İçeriğe geç

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 17 · 7 dk okuma

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 17

Bayat laflar: korku?

Mart ayının kapıyı çalmasıyla birlikte, İskoçya dağlarının o haşin kışı yerini usul usul hırçın bahar yağmurlarına bırakıyordu. Dördüncü sınıfın bitmesine topu topu son üç ay kalmıştı. Turnuvanın getirdiği o büyük telaş, şatodaki herkesin günlerini hızla tüketirken benim içimde bambaşka bir zaman algısı hüküm sürüyordu. Zaman artık zindanlardaki o loş sabahlar ile yeşil alevlerin ortak salonu aydınlattığı kasvetli akşamlar arasında akıp gidiyordu.

İç sesim geceleri yatakhanenin ağır yeşil perdeleri arkasında beni acımasızca sorgulamaya devam ediyordu: *Bak Helga, koca bir yıl devrilmek üzere. Alexei sana hak ettiğin o değeri, özgüveni tepsiyle sundu. Malfoy’un o çiğ yalanlarını Yule Ball’da o muhteşem zümrüt yeşili ve siyah tüllü elbiseyle (1000091381.jpg) yüzüne çarptın, koridorda ona omuz atıp geçecek kadar dik durdun. Ailen o yaz evde sana kesin bir dille bu sevdadan vazgeçmeni söyledi. Peki neden hâlâ ortak salonda o platin sarısı saçları gördüğünde kalbinde o lanet olası, sızılı çekim canlanıyor? Kendine gel, bu çocuk seni zamanında merdivenlerden aşağı itti, canını yaktı.* Kendime karşı yaptığım bu ağır öz eleştiri, ne yazık ki kalbimin fısıltılarını tamamen bastırmaya yetmiyordu.

Ama artık eski savunmasız Helga değildim. Alexei ile olan yakınlığımız, şatodaki o sarsılmaz duruşumu daha da pekiştirmişti. O günün puslu bir sabahında, kütüphanenin geniş pencerelerinden sızan gri ışıkta Alexei ile yan yana oturmuş, Biçim Değiştirme dersinin o en karmaşık teorilerini inceliyorduk. Profesörler derslerdeki o üstün başarılarımı ve muazzam büyü gücümü takdir etmeye devam ediyordu.

"Bu formülü bu kadar hızlı çözebilen birini daha önce görmedim Helga," dedi Alexei, o hafif aksanlı, kalın sesiyle bana bakarak. Gözlerindeki o katıksız hayranlık içimi ısıtıyordu. "Durmstrang’da bile senin bu zekana yaklaşabilecek çok az kişi var."

"Sadece... odaklanmam gereken şeylere sığınıyorum," dedim, belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarımı omzumun arkasına iterek.

O sırada kütüphanenin kapısında beliren Daphne aceleyle masamıza doğru yaklaştı. Blaise ile birlikte arkamızdaki masaya otururken Daphne kulağıma doğru eğildi. "Helga, birazdan İksir dersi var ve Profesör Snape bugün çok gergin. Ayrıca... Malfoy sabahtan beri salonda senin adını sayıklayan Crabbe ve Goyle’u susturmakla meşguldü. Gözü sürekli sendeydi," diye fısıldadı.

Blaise ise arkasına yaslanmış, o her zamanki soğukkanlı ve korumacı tavrıyla beni izliyordu. "Bırakın ne yaparsa yapsın," dedi Blaise pürüzsüz bir sesle. "Malfoy artık bu koridorlarda kimseye diş geçiremeyeceğini çok iyi biliyor. Özellikle de sana, Helga."

Aynı günün akşamında, şatoya koyu bir gece karanlığı çöktüğünde zindanların loş koridorunda Alexei’yi Durmstrang gemisine doğru uğurlamış, tek başıma ortak salona dönüyordum. Koridordaki meşalelerin gölgeleri taş duvarlarda tekinsizce dans ediyordu. Tam köşe vagonunu dönecekken, Draco Malfoy gölgenin içinden sıyrılıp tam önümde durdu. Yanında kimse yoktu. Kusursuz cübbesinin içinde, o her zamanki asilzade maskesini takınmaya çalışıyordu ama gri gözlerinde haftalardır biriken o deli divane, hazımsız öfke kıvılcımlar saçıyordu.

"Yine mi o kuzeyli ucube?" diye tısladı Draco. Sesi koridorun boşluğunda yankılanırken, beni yine o eski günlerdeki gibi çirkinlikle, vasıfsızlıkla vurmaya çalıştı. "O rüküş, sönük varlığını o yabancının arkasına saklayarak bu binada bir güç odağı olabileceğini mi sanıyorsun Cross? Ne kadar uğraşırsan uğraş, benim gözümde hâlâ o ilk günkü ezik, yüzüne bakılmayacak kadar çirkin bir fazlalıktan ibaretsin."

Eskiden olsa kalbimi un ufak edecek bu laflar, artık içimde sadece alaycı bir acımaya sebep oluyordu. Alexei’nin bana kazandırdığı o muazzam özgüvenle, koyu yeşil gözlerimi onun o buz gibi gri gözlerine diktim. Yüzümde en ufak bir kırılma ya da çaresizlik yoktu.

"Sözlerin o kadar bayatladı ki Malfoy," dedim, sesimi olabildiğince dik ve umursamaz tutarak. "Bana çirkin ya da vasıfsız demen, Yule Ball’da gözlerini benden ayıramadığın gerçeğini değiştirmiyor. Kendi yetersizliğini benim üzerimden tatmin etmeye çalışman gerçekten acınası."

Draco, bu net ve sarsılmaz cevabım karşısında öfkeden çılgına dönerek üzerime doğru bir adım attı. Beni fiziksel olarak köşeye sıkıştırmak, o sarsılan kibrini yeniden ayağa kaldırmak istedi.

Ama ben hışımla yanından geçip yürümeye başladım.

Zindanların loş koridorunda arkamda bıraktığım o öfkeli ayak sesleri bir an bile durmadı. Ben daha ortak salonun taş kapısına ulaşamadan, arkamdan gelen sert bir kavrayışla omzumdan geriye doğru çekildim. Draco, o sarsılan kibrinin getirdiği delirtici bir hırsla peşimden gelmişti.

Beni taş duvara doğru sertçe ittiğinde sırtım soğuk mermerle buluştu. Kaçmamı engellemek ister gibi iki elini de duvara, başımın iki yanına dayayarak beni kendi gölgesinin altına aldı. Nefes nefşeydi, gri gözlerindeki o hazımsızlık ve öfke bu kez tamamen kontrolden çıkmıştı. Belime kadar dökülen dümdüz simsiyah saçlarım duvarla sırtım arasında ezilirken, gözlerindeki o saf nefreti ve kontrolsüzlüğü görmek içimdeki o Alexei ile ördüğüm cesaret duvarında ilk kez devasa bir çatlak oluşturdu.

İç sesim panikle zihnimde çığlık attı: Helga, bu sefer gerçekten çok ileri gittin. Çocuk gözü dönmüş bir deli gibi bakıyor. Ya geçen yıl merdivenlerde yaptığı gibi yine canını yakarsa?

Gözlerinin tam içindeki o karanlığı bu kadar yakından görmek, kalbimin göğüs kafesimi yırtarcasına çarpmasına sebep oldu. Dudaklarım anlık olarak titredi, o sarsılmaz özgüvenim bir anda yerini çok derinden gelen bir korkuya bıraktı. Ondan ilk kez bu kadar çok korkuyordum. Sertçe yutkundum, yeşil gözlerimi kaçırmak istedim ama o beni tamamen köşeye sıkıştırmıştı.

"Benden böyle omuz atıp gidemezsin Cross!" diye tısladı, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki sıcak nefesini tenimde hissedebiliyordum. "Kendini ne sanıyorsun sen? O kuzeyli ucube seninle iki el ele tutuştu, iki tur dans etti diye zindanların hakimi mi olduğunu sandın? Şu takındıkları kibirli maske, o rüküş ve çirkin varlığını benden gizlemeye yetmez!"

Korktuğumu, omzunun altından kaçmaya çalışırken gerilen bedenimden anladığında yüzündeki o vahşi, üstten bakan tatmin ifadesi geri geldi. Benim bu çaresiz anım, onun o zedelenen egosunu besliyordu.

"Korkuyor musun?" diye fısıldadı, sesi bu kez daha alçak ama bir o kadar da tehditkardı. Gri gözleri saniyeliğine dudaklarıma, ardından o simsiyah düz saçlarıma kaydı. "Korkmalısın da. Benim dünyamda senin gibi bir ucubenin yeri yok. Kendini kandırmayı bırak, sen her zaman o merdivenlerin dibindeki acınası, çirkin kız olarak kalacaksın. Benim karşımda asla dimdik duramazsın."

"İyi o zaman!" diye soludum, sesimin titremesine engel olamayarak. İçimdeki o korku dalgası her hücreme yayılırken yeşil gözlerimi onun o çiğ kibriyle yanan gri gözlerine diktim. "Yerim yoksa benden uzak dur Malfoy! Bırak peşimi!"

Ondan kurtulmak için ellerimi sertçe göğsüne koyup tüm gücümle itmeye çalıştım. Ama milim bile kıpırdamadı. Draco, o sarsılan egosunun ve hazımsızlığının getirdiği o amansız gücüyle omuzlarımı duvara öyle bir sabitlemişti ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Elleri tenimi cübbemin üzerinden bile ezecek kadar sertti; ne kadar çırpınırsam çırpınayım o fiziksel üstünlüğün karşısında tamamen çaresiz kalmıştım. Karşımda her gün laflarıyla saldıran o çocuk yoktu; şu an gücüyle beni tamamen esir almış, gözü dönmüş bir Malfoy vardı.

İç sesim zihnimde çaresizce inledi: Kurtulamıyorsun Helga... Gücü seni tamamen kilitledi. Sakın ağlama, onun karşısında tamamen yıkılma.

"Benden uzak dur mu?" diye fısıldadı Draco, üzerime daha da eğilerek. Benim onun bu gücü karşısında nasıl nefessiz kaldığımı, korkudan kalbimin nasıl delice çarptığını çok net görüyordu. Yüz hatları öfkeden gerilmişti ama gözlerinde o ilk defa gördüğüm, beni o Durmstrang'lı çocuğun yanında görmenin verdiği o delirtici, hazımsız saplantı apaçık ortadaydı. "Buna sen karar veremezsin Cross. Ne zaman gideceğine, ne zaman konuşacağına sadece ben karar veririm."

Sırtım soğuk taşa gömülmüşken, ellerinin o ezici baskısı altında öylece kaldım. Hem canımı yakıyor, hem beni delicesine korkutuyor, hem de o lanet olası varlığıyla beni yine kendine köle ediyordu. Sınıfın bitmesine üç ay kalmıştı ve ben, onun bu kaçamadığım sert öfkesinin tam ortasında nefes almaya çalışıyordum.

Nefesim boğazımda düğümlenmişti. Kalbimin o kadar hızlı ve sert çarptığını hissediyordum ki, göğüs kafesimi delip onun göğsüne vuracak sanıyordum. Beni sabitlediği o güçlü ellerinin altında, belime kadar uzanan dümdüz simsiyah saçlarım duvarın pürüzlü taşına sıkışmıştı.

"Bırak..." dedim, sesim bu kez bir fısıltıdan farksızdı. O sarsılmaz özgüvenim, zindanların bu loş ve kimsesiz koridorunda tamamen eriyip gitmişti. "Canımı yakıyorsun."

Draco, sözlerimi duyduğunda duraksadı. Gri gözlerindeki o hırçın, deli divane öfke dalgası bir anlığına sarsıldı. Bakışları, korkudan iyice büyümüş yeşil gözlerime, ardından ellerinin omuzlarımda bıraktığı o sert baskıya kaydı. İçindeki o amansız erkek gücünün beni ne kadar çaresiz bıraktığını çıplak bir şekilde görmek, o çiğ kibrini tatmin etmekten çok, ona tuhaf bir farkındalık vermiş gibiydi.

Yavaşça, sanki kendi gücünden kendisi de irkilmiş gibi, omuzlarımdaki o ezici baskıyı hafifletti. Ama ellerini duvardan çekmedi; hala beni o boğucu çemberinin içinde tutuyordu. Yüzü hala yüzüme çok yakındı ve o hazımsız, o darmadağın olmuş asilzade maskesinin altından bana bakıyordu.

"Canının yanmasını istemiyorsan," diye fısıldadı, sesi bu kez o az önceki kükreyişinden uzakta, tuhaf bir fısıltıya dönüşmüştü. "Yerini bileceksin Cross. O kuzeylinin arkasına saklanıp bana meydan okuyamayacağını kafana sokacaksın."

İç sesim zihnimde hıçkırıklar içinde titriyordu: Bak Helga, bitti işte... Seni ezdi, seni yine o merdivenlerin dibindeki o çaresiz kıza çevirdi. Ama neden hala gözlerindeki o karanlığa bakarken için gidiyor? Neden hala ondan kaçamıyorsun?

Gözlerimin dolduğunu hissettim; bu kez öfkeden değil, bu amansız çaresizlikten ve kalbimin o lanet olası sızısından dolayıydı. Başımı hafifçe yana çevirip simsiyah saçlarımın arkasına saklanmaya çalıştım.

Draco, derin bir nefes alarak aniden geri çekildi. Aramızdaki o boğucu hava bir anda dağılırken, ellerini cebine soktu ve o eski, mesafeli duruşunu takınmaya çalıştı. Ama o gri gözlerindeki sarsıntı, o sarsılmaz kibir kalesinin ne kadar büyük bir darbe aldığını ele veriyordu.

"Git şimdi," dedi, sesi tekrar o bildiğim buz gibi tona bürünmüştü. "Gözüm görmesin seni."

Omuzlarımı ovalayarak, arkama bile bakmadan ortak salonun taş kapısına doğru adeta koşar adım yürüdüm. 4. sınıfın bitmesine sadece üç ay kalmıştı ve ben, onun bu kaçamadığım, beni hem delicesine korkutan hem de kendine köle eden karanlığının ortasında tamamen paramparça olmuştum.

Gözlerim dolarken "piç.." diye mırıldandım...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.