Aralık ayının gelmesiyle birlikte Hogwarts zindanları iyice buz kesmişti ama aramızdaki o görünmez savaş tek bir derece bile soğumamıştı. Draco Malfoy, beni her gördüğünde o görünmez asilzade tahtından aşağıya, bana doğru zehir kusmaya devam ediyordu. Ben ise ne onun o çiğ kibrine boyun eğiyordum ne de onun seviyesine inip çirkefleşiyordum. Siyah, dağınık dalgalı saçlarımı geriye doğru savurup koyu yeşil gözlerimi ona diktiğimde, o platin sarısı kafasının içinden geçen öfkeyi net bir şekilde okuyabiliyordum. O beni ezmeye çalıştıkça, ben taş gibi yerimde duruyordum.
Aralık ayının ortalarında, dışarıda dondurucu bir fırtına varken ortak salonda tek başıma Astronomi ödevimi yapıyordum. Salon neredeyse boşalmıştı, şöminenin çıtırtısı dışında pek bir ses yoktu. Derken kapı açıldı ve Malfoy, peşinde her zamanki gölgeleri Crabbe ve Goyle ile içeri girdi. Üzerindeki kar tanelerini silkerken gözü direkt bana kaydı. Yüzüne o bildik, insanı çileden çıkaran alaycı gülümsemesini yerleştirip tam masamın önünde durdu. Parmağıyla parşömenimin kenarını sertçe itti.
"Hâlâ anlamıyorum Cross," dedi, sesindeki o üstten bakan ton zindanın taş duvarlarında yankılanarak. "Bu binaya nasıl seçilebildiğini geçtim, bir de burada kalıp bizimle aynı havayı solumaya nasıl cürret ediyorsun? Baksana şu haritana, yıldızların yerini bile düzgün çizememişsin. Muggle baban sana gökyüzüne bakmayı öğretmedi mi yoksa?"
Kalemimi yavaşça masaya bıraktım. Gözlerimi haritadan ayırıp doğrudan onun gri gözlerine diktim. Sesimi hiç yükseltmeden, gayet sakin bir tonda konuştum. "Malfoy, eğer babamın bana ne öğrettiğini merak ediyorsan söyleyeyim; asalaklar konuşurken dikkatimi dağıtmamayı öğretti. Ayrıca haritaya tersten bakıyorsun, o yüzden anlamaman normal."
Malfoy’un yüzündeki o kibirli gülüş anında dondu. Masaya doğru biraz daha eğildi, gözlerini kıstı. "Bana bak, melez bozuntusu. Karşında kimin olduğunu unutuyorsun galiba. Benim ailem bu okulun yönetiminde söz sahibi. İstersem seni bu zindanlardan attırmam tek bir mektubuma bakar."
Hafifçe gülümsedim, bu onu daha da çıldırttı. "O zaman git ve o mektubu yaz Malfoy. Çünkü babanın parası bile Seçmen Şapka’nın beni bu binaya, senin tam karşına koyduğu gerçeğini değiştiremez."
Arkasındaki Crabbe ve Goyle’a bir işaret yapacak gibi oldu ama sonra dişlerini sıkarak arkasını döndü ve koridorun karanlığında kayboldu. Beni yine ezememişti.
Ocak ayına girdiğimizde, tatil dönüşü okul daha da soğuk ve kasvetli bir hal almıştı. İkinci dönemin ilk İksir dersinde, Profesör Snape bizden Ateş Koruma İksiri yapmamızı istemişti. Şans eseri, sınıftaki yerleşim yüzünden Malfoy ile yan yana masalara düşmüştük. Ben malzemelerimi dikkatlice doğrarken, onun sürekli beni sabote etmek için fırsat kolladığını fark ediyordum. İksirim tam kıvamına gelmiş, kazanından hafif mavi bir duman yükselirken Malfoy kendi kazanının arkasından bana doğru eğildi.
"O aslanbalığı omurgalarını o kadar kalın kesersen, kazanın beş dakika içinde suratında patlar," dedi, sanki çok büyük bir iksir uzmanıymış gibi sesini perdeliyerek. "Gerçi bir melez için patlayan bir kazan, harika bir temizlik yöntemi olabilir. En azından etrafındaki o kusurlu kanı temizlemiş olursun."
Elimdeki gümüş bıçağı yavaşça masaya bıraktım, ona doğru döndüm. Yeşil gözlerimi onun gri gözlerine kenetledim. "Benim iksirimin kıvamı gayet yerinde Malfoy. Ama senin kazandaki o tuhaf gri sıvıya bakılırsa, birazdan Profesör Snape senin o çok övündüğün kusursuz saçlarını kazımak zorunda kalacak. Çünkü nane yapraklarını ezmeden atmışsın."
Malfoy hızla kendi kazanına baktı ve gerçekten de iksirinin renginin morarmaya başladığını gördü. Tam o sırada Snape başımızda bitti. "Malfoy, Cross, ne oluyor orada?" diye gürledi pelerini dalgalanarak.
Malfoy hemen o sinsi mağdur rolüne büründü. "Profesör, Cross sürekli benim dikkatimi dağıtıyor, iksirime yanlış malzemeler atmamı söyleyerek beni sabote etmeye çalışıyor," dedi, yüzündeki o çocuksu kibirle bana bakarak.
Snape bana döndü, ben ise sadece dik bir duruşla duruyordum. Ne bir korku ne bir suçluluk belirtisi vardı yüzümde. Snape kazanıma baktı, ardından Malfoy’unkine. "Malfoy, kendi beceriksizliğini başkalarının üzerine atma. İksirini düzelt. Cross, seninkinin rengi doğru, devam et," dedi ve uzaklaştı. Malfoy’un o anki öfkeden kızarmış yüzü, ocak ayının tüm soğukluğunu unutturacak cinstendi. Bana attığı o nefret dolu bakış, beni ezememesinin verdiği o hazımsızlığın resmiydi.
Şubat ayının sonlarına doğru, koridorlar Sevgililer Günü saçmalıkları ve yaklaşan Quidditch maçlarının heyecanıyla dolup taşmıştı. Bir akşamüstü, kütüphanede Biçim Değiştirme ödevim için ağır bir kaynak kitap arıyordum. Kitaplıkların arasındaki loş koridorlardan birinde, aradığım kalın cildi en üst raflardan birinde gördüm. Tam uzanıp alacakken, arkamdan uzanan bir el kitabı benden önce çekip aldı. Arkama döndüğümde, elinde kitapla bana tepeden bakan Malfoy’u gördüm. Yüzünde yine o tiksinç, üstten bakan ifade vardı.
"Aradığın şey bu mu, Cross?" dedi, kitabı havada sallayarak. "Gerçi bu kitaptaki büyüleri anlamak için sadece büyücü kanı taşımak yetmez, asil bir soydan gelmek gerekir. Bence sen git ve muggle kitaplığından kendine daha basit şeyler bul."
Kitabı almak için hamle yapmadım, onun bu çocukça üstünlük kurma çabasını sadece izledim. "Malfoy, o kitap Biçim Değiştirme’nin temel ilkeleri üzerine. Eğer senin o asil kanın o kadar üstünse, geçen haftaki derste McGonagall’ın karşısında kibrit çöpünü iğneye çeviremeyip kendi parmağını kanatmanı neye bağlayacağız? Asil kanın, basit bir büyüye bile yetmiyor mu?"
Bu lafımla birlikte Malfoy’un gözlerindeki o alaycı parıltı yerini saf bir öfkeye bıraktı. Kitabı göğsüme doğru sertçe itti, refleksle kitabı yakaladım. "Sen gerçekten çok oluyorsun," diye fısıldadı, sesindeki o tehditkar tonu gizlemeye çalışarak ama beceremeyerek. "Slytherin’de olman hiçbir şeyi değiştirmez. Herkes senin ne olduğunu biliyor. Kimse seninle arkadaş olmak istemiyor, herkes arkandan senin o lekeli soyunla dalga geçiyor. Sen bu binanın yüz karasısın."
Kitabı sıkıca kavradım, siyah dalgalı saçlarımın arasından ona öyle bir baktım ki, bir anlığına geri adım atacak gibi oldu. "Ben buraya arkadaş edinmeye ya da senin o zavallı onayını almaya gelmedim Malfoy," dedim, sesim kütüphanenin sessizliğinde bir bıçak gibi keskin çıkarak. "Ve eğer bu binanın bir yüz karası varsa, o da kendi yetersizliğini başkalarını ezerek kapatmaya çalışan, korkak bir sarışındır."
Malfoy bana son bir kez nefretle baktı, dudakları seğirdi ama söyleyecek söz bulamadı. Arkasını dönüp hızla kütüphaneden çıkarken, onun o sarsılmaz sandığı egosundan bir parça daha kopardığımı çok iyi biliyordum. Şubat ayı biterken, aramızdaki bu amansız savaşın galibinin kim olacağını ikimiz de çok iyi anlamaya başlamıştık.
Selamm bence bölümler cok iyi umarım sizde beğeniyorsunuzdur. Devamı çok iyi çokkk beklemede kalın...