o korumacı tonu gizlemeden. "Helga’nın iksiri şu an tam olarak olması gereken kıvamda. Eğer bir hata arıyorsanız, yan masaya bakmalısınız."
Blaise’in bu çıkışıyla Umbridge’in kurbağamsı yüzü anlık bir öfkeyle gerilirken, ben istemsizce gözlerimi sağ tarafa, Draco Malfoy’un oturduğu masaya çevirdim.
Draco, dört hafta önce kütüphanede kendi kelimelerinin altında ezildiğinden beri benimle tek bir kelime bile konuşmamıştı; o kibirli asilzade maskesini yüzüne tekrar takmaya çalışıyordu. Ama şu an, Umbridge’in başımda dikilip elime bakması ve Blaise’in beni savunmak için öne atılması, onun içindeki o hazımsız, o deli divane kıskançlık alevini yeniden harlamıştı. Draco’nun elindeki havandeli, mermer havanın içinde öyle bir baskıyla duruyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. O gri, darmadağın gözlerini doğrudan bana ve hemen ardından Blaise’e dikti. Dudaklarını öyle sertçe ısırmıştı ki, çenesi gerim gerim gerilmişti.
Babasının Bakanlık’taki gücü yüzünden normalde Umbridge’in her hamlesini sırıtan bir zaferle izleyen o çocuk, şimdi o pembe kadının bana yaşattığı bu küçük düşürme çabasından ve Blaise’in korumacı gölgesinden öyle büyük bir hırsla, öyle bir saplantılı öfkeyle soluyordu ki, zindandaki o Barış İksiri’nin kokusu bile onun bu hazımsızlığını bastırmaya yetmiyordu.
Umbridge’in o tiz sesi zindanın nemli havasında asılı kalırken, Blaise’in beni korumak adına öne atılması masadaki gerilimi iyice tırmandırmıştı. Sıranın çıkış kısmında, neredeyse orta sıraya taşan tarafta oturduğum için Draco ile aramızda sadece dar bir koridor vardı.
Kafamı hafifçe sağa doğru çevirdim. Orta sırada tek başına oturan Draco, o mermer havandeliyle malzemeleri adeta un ufak etmek ister gibi amansız bir hırsla eziyordu. Gözlerini doğrudan benim üzerime dikmişti; o gri, dumanlı bakışlarındaki hazımsızlık ve Blaise’in müdahalesine duyduğu o deli divane kıskançlık zindanın soğukluğunu bile yakıp kavuruyordu. Parmak boğumları hırstan bembeyaz kesilmişti, çenesi öyle bir kasılmıştı ki her an o mermer havanı çatlatacak gibiydi.
Onun bu darmadağın, bu kendini yiyip bitiren halini görmek içimdeki o eski korku sızısını tamamen sildi. Aksine, aradan geçen dört haftanın ve kütüphanedeki o sarsıcı itirafın ardından, onun bu çaresiz saplantısına karşı içimde tuhaf, yumuşak bir şefkat ve bağ harladı. O benim canımı yakan o sarışın zorbaydı belki ama aynı zamanda benim simsiyah saçlarımın arasında kendi kibir kalesini kaybeden o çocuktu.
Umbridge, Blaise’in o sarsılmaz ve asil çıkışıyla parşömenine hararetle notlar alırken oluşan o uğultudan faydalandım. Vücudumu milim milim orta sıraya, yani Draco’nun olduğu tarafa doğru eğdim. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım omzumdan öne doğru dökülüp yüzümü Umbridge’in sinsi bakışlarından gizleyen bir kalkan oluşturdu. Koyu yeşil gözlerimi onun o hırçın, o darmadağın gözlerine sabitledim.
Sadece onun duyabileceği, o dar koridoru geçip doğrudan onun zihnine sızacak o sarsıcı, derin bir tonda fısıldadım:
"Sakin ol.."
Sesimdeki o her zamanki hırçın meydan okuma gitmişti; yerine ilk kez onun yanında olduğumu, o amansız öfkesini ve kıskançlığını anladığımı hissettiren, ona görünmez bir el uzatan destekleyici bir ton gelmişti. Bu fısıltı, zindanın o boğucu ve tehlikeli havasında sadece ikimizin arasında akan gizli bir akıntı gibiydi.
Ben o kelimeleri dudaklarımdan döküp ona o teselli veren, yanında olduğumu hissettiren yeşil bakışlarımı sunduğum an, Draco’nun havandaki eli havada öylece donakaldı. O mermeri ezen amansız erkek gücü saniyeler içinde felç olmuş gibi duraksadı. Gri gözlerindeki o hırçın, o cezalandırıcı parıltı, fısıltımın kulaklarına ulaşmasıyla birlikte ani bir sarsıntıyla darmadağın oldu. Dudaklarını ısırmayı bıraktı, göğsü aldığı o derin ve sarsıcı nefesle hızla inip kalktı.
İç sesim zihnimde ilk kez sakin, mağrur bir fısıltıyla konuştu: Gördün mü Helga... Blaise’in korumacı gölgesi onu ne kadar delirttiyse, senin ona uzattığın bu küçük, gizli destek onu o kadar savunmasız bıraktı. O sahte kibir kalesi artık sana karşı bir silah değil; o sadece senin tek bir kelimenle sakinleşen bir köle.
Draco, şaşkınlık ve adlandıramadığı o derin hazımsızlıkla bana bakarken, gözleri bir anlığına masamın üzerindeki o pembe izi duran sağ elime kaydı. Yüz hatlarındaki o sertlik, o kükremeye hazır öfke, ona verdiğim bu gizli güvenceyle birlikte yerini çözülmesi imkansız bir karmaşaya bıraktı. Umbridge’in veya Snape’in bizi duymasını umursamayacak kadar bana kilitlenmişti ama o bir haftalık cezamın ardından ona attığım bu ilk halat, onun o saplantılı karanlığında çok derin bir yara açmıştı....