İçeriğe geç

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 22 · 8 dk okuma

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 22

Her şey değişti mi?

Gitmek için arkamı döndüğüm anda, kütüphanenin o ağır ahşap kokulu, loş koridorunda sadece sargılı elimin sızısını değil, arkamda bıraktığım o boğucu çekim gücünü de sırtımda hissettim. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım, ani hareketimle omuzlarımdan geriye doğru savruldu. Adımlarım taş zeminde henüz birkaç karış ilerlemişti ki, arkamdan gelen o aceleci ve gergin ayak sesleri sessizliği yırtıverdi.

Daha ne olduğunu anlayamadan, o çok iyi bildiğim, nane ve pahalı tütün kokusuyla karışık sıcaklık tam arkamda bitti. Draco, o sarsılan kibrinin ve bir haftadır içini kemiren o delirtici hazımsızlığın getirdiği bir dürtüyle hareket etmişti. Güçlü elini, sargılı olmayan sol omzuma koyup beni sertçe kendi eksenim etrafında döndürdü ve hemen arkamızdaki devasa, tozlu kitaplığa doğru itti. Sırtım sert ahşap raflarla buluştuğunda, birkaç eski cilt yerinden oynayarak hafifçe titredi.

Kaçmamı tamamen engellemek ister gibi, iki elini de başımın iki yanındaki raflara dayayarak beni kendi gölgesinin altına aldı. Nefes nefeseydi; o her zamanki kusursuz, mesafeli asilzade maskesi bu kez tamamen darmadağın olmuştu. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o gri, dumanlı karmaşanın içinde kaybolmamak için kendimi zor tuttum. İki ay önce zindan koridorunda beni duvara sabitlediği o amansız erkek gücü hala oradaydı, omuzlarımı kilitleyen o fiziksel üstünlüğü beni nefessiz bırakıyordu; ama bu kez gözlerinde o eski, üstten bakan çiğ zafer parıltısından eser yoktu. Aksine, o saplantılı kıskançlığın ve çaresizliğin verdiği bir hırçınlıkla soluyordu.

"Benden böyle kelimelerini yüzüme fırlatıp gidemezsin Cross..!" diye tısladı, sesi kütüphanenin kuytu köşesinde adeta bir yılan gibi yankılandı. Çenesi o kadar sert kasılmıştı ki, boynundaki damarların gerildiğini görebiliyordum. "Bir haftadır o odadan her çıkışında, o sargılı elinle zindanlarda bir hayalet gibi dolaşırken bana ne yaptığını sanıyorsun sen? Benim dünyamı darmadağın edip, sonra hiçbir şey olmamış gibi arkana bakmadan yürüyebileceğini mi sanıyorsun?"

İç sesim zihnimde panikle ve o tanıdık korku sızısıyla çığlık attı: Helga, yine köşeye sıkıştın... Bu çocuk gözü dönmüş bir deli gibi bakıyor. Gücü karşısında yine milim kıpırdayamıyorsun. Sakın ağlama, onun senin bu çaresizliğinden beslenmesine izin verme!

Korkudan kalbimin göğüs kafesimi yırtarcasına çarptığını çok net duyabiliyordum. Dudaklarım anlık olarak titredi, yeşil gözlerimi onun o çiğ kibriyle yanan ama derinde paramparça olmuş gözlerinden kaçırmak istedim. Ama Draco, bakışlarını saniyeliğine yüzümün önüne dökülen simsiyah düz saçlarıma, ardından masanın üzerinde duran ve şimdi aramızda sıkışıp kalan o sargılı sağ elime indirdi. Elimi görmesiyle birlikte, o hırçın yüz hatlarında anlık bir acı dalgası gelip geçti; o sarsılmaz kibir kalesi benim bu sessiz yaramın karşısında bir kez daha derinden çatırladı.

"Bırak beni, Malfoy," diye fısıldadım, İtmeye çalışırken, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Canımı yakıyorsun. Her fırsatta beni böyle ezmenden, gücünü üzerimde kanıtlamaya çalışmandan nefret ediyorum."

Draco, "Nefret et," diye soludu, sesi bu kez o az önceki kükreyişinden uzakta, tuhaf ve boğuk bir fısıltıya dönüşmüştü. Ellerini raflardan çekmedi, beni o boğucu çemberinin içinde tutmaya devam etti ama üzerimdeki o ezici baskıyı hafifletti. "Zaten senin o nefretin olmasa, benim dünyamda sana dair hiçbir şey kalmayacak. Ama o kuzeyli ucube gitti diye, ya da Zabini her an arkanda bir gölge gibi bekliyor diye benden kaçabileceğini sanma. Sen her zaman o merdivenlerin dibindeki, beni hem delirten hem de kendine köle eden o kız olarak kalacaksın."

Bi anda göğsündeki o çaresiz itişimi kestim. Kütüphanenin o ağır, loş havasında ellerim onun cübbesinin üzerinde öylece asılı kaldı. Titreyen nefesim dudaklarımın arasından sızarken, zihnimde az önce fısıldadığı o iki kelime yankılanıp durdu.

Kendine köle eden...

"Kendine köle eden... mi?" diye fısıldadım. Sesim o kadar kırılgan, o kadar inanamayan bir tonda çıkmıştı ki, aramızdaki o boğucu mesafede adeta eriyip gitti. Koyu yeşil gözlerimi, az önce üzerime bir kabus gibi çöken o amansız erkek gücünün sahibine, Draco Malfoy’un tam kalbinin ortasına diktim.

Ben itmeyi kestiğim an, Draco’nun da o hırçın solukları bir anlığına duraksadı. Başımın iki yanındaki kitaplık raflarına dayalı olan o güçlü elleri kasıldı, parmak boğumlarının beyazlaştığını gördüm. Söylediği kelimelerin ağırlığı, o sarsılmaz kibir kalesinin tam ortasında pimi çekilmiş bir bomba gibi patlamıştı. O anladığı hazımsızlık ve deli divane kıskançlık, yerini kendi ağzından çıkan itirafla darmadağın olmuş bir şoka bıraktı.

İç sesim zihnimde ilk kez korkuyla değil, sarsıcı bir zafer çığlığıyla yankılandı: Duydun mu Helga? O çiğ kibrinin, o her fırsatta seni ezmeye çalışan asilzade maskesinin arkasındaki o aciz gerçeği kendi kulaklarınla duydun. Seni o merdivenlerin dibindeki çirkin, ucube kız olarak gören o Draco Malfoy, aslında senin o simsiyah saçlarının, o hırçın yeşil gözlerinin kölesi olmuş.

Draco sertçe yutkundu. Yüzü, az önce koridorda elimdeki kanı gördüğü andaki gibi bir kez daha kireç gibi bembeyaz kesildi. Gri gözlerindeki o tehditkar, o dondurucu parıltı saniyeler içinde un ufak olurken, bakışlarını benden kaçırmak ister gibi hızla yere indirdi. Çenesi o kadar sert kasılmıştı ki, onun da en az benim kadar nefessiz kaldığını, o sarsılan erkek gururunun altında ezildiğini çok net görebiliyordum. Bir haftadır Umbridge’in odasından çıkışımı uzaktan izleyen, beni korumak için çırpınan Blaise’e ölümcül bakışlar atan o saplantılı çocuk, şimdi kendi kurduğu o karanlık kapana kısılmıştı.

"Ne saçmalıyorsun Cross..." diye fısıldadı ama sesi o kadar boğuk, o kadar çaresiz çıkmıştı ki, az önceki o kükreyişinden eser kalmamış gibiydi. Üzerimdeki o fiziksel üstünlüğü, o omuzlarımı kilitleyen gücü bir anda çözüldü. Elleri raflardan yavaşça aşağı kayarken, kendi itirafından kaçmak ister gibi milim geriledi.

Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım yüzümün önüne dökülürken, sargılı sağ elimi hafifçe kaldırıp aramızdaki o gergin boşluğa bıraktım. Artık ondan o kadar da çok korkmuyordum. 5. sınıfın bu kasvetli kütüphane köşesinde, bu pembe tiranlığın gölgesinde, Draco Malfoy ilk kez bana zarar veremeyecek kadar darmadağın ve hazımsız bir şekilde tam karşımda duruyordu.

Dudaklarımın kenarı, zindanların o soğuk karanlığında ilk kez hırçın ve alaycı bir kıvrımla yukarı doğru büküldü. Korkunun omuzlarıma çöken o ağır, ezici yükü saniyeler içinde buhar olup uçarken, yerini Yule Ball gecesi o gümüş işlemeli yeşil elbiseyle salona adım attığım andaki o sarsılmaz, o mağrur kraliçe özgüvenine bıraktı.

Karşımda ilk kez bu kadar korumasız, bu kadar çıplak bir çaresizlikle duran o asilzadeye doğru hafifçe yaklaştım. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım omzumdan geriye doğru süzülürken, gözlerimin içine çöken o hırçın yeşil ışığı doğrudan onun o darmadağın olmuş gri gözlerine diktim.

"Sen..." dedim, sesim kütüphanenin o ağır ahşap kokulu sessizliğinde adeta bir kırbaç gibi şaklayarak. Adımlarımı milim milim üzerine doğru atarken sırıtmaya devam ediyordum. "..bana.. köle mi oluyorsun..? Malfoy?"

Bu soru, ikimizin arasında asılı kalan o boğucu havayı tek bir hamlede darmadağın etti. Draco, o sarsılan erkek gururunun ve çiğ kibrinin tam ortasından vurulmuş gibi irkildi. Yüzündeki o kireç gibi beyazlık yerini aniden öfke ve hazımsızlıkla harlanan kronik bir kızarıklığa bıraktı. Benim ondan korkmayı bırakıp, onun kendi sözleriyle onu köşeye sıkıştırmam, o deli divane kıskançlıkla yanan ruhuna vurulmuş en ağır darbeydi.

İç sesim zihnimde adeta zafer sarhoşluğuyla haykırıyordu: Roller nasıl da bir anda değişti... Seni o duvara sabitleyip nefesini kesen o amansız gücü, şimdi senin tek bir gülüşünle diz çökmek üzere. Sana o merdivenlerin dibindeki aciz kız muamelesi yapan o Malfoy, şimdi kendi itirafının altında eziliyor!

Draco sertçe yutkundu, gri gözleri bir anlığına masanın üzerindeki sargılı sağ elime kaydı, ardından tekrar benim o alaycı, meydan okuyan yeşil gözlerime kilitlendi. Yumruklarını cübbesinin iki yanında o kadar sert sıktı ki, parmak boğumlarının çıtırtısı kütüphanede yankılandı. Benden böyle bir darbe beklemiyordu; Alexei’nin gidişiyle ve Umbridge’in cezasıyla tamamen kırıldığımı sandığı anda, onun o sahte kibir kalesini tek bir kelimeyle tepesine yıkmıştım.

"Kapa çeneni, Cross!" diye tısladı, sesi bu kez o bildiğim buz gibi tondan çok uzakta, neredeyse acı çeken bir hayvandan farksız, hırıltılı ve boğuk çıkmıştı. Üzerime doğru bir adım atmak, beni yeniden o rafların arasına gömmek ister gibi hamle yaptı ama o sırıtan, bir milim bile geri adım atmayan dik duruşumu gördüğünde o amansız gücü havada asılı kaldı. "Sözlerimi çarpıtma. Sen sadece... benim asabımı bozan, bu okulda olmaması gereken o lanet olası bir fazlalıksın!"

Ama lafları artık ruhumu un ufak etmeye yetmiyordu. O darmadağın, o hazımsız bakışlarındaki saplantılı gerçek her şeyi ele veriyordu. 5. sınıfın bu puslu akşamında, arkasında koruması Blaise olmadan da ayakta kalabileceğini anlayan bir Helga vardı ve Draco Malfoy, kendi kalbine sapladığı o iki kelimenin zehriyle tam karşımda eriyip gidiyordu.

"Tamam o zaman," dedim, sesimi bilerek en umursamaz, en ruhsuz tona bükerek. Dudaklarımdaki o alaycı sırıtan ifade yerini birden buz gibi bir donukluğa bıraktı. Koyu yeşil gözlerimi onun o çaresizlikle harlanan gri gözlerinden bir an bile kaçırmadan, laflarını tam kalbinin ortasına iade ettim. "Öyleyse öyledir. Ben bir ucubeyim tamam mı? Sen böyle düşün."

Bu sözler, aramızdaki o gerim gerim gerilmiş havayı adeta bıçak gibi kesti. Kurşun gibi ağır, zehirli bir sessizlik çöktü kütüphanenin o loş köşesine. Ama ikimiz de çok iyi biliyorduk ki, o benim hakkımda asla böyle düşünmüyordu. O kibirli, o sahte maskesinin arkasında saklamaya çalıştığı o deli divane kıskançlık, bir haftadır elimdeki yarayı her görüşünde kireç gibi bembeyaz kesilen o yüz hatları, az önce kendi dudaklarından dökülen o itiraf... Hepsi, onun bu dünyaya ve bana karşı ne kadar büyük bir saplantıyla köle olduğunu zaten kanıtlamıştı.

İç sesim zihnimde hırçın bir gururla fısıldadı: İşte böyle Helga. Bırak kendi yalanlarında boğulsun. Seni o duvara sıkıştırdığı günlerin, canını yaktığı o anların bedeli, onun bu hazımsız sessizliği olsun.

Onun daha fazla laf kalabalığı yapmasına, o sarsılan erkek gururunu toparlamasına izin vermeden ani bir hamle yaptım. Başımın iki yanındaki kitaplık raflarına dayalı duran, beni o boğucu çemberin içinde tutan o güçlü kollarından kıvrak bir hareketle sıyrıldım. Dokunuşu tenimden kayıp giderken, belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım omzumun üzerinden son bir kez arkaya doğru savruldu.

Arkamı döndüm ve o tozlu, ahşap kokulu koridorda emin adımlarla yoluma devam ettim.

Draco Malfoy, kütüphanenin o gölgeli köşesinde, az önce beni hapsettiği o rafların arasında tek başına, öylece donakalmıştı. Peşimden gelmedi, gelemedi; o amansız, beni her fırsatta nefessiz bırakan gücü, benim bu umursamaz gidişimin karşısında tamamen un ufak olmuştu. Koridorun sonundaki köşeyi dönüp loş ışığa doğru ilerlerken, arkamda bıraktığım o hazımsız ve darmadağın olmuş gölgenin acısını sırtımda çok net hissedebiliyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.