İçeriğe geç

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 13 · 6 dk okuma

Safkan Önyargısı💫🐍 (hp draco fan kurgusu)

Bölüm 13

Yaz tatili

Haziran ayının o kavurucu güneşi, Hogwarts Ekspresi’nin pencerelerinden içeri sızarak kompartımanın zemininde parlak çizgiler oluşturuyordu. Üçüncü sınıf resmen bitmişti. Benim için bu yıl; derslerdeki o en yüksek notlarımın, profesörlerden aldığım övgülerin, Blaise’in beni korumak için attığı o asil adımların ve en çok da Draco’nun beni merdivenlerden ittiği, "çirkin, vasıfsız bir fazlalıksın" diyerek ruhumu hırpaladığı o anların ağırlığıyla geçmişti.

Kafamın içindeki o insafsız öz eleştiri sesini susturamıyordum: Bak Helga, tren yine raylarda ilerliyor ve sen yine o sarışın zorba yüzünden kalbinde devasa bir sızıyla eve dönüyorsun. Sana fiziksel olarak zarar veren, Blaise araya girmese seni herkesin içinde çiğneyecek olan bir çocuktan hoşlanmak neyin nesi? Kendimden nefret ediyordum ama penceremizin önünden geçen o platin sarısı saçları her gördüğümde içimin erimesine de engel olamıyordum. Bu kez Daphne ve Blaise ile birlikte oturuyordum, en azından Draco’nun o dik ve iğneleyici bakışlarından uzaktaydım. Ama onun bilmediği, benim de henüz tahmin edemediğim bir şey vardı; bu yaz, o sarsılmaz kibir kalesinde bazı şeyler ilk defa sarsılacaktı.

Temmuz ayının ortalarında, Wiltshire’daki Malfoy Malikanesi’nin o devasa, karanlık yemek salonunda akşam yemeği sessizlik içinde yeniyordu. Avizelerin sönük ışığı, uzun meşe masanın üzerindeki gümüş şamdanları parlatıyordu. Masanın başında Lucius Malfoy, her zamanki o buz gibi, kusursuz ve otoriter duruşuyla oturuyordu.

Draco, elindeki gümüş çatalı tabağının kenarına bırakırken günlerdir kafasını kurcalayan, zindanlarda o rüküş ve çirkin olduğunu iddia ettiği ama her geçen gün daha da parlayan kıza, yani bana dair o soruyu sormak için yutkundu. Babasının o ezici aurasının karşısında sesini olabildiğince düz tutmaya çalıştı.

"Baba," dedi Draco, sesindeki o çekingenliği gizlemeye çalışarak. "Sana bir şey sormak istiyorum. Bizim binadaki... Helga Cross ile ilgili. Yani, annesiyle ilgili."

Lucius Malfoy, kadehinden bir yudum alıp gri gözlerini ağır bir asaletle oğluna çevirdi. "O melez kız mı?" dedi, sesi adeta salondaki mermerleri dondurarak. "Onun adını bu masada anmaman gerektiğini sana söylemiştim Draco. Dikkatini öyle vasıfsız bir fazlalığa harcamamalısın."

"Biliyorum baba, haklısın. O gerçekten tam bir ezik," dedi Draco, o bildiğim çiğ kibrine sığınarak ama gözlerini babasından kaçırmadan devam etti. "Sadece merak ediyorum. Bulstrode ailesi... Tam olarak ne kadar köklü bir aile? Ve onun annesi, o kutsal yirmi sekizden gelen bir safkan, neden gidip bir Muggle doğumluyla evlenmiş? Bunun arkasındaki gerçek ne?"

Lucius Malfoy, bastonunu masanın kenarına yasladı ve arkasına yaslanarak oğluna derin, karanlık bir bakış attı. "Bulstrode ailesi, büyü dünyasının en eski, en köklü ve en saf kan hatlarından biridir Draco," dedi, her kelimesine o aristokratik ağırlığı yükleyerek. "Kutsal Yirmi Sekiz'in en sadık, en asil üyelerindendirler. Bizim ailemiz kadar olmasa da, bakanlıkta ve safkan camiasında her zaman büyük bir saygınlıkları vardı. Ta ki o kadına kadar."

Draco pürdikkat babasını dinliyordu. Lucius’un yüzü, o geçmişi hatırlarken tiksintiyle kasıldı.

"Kızın annesi, gençliğinde o asil duruşuyla ve güzelliğiyle bilinen hırslı bir kadındı. Ama o melez kızın babası olacak o Muggle doğumlu Cross... Okul yıllarında o kadar güçlü, o kadar yetenekli ve zeki bir büyücüydü ki, profesörlerin gözdesi haline gelmişti. Kendi hakkıyla, o lekelenmiş kanına rağmen bakanlıkta öyle bir nüfuz elde etti ki, Bulstrode ailesinin o katı duvarlarını bile yıkmayı başardı. Kadın, o adamın büyü yeteneğine ve gücüne adeta boyun eğdi. Kanını lekelemeyi, o köklü soyadını bir kenara atmayı göze alacak kadar kör bir iradeyle evlendi o adamla."

Lucius, gözlerini Draco’ya dikti; sesi şimdi bir uyarı gibi daha da keskinleşmişti. "Yani anlayacağın Draco, o kızın arkasındaki o melez irade, düşündüğünden çok daha tehlikeli bir büyü yeteneğinden besleniyor. Annesi o köklü asaleti, babası ise o lanet olası saf yeteneği temsil ediyor. Bu yüzden o kıza dikkat et. Onu ne kadar çirkin, ne kadar ezik görürsen gör; o kanındaki o hırslı genler yüzünden derslerde seni geçmeye devam ediyor. Bir Malfoy olarak, o köklü ve lekelenmiş geçmişin seni gölgede bırakmasına asla izin vermeyeceksin."

Draco, babasının bu sözleri karşısında derin bir sessizliğe gömüldü. Yüzü, malikanenin loş ışığında bembeyaz kesilmişti. Benim hakkımda her gün söylediği o "ezik, ucube, hiçbir şeye yaramaz" laflarının arkasındaki o gerçekle ilk defa bu kadar çıplak bir şekilde yüzleşiyordu. Benim başarımı, profesörlerin beni tebrik edişini ve Blaise’in beni korurken bahsettiği o "asil büyü yeteneğimi" artık sadece bir şans olarak göremezdi.

O yaz, Malfoy Malikanesi'nin odalarında tek başına yürürken, Draco'nun kafasının içinde ilk defa benim o belime kadar uzanan simsiyah düz saçlarım, koyu yeşil gözlerim ve o merdivenlerin dibindeki çaresiz ama mağrur duruşum çok farklı bir anlam kazanmaya başlayacaktı. Bana karşı olan o itici kibri ve düşmanlığı zerre azalmayacaktı, eylülde yine o nefretle karşıma çıkacaktı; ama artık biliyordu ki, Helga Cross onun düşündüğü o basit, çirkin fazlalıktan çok daha fazlasıydı.

Ağustos ayının sonlarına doğru, Londra’nın o eski, devasa kütüphaneleri andıran evimizin oturma odasında hava iyice ağırlaşmıştı. Duvarlardaki hareketli büyücü tablolarının fısıltıları, dışarıdan gelen hafif yağmur sesine karışıyordu. Belime kadar uzanan simsiyah, dümdüz saçlarımı gerginlikle omzumun arkasına attım. Koyu yeşil gözlerimi halının desenlerinden kaldırıp tam karşımda oturan anneme diktim.

İç sesim kafamın içinde adeta yalvarıyordu: *Yapma Helga, bunu yüksek sesle söyleme. Annene, o Kutsal Yirmi Sekiz’den gelen kadına, seni zindanlarda çöp gibi ezen bir Malfoy’u anlatma.* Ama içimdeki o çaresiz, gizli kırgınlığı daha fazla tek başıma taşıyamıyordum.

"Anne," dedim, sesim o kadar cılız çıktı ki kendi kulaklarıma bile yabancı geldi. "Ben... Draco’dan hoşlanıyorum. Yani, Draco Malfoy’dan."

Annem elindeki asil porselen çay fincanını masaya öyle bir bıraktı ki, çıkan keskin ses odadaki tüm fısıltıları bıçak gibi kesti. Bulstrode soyadından gelen o dik, mağrur ve sert duruşu anında yüzüne oturdu. Gözleri dehşetle açılmıştı.

"Sen ne dediğinin farkında mısın Helga?!" dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da dondurucuydu. "O çocuk sana iki yıldır zindanları dar ediyor! Okulun ortasında seni ne hallere getirdiğini, o kibirli Lucius’un oğlunun seni ne kadar değersizleştirmeye çalıştığını bana kendin anlatmadın mı? Şimdi kalkmış ondan hoşlandığını mı söylüyorsun?!"

Tam o esnada çalışma odasının kapısı sertçe açıldı ve içeriye babam girdi. Muggle doğumlu olmasına rağmen duruşundan, o güçlü aurasından asla ödün vermeyen babamın yüzü, kapı eşiğinde duyduğu bu laflarla bir anda karardı. O odadaki tüm havayı değiştiren, profesörlerin bile saygı duyduğu o keskin büyü yeteneğinin getirdiği ağırlıkla bana doğru yürüdü.

"Kesinlikle olmaz, Helga," dedi babam. Sesi o kadar net, o kadar sarsılmazdı ki odadaki meşaleler hafifçe titredi. Yanıma gelip tam karşımda dikildi. "Malfoy ailesinin bu dünyada neyi temsil ettiğini çok iyi biliyorsun. Onlar, senin gibi yetenekli, kendi hakkıyla parlayan bir kızı asla kabul etmeyecek kadar körleşmiş, kibirli insanlar. O çocuk seni her fırsatta aşağılarken, seni merdivenlerden itip canını yakarken sen nasıl olur da ona karşı böyle bir his beslersin?"

"Baba, ben de istemiyorum!" diye haykırdım, iç sesimin günlerdir bana söylediği her şeyi bu kez aileme karşı kusarak. Gözlerimin dolduğunu hissettim ama bu kez öfkeden ve çaresizliktendiyidi. "Kendimden nefret ediyorum bunun için! Bana çirkin dediğini, bir hiçmişim gibi davrandığını bile bile her ortak salona girdiğimde gözlerimin onu aramasından nefret ediyorum! Ama engel olamıyorum..."

Annem ayağa kalktı, yanıma gelip o soğuk ama korumacı elleriyle omuzlarımdan tuttu. "Bak bana Helga," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Bulstrode kanı taşıyorsun ve babanın o muazzam gücünü aldın. Sen o okulun en başarılı öğrencisisin. Draco Malfoy’un senin o güzel yüzüne bakıp 'çirkin' demesi, senin asaletini ezmeye çalışması sırf kendi yetersizliğinden. Lucius ve oğlu, bizim bu evdeki huzurumuzu, senin o tertemiz kalbini kendi kirli kibirleriyle darmadağın edecekler. Bu hissi kafandan söküp atacaksın. Bir Malfoy’un seni daha fazla harcamasına, seni değersiz hissettirmesine asla izin vermeyeceğiz. Bu konuyu burada kapatıyorsun."

Babam da arkamda durup elini omzuma koydu, o sarsılmaz desteğini hissettirdi ama yüzündeki o kesin, katı ifade milim esnemedi. İkisi de bu imkansız aşka, benim kendimi bile bile o sarışın zorbanın ateşine atmama kesinlikle karşı çıkıyorlardı. Ben ise odama doğru yürürken, eylülde o trene bindiğimde Draco’nun o gri gözlerine nasıl bakacağımı, içimdeki bu yangını onlardan ve Draco'dan nasıl saklayacağımı düşünerek tamamen çaresiz hissediyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.