Haziran ayının ortalarına gelindiğinde, Hogwarts’ı sarsan o karanlık ve trajik Turnuva gecesinin ardından şatoda ne neşeden ne de o eski rekabet duygusundan eser kalmıştı. Şatonun üzerinde asılı duran o kasvetli sessizlik, Durmstrang gemisinin gölden ayrılma vakti geldiğinde daha da ağırlaştı.
Alexei ile göl kenarında vedalaşırken içimden koca bir parçanın koptuğunu hissettim. O ağır kürk pelerinlerine sarılmış, gitmeye hazırlanan çocuk bana son kez sarıldığında, "Kendine iyi bak, Helga," diye fısıldadı o tanıdık, kalın sesiyle. "Sen zindanların karanlığından çok daha parlaksın, bunu sakın unutma." Gemileri yavaşça suyun derinliklerine doğru süzülüp gözden kaybolurken, arkasından bakakaldım. Alexei sadece bir arkadaş değil, Draco’nun beni acımasızca ezdiği o günlerde sığındığım tek güvenli limandı, benim özgüven zırhımdı. Şimdi o zırh elimden alınmış gibi hissediyordum ve zindanlar yeniden tüm soğukluğuyla beni bekliyordu.
Gözlerimden süzülmek üzere olan yaşları tutmaya çalışarak, şatonun loş koridorlarında adeta bir hayalet gibi yürüdüm. İç sesim zihnimde çaresizce fısıldıyordu: Bitti Helga. Seni koruyan, sana kendini değerli hissettiren o tek sığınak da gitti. Şimdi o sarışın zorbanın karşısında tamamen savunmasızsın.
O amansız yalnızlık ve korku hissiyle boğulurken, ayaklarım beni son bir çareyle Slytherin ortak salonuna götürdü. İçeri adım attığımda, şöminenin yeşil alevlerinin uzağında, loş bir köşede tek başına oturan Blaise Zabini’yi gördüm. Blaise, her zamanki o mesafeli, keskin ama bir o kadar da korumacı asayişiyle parşömenlerini inceliyordu.
Daha fazla dayanamayacağımı hissederek, adeta bir sığınak ararcasına onun yanına doğru adımladım. Üzerimdeki bu ağır çaresizliği gören Blaise, elindeki tüy kalemi masaya bırakıp koyu renk gözlerini bana dikti. Yüzündeki o her zamanki soğukkanlı ifade, benim bu darmadağın olmuş halimi gördüğü an yerini derin bir endişeye bıraktı.
"Helga?" dedi pürüzsüz ve sakin bir sesle, yanındaki boş koltuğu işaret ederek. "Neler oluyor? O kuzeyli gitti diye mi bu halin?"
Koltuğa adeta yığılır gibi oturdum. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım yüzümün önüne dökülürken, koyu yeşil gözlerimi ondan kaçırmaya çalıştım. "Sadece... çok yalnız hissediyorum Blaise," diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak. "Alexei buradayken her şey daha kolaydı. Malfoy’un o zehirli laflarına, beni her gördüğünde o duvara kıstırıp canımı yakmasına karşı durabiliyordum. Şimdi o gitti ve ben... ben yine o merdivenlerin dibindeki o korkak, çirkin kız olmaktan deliler gibi korkuyorum."
Blaise derin bir nefes alarak arkasına yaslandı, gözlerini ortak salonun diğer ucundaki gölgelere çevirdi. Orada, şöminenin tam önünde, Draco’nun platin sarısı saçları yeşil alevlerin ışığında parlıyordu. Draco, bizim yan yana oturduğumuzu fark ettiği an, elindeki kadehi sıkıca kavrayıp o hazımsız, delirtici bir kıskançlıkla yanan gri gözlerini doğrudan bize kilitlemişti. İki ay önce koridorda ona "Senden nefret ediyorum" dediğimden beri bana yaklaşmamıştı ama bakışlarındaki o saplantılı karanlık her geçen gün daha da büyüyordu.
Blaise, Draco’nun o ölümcül bakışlarını umursamadan tekrar bana döndü ve elimi hafifçe sıktı. "Bana bak Helga," dedi, sesindeki o sarsılmaz güven içimdeki o korkuyu biraz olsun bastırırken. "Malfoy’un ne düşündüğü ya da ne yaptığı umurumda değil. O çocuğun kibri, kendi içindeki o zavallı yetersizlikten besleniyor. Alexei gitmiş olabilir ama sen o zümrüt elbiseyle o salona adım attığın gün, kendi gücünü herkese kanıtladın. Ben buradayım. O sarışın zorbanın sana bir kez daha yaklaşmasına, seni o duvara sıkıştırıp nefesini kesmesine asla izin vermeyeceğim."
Blaise’in bu korumacı sözleri, zindanların o dondurucu soğuğunda ruhuma sızan ilk sıcaklık oldu. 4. sınıfın bitmesine günler kalmıştı; Alexei’nin gidişiyle paramparça olmuştum belki ama Blaise’in yanındaki bu sığınakta, Draco Malfoy’un o delirtici, hazımsız gölgesine karşı yeniden nefes almaya çalışıyordum.
Haziran ayının son günleri şatoya ulaştığında, Hogwarts Ekspresi’nin perona yanaşma vakti gelmişti. 4. sınıf resmi olarak bitmiş, o uzun ve kasvetli yaz tatili kapıya dayanmıştı. Sandıklarımızı hazırlayıp ortak salondan ayrılmadan önce, iç sesim bavulumun başındayken zihnimi son bir kez hırpaladı: Gidiyorsun Helga. Koca bir yılı Alexei’nin sana verdiği o muazzam değerle, Yule Ball’da o gümüş işlemeli, kat kat tüllü yeşil elbisenin içinde bir kraliçe gibi parlayarak geçirdin. Ama son aylarda o duvara sıkıştığın anın korkusuyla, Malfoy’un o dondurucu gücü karşısında geri adım atışınla bittin. Şimdi koca bir yaz o platin sarısı saçlardan uzakta, kendi zindanlarında iyileşme vakti.
Büyük Salon’un önündeki kalabalıkta Blaise ve Daphne ile yan yana duruyordum. Blaise, tıpkı o son gün söz verdiği gibi bir an bile yanımdan ayrılmamış, beni o görünmez koruma çemberinin içinde tutmuştu. Tam perona doğru ilerleyecekken, istemsizce arkama döndüm.
Draco Malfoy, kalabalığın biraz uzağında, şatonun o devasa kapısının gölgesinde tek başına dikiliyordu. Üzerindeki okul cübbesini çıkarmış, asilzade siyah seyahat kıyafetlerinin içinde her zamankinden daha mesafeli görünüyordu. Ama o gri gözleri... O gri gözleri yine doğrudan bana, belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarıma kilitlenmişti. İki ay önce koridorda ona "Senden nefret ediyorum" dediğim andaki o afallamış, o darmadağın olmuş bakışın tortuları hala oradaydı. Beni Blaise’in yanında görmenin verdiği o hazımsız, o delirtici kıskançlık çenesini öyle bir kasmıştı ki, yüz hatları adeta mermerden oyulmuş gibi sertti. Bu yaz hem onun için hem de benim için kendi kibir ve korku duvarlarımızla hesaplaşacağımız amansız bir ayrılık olacaktı.
Blaise hafifçe omzuma dokunarak beni gerçeğe döndürdü. "Yürü Helga," dedi pürüzsüz ve sakin sesiyle, Malfoy’a sert bir bakış fırlatarak. "Tren kalkıyor."
Arkamı döndüm ve trene doğru ilk adımımı attım. 4. sınıf bitmişti; arkamda beni delicesine korkutan bir zorba, içimde hiç sönmeyen bir sızı ve Alexei’nin gidişiyle yarım kalmış bir hikaye bırakarak, o belirsiz yaz tatiline doğru yola çıktım.
Yaz tatili, ailemin Diagon Yolu’nun gürültüsünden uzak, kasvetli ve sessiz malikanesinde başlamıştı. Günler, pencereme vuran hırçın temmuz yağmurları ve kütüphanedeki eski büyü kitaplarının kokusu arasında akıp gidiyordu. Şatodaki o uğultulu kalabalık geride kalmıştı ama zihnim hâlâ zindanların o soğuk koridorlarında hapis gibiydi.
İç sesim, odamdaki boy aynasının karşısında saçlarımı tararken yine o sızılı yarayı kurcalıyordu: Bak Helga, koca bir ay geçti. Ne o seni duvara kıstıran zalim eller var etrafında, ne de Alexei’nin gitmesiyle sığındığın Blaise’in korumacı gölgesi. Ama sen hâlâ geceleri rüyalarında o dondurucu gri gözleri, o "Senden nefret ediyorum" dediğin andaki darmadağın olmuş yüzü görüyorsun. Kendine gel, o bir Malfoy. Sen ise onun dünyasında asla yeri olmayacak o melez kızsın. Ailenin dediklerini unutma.
Aynadaki yansımama baktım. Belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım omuzlarımdan aşağı ipek gibi dökülüyordu. Koyu yeşil gözlerimde, Yule Ball gecesi o gümüş işlemeli, kat kat tüllü muazzam elbiseyle kazandığım o mağrur kraliçe duruşundan eser yoktu; sadece o son iki ayın getirdiği derin bir yorgunluk ve korkunun tortuları vardı. Kendimi toparlamak, o sarışın zorbanın üzerimde kurduğu o lanet olası etkiyi silmek için sürekli parşömenlerin üzerine iksir formülleri karalıyor, zihnimi uyuşturmaya çalışıyordum.
Ağustos ayının ortalarına doğru, Blaise’den gelen şahinle moralim biraz olsun düzelmişti. Blaise, yazdığı mektupta her zamanki o mesafeli ama sarsılmaz korumacı tavrıyla durumumu soruyor, Malfoy’un bu yaz Malfoy Malikanesi'nde düzenlenen davetlerde her zamankinden daha gergin, daha sessiz ve hazımsız davrandığını çıtlatıyordu. "Gözleri sürekli kalabalıkta birini arar gibi," diye yazmıştı Blaise. "Onu hiç bu kadar darmadağın görmemiştim Helga. Senin o son sözün, onun o sahte kibir kalesini gerçekten yerle bir etmiş."
Mektubu okurken kalbimin ritmi yine o tanıdık, korkuyla karışık sızıyla hızlandı. Ondan deliler gibi nefret ediyordum, beni duvara sabitlediğinde yaşadığım o çaresizlik hissi hâlâ tenimi ürpertiyordu; ama aynı zamanda, onun o ulaşılamaz, saplantılı karanlığı beni dipsiz bir kuyu gibi kendine çekmeye devam ediyordu.
Yaz tatilinin bitmesine, 5. sınıfın o daha da karanlık günlerinin başlamasına çok az kalmıştı. Ben odamın loşluğunda kendi gücümü yeniden toplamaya çalışırken, Draco Malfoy’un da kendi kibir duvarlarının arkasında benim hissettiğim o delirtici hazımsızlıkla kavrulduğunu bilmek, içimdeki o hırçın yeşil alevi yeniden canlandırıyordu.