İçeriğe geç

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 24 · 10 dk okuma

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 24

Draco'nun geri vitesi

İksir zindanının o nemli, ağır kokulu havası nihayet dağılıp ders bittiğinde, herkes hızla eşyalarını toplayıp dışarı çıkmaya başladı. Umbridge, o pembe kaşmir hırkasıyla Profesör Snape’e sinsi sinsi bir şeyler fısıldayarak sınıftan ilk ayrılan oldu. Ben de parşömenlerimi ve tüy kalemimi hırpalanmış çantama yerleştirirken, iç sesim zihnimde o koridordaki gerilimin ritmiyle fısıldıyordu: Gördün mü Helga? O tek bir fısıltın, o mermer havanı un ufak eden çocuğu nasıl da tek bir saniyede felç etti. Yanında olduğunu hissettiği an o hırçın asilzade maskesi tamamen düştü.

Sıranın çıkış kısmında olduğum için çantamı omzuma takıp tam koridora adım atacakken, Blaise o her zamanki sarsılmaz, mesafeli ve korumacı duruşuyla yanımda bitti. "Güzel bir dersti," dedi pürüzsüz ve sakin bir sesle, gözleriyle kapıdan çıkan öğrencileri süzerek. "Özellikle de o kadının yüzünün aldığı hali düşünürsek. Ortak salona mı geçiyoruz?"

"Sen önden git Blaise," dedim, belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarımı omzumun arkasına iterken. "Kitaplarımı kütüphaneye bırakıp geleceğim."

Blaise, o keskin koyu renk gözlerini bir anlığına orta sıradaki boşluğa, ardından bana çevirdi. İçten içe ne olduğunu, Draco ile aramızda esen o gizli fırtınayı sezdiğini biliyordum ama her zamanki asil asayişiyle beni zorlamadı. "Pekala, geç kalma," diyerek zindanın çıkışına doğru ilerledi.

Sınıf tamamen boşaldığında, ben de koridora çıktım. Zindanların o soluk meşale ışıklarıyla aydınlanan, loş ve dondurucu taş duvarları arasında kütüphaneye doğru yürümeye başladım. Sağ elimin üzerindeki o dört haftalık pembe leke, çantamın sapını tutarken hafifçe sızlıyordu. Merdivenlerin altındaki o meşhur gölgeli köşeye yaklaştığımda, kalbimin ritmi o tanıdık, korkuyla karışık ama bu kez çok daha derin bir sızıyla hızlandı.

Çünkü tam orada, iki ay önce beni duvara kıstırdığı, bir hafta önce kütüphanede kendi kelimeleriyle un ufak olduğu o mermer sütunun gölgesinde yine o dikiliyordu.

Draco Malfoy, cübbesini omzuna atmış, elleri ceplerinde duvar kenarında beni bekliyordu. Beni gördüğü an, o her zamanki kibirli, üstten bakan duruşunu takınmaya çalıştı ama gri gözlerindeki o darmadağın olmuşluk, o ders boyunca içinde biriken deli divane kıskançlık ve hazımsızlık o kadar çıplaktı ki... Adımlarım onun bir karış önünde yavaşlayıp durduğunda, çenesi gerim gerim gerildi.

"Sakin ol, öyle mi?" diye soludu doğrudan. Sesi o kadar boğuk, o kadar hırıltılı çıkmıştı ki, zindanın taş duvarlarında yankılandı. "Herkesin içinde, o ucube Bakanlık kadınının ve o Zabini’nin gözü önünde bana acır gibi bakıp o kelimeyi söyleme cüretini nereden buluyorsun, Cross?"

Öne doğru bir adım attı, o amansız erkek gücüyle üzerime doğru eğildi ama bu kez omuzlarımı kilitlemedi, beni o duvara sabitlemeye çalışmadı. Sadece gözlerimin içine, o hırçın yeşil ışığa kilitlenmişti.

Koyu yeşil gözlerimi ondan milim kaçırmadan, dudaklarımda o hafif, sakin tebessümle ona baktım. "Sana acımadım Malfoy," diye fısıldadım, sesimin zindanın soğukluğunda dalgalanmasına izin vererek. "Sadece... o havanı gerçekten kıracaksın sandım. Ve ikimiz de biliyoruz ki, o fısıltı olmasaydı o sınıftan sağlam çıkmayacaktın."

"Şimdi işlerim var, gitmem lazım," deyip bir kez daha o sarsılan kibrini arkamda bırakmak üzere hamle yaptım. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım, ani dönüşümle loş zindan ışığında son bir kez dalgalandı.

Tam yanından sıyrılıp o dondurucu koridorun karanlığına adım atacakken, arkamdan o hırçın ve aceleci ses yükseldi:

"Dur—"

Daha kelimesi zindanın taş duvarlarında yankısını bitirmeden, Draco’nun o amansız ve ani hareketini sırtımda hissettim. İçindeki o deli divane kıskançlık ve kütüphaneden beri biriken o hazımsızlık, onu tamamen mantığının ötesine taşımıştı. Büyük ve güçlü eli, beni gitmekten alıkoymak için hızla havayı yarıp doğrudan sağ bileğime kapandı.

"Ahh-"

Dudaklarımdan istemsizce acı dolu, keskin bir inilti süzüldü ve can havliyle irkildim. Draco, aceleyle ve hırsla hamle yaptığı için bileğimi kavradığı yerin, tam olarak Umbridge’in o lanetli tüy kalemiyle etime kazıdığı ve üzerinde hala pembe, parlak lekesi duran o yaralı sağ elim olduğunu fark etmemişti. Parmakları o hassas derinin üzerine baskı yaptığı an, o derin ve yakıcı sızı parmak uçlarıma kadar yayıldı.

Ben o acıyla irkildiğim an, Draco’nun da parmakları sanki kor bir ateşe dokunmuş gibi anında kaskatı kesildi.

Beni durdurmak, o gitmemle sarsılan erkek gururunun hesabını sormak için hırsla atan o çocuk, canımı yaktığını anladığı an saniyeler içinde felç oldu. O sarsılmaz, o çiğ kibir kalesi, parmaklarının altındaki o sargısız yaranın dokusu ve dudaklarımdan dökülen o acı feryatla bir kez daha derinden çatırdadı. Gri gözlerindeki o hırçın, o cezalandırıcı parıltı anında darmadağın bir dehşete ve şoka bıraktı yerini.

İç sesim zihnimde o yakıcı sızıyla birlikte haykırdı: şuna bak, seni durdurmaya, gücünü kanıtlamaya çalışırken bile senin bu yaran karşısında nasıl un ufak oluyor... O bir haftalık acının hayaleti, onun o saplantılı ruhunu her dokunuşta daha da çok kavuruyor.

Draco bileğimi bırakmadı, beni hala o dar koridorda, kendi gölgesinin altında tutmaya devam ediyordu ama o amansız kavrayışı bir anda öyle bir gevşedi, parmakları tenimde öyle bir titredi ki, az önceki o sertlik sadece sarsıcı, pişmanlık dolu bir dokunuşa dönüştü. Yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz kesilirken, o hırçın çenesi gerim gerim gerildi. Gözleri büyük bir hazımsızlık ve çaresizlikle doğrudan parmaklarının altındaki o pembe ize kilitlendi; o amansız erkek gücü, benim bu küçük can acımın karşısında bir kez daha tamamen darmadağın olmuş bir şekilde diz çöktü.

Acıyla kısılan gözlerimi yavaşça aralayıp doğrudan onun yüzüne baktım. Karşımda, o her zamanki dondurucu ve kibirli asilzade yoktu artık. Sanki annesinden gizli o çok değerli antika cam vazoyu oyun oynarken kırmış, şimdi ise o darmadağın parçaların başında ne yapacağını bilemeyerek kalakalmış küçük bir çocuk gibiydi.

Yüzünde, o sarsılmaz maskesinin ardına asla gizleyemediği öyle sarsıcı bir mahcubiyet vardı ki, gri gözleri suçlulukla dalgalanıyordu. Dudakları aralandı, içindeki o amansız pişmanlıkla benden özür dilemek ister gibi bir hali vardı; ama o lanet olası Malfoy gururu, kelimelerin boğazından dışarı çıkmasına izin vermiyor, onu orada öylece nefessiz bırakıyordu.

Onun bu halini, o omuzlarımı kilitleyen amansız gücünün benim tek bir acı feryadımla nasıl un ufak olduğunu görmek, içimdeki o korku sızısını tamamen sildi. Dudaklarımın kenarında beliren o hırçın ama yumuşak gülümsememi daha fazla tutamadım. Zindanın o dondurucu, loş ışığında yüzüme yayılan bu küçük tebessümle birlikte, belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım hafifçe omzumdan geriye kaydı.

İç sesim zihnimde ilk kez bu kadar dingin ve gururlu bir fısıltıyla konuştu: Seni her fırsatta ezmeye çalışan, o pembe kadının arkasına saklanıp zindanların hakimi olduğunu sanan o çocuk, şimdi senin bir damla can acın karşısında tamamen diz çöktü. O cam vazoyu kırdı ve parçaları toplayacak gücü bile yok.

Koyu yeşil gözlerimi onun o kireç gibi beyazlamış yüzünden milim ayırmadan, parmaklarının altındaki gevşek bileğimi hafifçe oynattım. Onun bu deli divane kıskançlığı ve darmadağın olmuş gururu, zindan koridorunun o loş karanlığında ikimizi birbirine hiç olmadığı kadar sıkı bağlarken, Draco Malfoy kendi yarattığı o karanlık vicdan azabının içinde eriyip gidiyordu.

"İyi misin?" diye sordum, sesim zindanın o dondurucu sessizliğinde adeta kadife bir yumuşaklıkla dalgalandı.

Aslında tam tersi olması gerekiyordu; canı yanan bendim, elindeki o pembe lekesi sızlayan, bir haftalık o lanetli cezanın izini taşıyan bendim. Onun bana sorması, benden af dilemesi gerekirken, karşımda o kadar mahcup, o kadar kendi içinde darmadağın ve üzgün duruyordu ki, içimdeki o hırçın savunma duvarları bir anda un ufak oldu. O an karşımda duran kişi beni duvara sıkıştıran o sarışın zorba değil, kırdığı antika vazonun parçaları arasında kaybolmuş o çaresiz çocuktu. Bu yüzden o soruyu sorma ihtiyacını kalbimin en derin yerinde hissettim.

Sözlerimle birlikte, sanki aramızdaki o deli divane saplantı ve aşılmaz gurur duvarları bir anlığına tamamen buharlaşmış gibi, sol elim istemsizce yukarı doğru havalandı. Parmaklarım, onun o kireç gibi beyazlamış, gerim gerim gerilen yanağına doğru uzandı. Amacım o hırçın yüz hatlarını biraz olsun sakinleştirmek, o darmadağın olmuş ruhuna dokunmaktı.

Ancak parmak uçlarım onun cildinin sıcaklığını hissetmeye sadece birkaç santim kala, zihnimde aniden bir şimşek çaktı ve havada öylece duraksadım.

Ne yapıyorsun!? diye haykırdı iç sesim, beni sertçe kendime getiren o hırçın tonuyla. Kendine gel! Karşındaki kişi Draco Malfoy. Seni her fırsatta ezmeye çalışan, kibriyle seni boğmaya çalışan o çocuk... Şimdi onun bu mahcup maskesine aldanıp ona şefkat mi göstereceksin??

Ne yaptığımı kendi kendime sorguladığım o saliselik aydınlanmayla birlikte, içimi ani bir panik ve utanç dalgası kapladı. Havada asılı kalan sol elimi, sanki gizli bir suça yakalanmışım gibi hızla geri çekip yanıma indirdim. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım, bu ani irkilmemle yüzümün önüne doğru dökülerek gözlerimi ondan gizleyen bir kalkan oldu.

Draco, elimi yanağına doğru uzattığım o ilk anda gri gözlerini sonuna kadar aralamış, sanki hayatında ilk kez göreceği bir mucizeyi bekler gibi nefesini tamamen tutmuştu. Ama elimi aniden geri çekip indirmemle birlikte, o darmadağın bakışlarına bu kez çok daha ağır, çok daha hazımsız bir hayal kırıklığı çöktü. Göğsü, tuttuğu o nefesi sertçe dışarı vermesiyle hızla indi kalktı. Kendi kelimeleriyle bana köle olduğunu itiraf eden o asilzade, ona uzattığım o bir anlık şefkat kırıntısının bile ellerinin arasından kayıp gitmesiyle zindanların o dondurucu karanlığında bir kez daha tamamen tek başına kaldı.

Sol elimi hızla aşağı indirip yüzüme dökülen simsiyah düz saçlarımın arkasına sığınırken, az önce canımı yakan o sağ bileğimi de Draco’nun parmaklarının arasından kurtarmak için sertçe geri çekmeye çalıştım. Aramızdaki o büyüleyici ve tehlikeli yakınlığın, saniyeler içinde üzerime yıktığı o suçluluk duygusundan kaçmanın tek yolu buydu. Tenim teninden uzaklaşsın, o nane ve pahalı tütün kokusu ciğerlerimden temizlensin istedim.

Ancak ben kendimi geriye doğru çekmeye yeltendiğim an, Draco’nun parmakları o gevşek ve pişmanlık dolu dokunuştan sıyrılarak ani, hırçın bir refleksle bileğime daha da sıkı kapandı. Canımı yakmamaya çalışıyordu, parmaklarının baskısını o pembe izin üzerinde değil, biraz daha yukarısında, nabzımın çılgın gibi attığı yerde topluyordu; ama beni bırakmaya da zerre niyeti yoktu. O amansız erkek gücü, benim ondan uzaklaşma çabamla birlikte yeniden şaha kalkmıştı.

Beni kendine doğru milim milim çekerken, o sarsılan gururu ve içindeki o deli divane kıskançlık gri gözlerinde adeta bir fırtına gibi patladı. "Benden böyle kaçamazsın, Cross," diye fısıldadı. Sesi zindanın o dondurucu taş duvarlarına çarpıp ruhuma akarken, o mahcup çocuk gitmiş, yerine o kaçamadığım saplantılı gölge geri dönmüştü. "Bana öyle bakıp, bana acır gibi 'iyi misin' diye sorup, sonra hiçbir şey olmamış gibi elini çekip gidemezsin."

İç sesim zihnimde çaresiz bir hıçkırıkla haykırdı: Helga, yine onun o aşamadığın kapandasın... Bileğini öyle bir tutuyor ki, tüm gücün parmaklarının arasında eriyip gidiyor. Ona uzattığın o bir anlık şefkat, onun içindeki o yırtıcı iyelik hissini tamamen uyandırdı.

Koyu yeşil gözlerimi tekrar onun o gerim gerim gerilen yüzüne diktim. Bileğimi kurtarmak için gösterdiğim o beyhude çaba nefesimi kesmişti, göğsüm hızla inip kalkıyordu. "Bırak beni Malfoy," dedim, sesimin titremesini bu kez hiç gizleyemeyerek. "Ne istiyorsun benden? Canımı yaktın, yaramı gördün, mahcup oldun... Şimdi neyin peşindesin? Beni burada böyle tutarak neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?"

Draco laflarıma cevap vermedi. Sadece gözlerini milim kırpmadan yüzüme, dudaklarıma ve ardından utançla yanıma indirdiğim sol elime dikti. Çenesi o kadar sert kasılıyordu ki, onun da bu yakınlıktan dolayı ne kadar hazımsız ve darmadağın olduğunu görebiliyordum. 5. sınıfın bu puslu zindan koridorunda, gitmeme izin vermeyen o güçlü parmaklarıyla beni kendi karanlığına zincirlemeye devam ediyordu.

Sessizliği, zindanların o dondurucu taş duvarlarında yankılanan nefes alıp verişlerimiz böldü. Sorum, aramızdaki o gerim gerim gerilmiş havada asılı kalırken, Draco’nun gözlerindeki o darmadağın gölgeler daha da koyulaştı.

"Neyi mi kanıtlamaya çalışıyorum?" diye fısıldadı en sonunda. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden ve hırıltılı çıkmıştı ki, sanki bu kelimeler boğazını yırtarak dışarı sızıyordu. "Hiçbir şeyi, Cross. Kanıtlayacak hiçbir şeyim kalmadı. Bunu o lanet olası kafana yerleştirsen iyi edersin."

Bileğimi tutan parmaklarındaki o amansız güç, sözleriyle tezat oluşturacak şekilde milim gevşemedi. Aksine, beni tamamen kendi gölgesinin altına çekmek ister gibi bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, o nane ve pahalı tütün kokusu bilincimi bulandırmaya yetti. O asilzade maskesi bu kez tamamen yüzünden düşmüş, geriye sadece benim gitmemle beslenen o çiğ hazımsızlığı ve deli divane kıskançlığı kalmıştı.

"Bir haftadır o pembe kadının odasından her çıktığında, zindanlarda o sargılı elinle bir hayalet gibi dolaşırken beni ne hale getirdiğini görmüyor musun?" diye tısladı. Çenesi o kadar sert kasılmıştı ki yüz hatları gerim gerim gerilmişti. "Şimdi de karşıma geçmiş, Zabini arkanda bir kalkan gibi dikilirken bana o acıyan yeşil gözlerinle bakıyorsun. Bana uzatacağın o aciz şefkat kırıntılarına ihtiyacım olduğunu mu sanıyorsun?"

İç sesim zihnimde o sarsıcı zaferle birlikte haykırdı: İnkar et Malfoy... İstediğin kadar kibrinin arkasına saklan. Ama o gözlerindeki çaresizlik, o canımı yaktığın an kireç gibi bembeyaz kesilen yüzün her şeyi anlatıyor. Sen bana her dokunduğunda, kendi kibir kaleni kendi ellerinle yıkıyorsun.

Koyu yeşil gözlerimi onun o fırtınalı gri gözlerine diktim ve dudaklarımın kenarı yeniden o hırçın tebessümle kıvrıldı. "Eğer o şefkate ihtiyacın yoksa, Malfoy," dedim, sesimi bilerek onun o sarsılan gururunu incitecek kadar sakin ve emin bir tonda tutarak. "O zaman neden hala bileğimi tutuyorsun? Neden gitmeme izin vermiyorsun?"

Bu soruyla birlikte Draco’nun gözleri anlık bir felçle kısıldı. Kelimelerim, o aşamadığı iyelik hissinin ve saplantılı karanlığının tam ortasına saplanan keskin bir ok gibiydi. 5. sınıfın bu puslu zindan koridorunda, kendi yarattığı o vicdan azabının ve hazımsızlığın içinde boğulurken, beni bırakmakla beni tamamen kaybetmek arasındaki o amansız uçurumun kenarında öylece kalakalmıştı...

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

25. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.