Umbridge’in o tiz sesi sınıfta yankılandığında, elimdeki ileri düzey düello kitabını masanın üzerinden çekip aldı. "Bu tür tehlikeli sapkınlıklar bu şatoda cezasız kalamaz, Miss Cross," dedi, o sahte ve mide bulandırıcı gülümsemesi yüzüne iyice yayılırken. "Akşam odama geliyorsunuz. Size kurallara uymayı öğreteceğiz."
Sınıftan çıkarken Pansy ve kızlar arkamdan fısıldaşıp gülerken, Draco’nun yanından geçtim. Arkasına yaslanmış, o darmadağın asilzade maskesinin altından bana o kadar hazımsız ve cezalandırıcı bir zaferle bakıyordu ki... Gözleriyle adeta beni o duvara sıkıştırdığı gece gibi eziyordu.
Blaise koridorda hemen yanımda bitti, o her zamanki mesafeli ve korumacı sesiyle, "Gitme Helga, Dumbledore’a ya da Snape’e gidelim," diye fısıldadı. Ama başımı salladım; belime kadar uzanan simsiyah saçlarımı arkama atarken içimdeki o korku sızısını gizlemeye çalıştım. "Gidip bitireceğim Blaise. Başka çarem yok."
Akşam pembe porselen tabaklar ve çirkin kedi resimleriyle dolu o boğucu odaya girdiğimde, Umbridge masasının başında oturuyordu. Bana üzerinde tüy kalemi olan boş bir parşömen gösterdi. "Mürekkep kullanmayacaksınız Miss Cross. Sadece yazın: Bakanlık kurallarına karşı gelmeyeceğim."
Kalemi elime alıp parşömene bastırdığım an, sağ elimin üstünde derin, yakıcı bir acı hissettim. Attığım her çizikte, parşömene mürekkep yerine kendi kanım süzülüyordu. Acı o kadar keskindi ki, nefesim boğazımda düğümlendi, gözlerim anında doldu. İç sesim zihnimde çığlık atıyordu: Ağlama Helga! Sakın bu kadının karşısında yıkılma! Malfoy’un karşısında geri adım attın ama burada dik dur!
Saatler süren o işkencenin ardından, elim kan içinde ve titreyerek odadan çıktığımda koridorlar tamamen boşalmıştı. Acıdan ve halsizlikten yürümekte zorlanarak zindanlara doğru iniyordum. Solgun meşale ışığında, iki ay önce beni sıkıştırdığı o mermer köşeye geldiğimde adımlarım yavaşladı.
Ve o gölgenin içinden yine o çıktı.
Draco Malfoy, tek başına, kollarını göğsünde kavuşturmuş duvara yaslanmış beni bekliyordu. Beni gördüğü an o kibirli, cezalandırıcı ifadesiyle öne doğru bir adım attı. "Günün nasıl geçti, Cross? Sonunda o ucube gücünün bu okulda hiçbir işe yaramadığını—"
Sözleri, ışığın altında tamamen kan içinde kalmış, titreyen sağ elimi gördüğü an boğazına dizildi.
Draco’nun o hırçın, hazımsız gri gözlerindeki öfke bir anda dondu. Yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz kesildi. O sarsılmaz kibir kalesi, o elimdeki kanı gördüğü an derin bir sarsıntıyla çatırdadı. Üzerime dikilen o güçlü, tehditkar bedeni bu kez tamamen afallayarak milim geriledi. Gözlerindeki o saplantılı kıskançlık ve öfke, yerini daha önce onda hiç görmediğim dehşet verici bir şoka bıraktı.
Sağ elimin üzerindeki o taze, sızım sızım sızlayan yaranın acısı parmak uçlarıma kadar yayılırken, Draco’nun o donakalmış, kireç gibi beyazlamış yüzüne daha fazla bakacak dermanım kalmamıştı. Onun o gri gözlerinde ilk kez gördüğüm o afallamış dehşet ifadesini, içimde birikmeye başlayan o hıçkırığı gizlemek ister gibi kafamı hızla yere eğdim. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarımı bir kalkan gibi yüzümün önüne düşürerek, adeta bir hayalet gibi hızla yanından geçip gittim.
Zindanların o dondurucu koridorunda arkamda bıraktığım o sarsıcı sessizlik, adımlarımın taş zemindeki yankısıyla bölündü. İç sesim zihnimde darmadağın olmuş bir halde çığlık atıyordu: Kaç Helga... Sakın arkana bakma. Hak ettiği buydu. Seni her fırsatta ezmeye çalışan, o pembe canavarın cezasıyla içten içe eğlenen o sarışın zorba, şimdi kendi yarattığı o karanlığın vahşetiyle yüzleşsin. Senin kanın onun o kirli kibir kalesini yerle bir etti.
Hızla yürürken sağ elimi cübbemin geniş kolunun içine saklamaya çalıştım ama kumaşın tenime her değişi, Umbridge’in o lanetli tüy kaleminin bıraktığı “Bakanlık kurallarına karşı gelmeyeceğim” yazısını kor bir ateş gibi dağlıyordu. Draco’nun arkamda kalan varlığı, o loş meşale ışıklarının altında öylece donup kalmış gölgesi, koridorun sonundaki köşeyi dönene kadar sırtımda ağır bir yük gibi asılı kaldı. Peşimden gelmedi, gelemedi; o sarsılmaz asilzade maskesi, elimden süzülen o birkaç damla kırmızı kanın karşısında tamamen un ufak olmuştu.
Ortak salonun taş kapısına ulaştığımda saf bir çaresizlikle parolayı fısıldadım ve kendimi yeşil alevlerin aydınlattığı o loş odaya attım. Salonda sadece birkaç üst sınıf ders çalışıyordu. Kimseye görünmemeye çalışarak, sanki tüm dünya üzerime yıkılıyormuş gibi en köşedeki karanlık koltuğa büzüldüm. Alexei’nin gidişiyle hissettiğim o amansız yalnızlık, Umbridge’in odasında ruhuma atılan o keskin dikişler ve Draco’nun o koridordaki hazımsız, şoke olmuş bakışı... 5. sınıfın henüz başında, bu zindanların karanlığında kendi kanımla baş başa kalmıştım ve kalbimin o lanet olası sızısı, elimdeki yaradan çok daha derin bir şekilde canımı yakıyordu.
O kabus dolu yedi gün, hayatımın en uzun ve en karanlık haftası olarak zihnime kazındı. Her akşam o pembe, mide bulandırıcı derecede tatlı kokan odaya giriyor, o lanetli tüy kalemini elime alıyor ve sağ elimin üzerine kendi kanımla o aynı cümleyi kazıyordum: Bakanlık kurallarına karşı gelmeyeceğim. Acı her gün daha da katlanarak artıyor, parmaklarım kalemi tutamayacak kadar şişip morarıyordu.
İç sesim, her gecenin sonunda zindanların boş koridorlarında tek başıma yürürken ruhumu hırpalamaya devam ediyordu: Bak Helga, yedi gün oldu. Elindeki o yara asla tamamen geçmeyecek bir ize dönüşüyor. Alexei seni görse ne derdi? O sarışın zorba ise uzaktan sessizce senin bu eriyişini izliyor. Seni o duvara sabitlediğinde canını yaktığını sanıyordu, asıl can acısını şimdi görsün.
Hafta boyunca Büyük Salon’da ya da ortak salonda ne zaman Draco Malfoy ile denk gelsek, aramızda adeta nefes kesici bir gerilim yaşanıyordu. İlk gün koridorda elimi gördüğünde o kireç gibi bembeyaz kesilen, o sarsılmaz kibir kalesi yerle bir olan çocuk gitmiş; yerine uzaktan uzağa beni delirten bir saplantıyla, o darmadağın gri gözleriyle izleyen bir gölge gelmişti. Masada Crabbe ve Goyle benimle ilgili çirkin bir şaka yapmaya kalkıştığında, Draco’nun kadehini masaya öyle sert bir vuruşu vardı ki, tüm Slytherin masası bir anda sus pus oluyordu. Benimle konuşmaya cüreti yoktu, kibrinden ödün vermiyordu ama o yeşil gözlerimdeki hırçın ışığın sönüşünü izlemek, onun o hazımsız ve deli divane kıskançlıkla yanan ruhunu her gün daha da çok kavuruyordu.
Blaise Zabini ise o bir hafta boyunca adeta benim canlı kalkanım olmuştu. Sınıflarda her zaman sağımda oturuyor, ortak salonda şöminenin önünde yaramı pansuman ederken o her zamanki mesafeli ama sarsılmaz korumacı asayişiyle Draco’ya ölümcül bakışlar fırlatıyordu. Blaise, mürver çiçeği özlü merhemi elimin üzerine yavaşça sürerken, "Malfoy’un gözleri üzerimizde, Helga," diye fısıldadı pürüzsüz ve sakin bir sesle. "Senin bu acın, onun o sahte dünyasındaki en büyük cezası oluyor. Umbridge’in arkasına saklanamayacağını çok iyi anladı."
Yedinci günün gecesi, nihayet o lanetli ceza tamamen bittiğinde, kütüphanenin en arkasındaki gölgeli köşede tek başıma oturuyordum. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım öne doğru dökülmüş, sargılı sağ elimi kucağımda gizlemiştim. Yorgunluktan ve günlerin getirdiği o ağır korku sızısından dolayı gözlerim kapandı kapanacaktı.
Ve kütüphanenin o ağır ahşap kokusunun arasından, o çok iyi bildiğim nane ve pahalı tütün kokusu burnuma doldu.
Başımı hızla kaldırdığımda, Draco Malfoy’un tam karşımda, masanın diğer ucunda dikildiğini gördüm. Kusursuz siyah cübbesinin içinde her zamanki gibi asil görünmeye çalışıyordu ama o gri gözlerindeki darmadağın olmuşluk, o hazımsızlık ve çaresizlik saklanamayacak kadar çıplaktı. Gözleri anında kucağımdaki o beyaz sargıya kilitlendi; çenesi o kadar sert kasılmıştı ki yüzündeki tüm hatlar gerim gerim gerilmişti.
"Bitti mi?" diye fısıldadı. Sesi o kadar boğuk ve o kadar derinden geliyordu ki, iki ay önce beni o duvara sabitleyen o güçlü, hırçın çocuktan eser kalmamış gibiydi. O amansız gücü, benim bu bir haftalık sessiz acımın karşısında tamamen diz çökmüştü.
Yeşil gözlerimi milim kırpmadan onun gözlerine diktim, o sargılı elimi yavaşça masanın üzerine koydum. "Bitti, Malfoy," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek ama içimdeki o lanet olası sızıyı da gizleyemeyerek. "Umarım eserinle gurur duyuyorsundur."...