Üçüncü sınıfın ikinci yarısı başlarken, şatonun dışındaki karlar yavaş yavaş eriyor, yerini hırçın bahar yağmurlarına bırakıyordu. Benim içimde ise kendime karşı verdiğim o büyük savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Hadi ama Helga, diyordum kendi kendime, geceleri yatakhanenin yeşil perdeli yatağında tavana bakarak. Çocuk seni merdivenlerden aşağı itti, babasının karşısında senin için bir böcekten farksız dedi. Hâlâ ortak salona girdiğinde neden gözlerin ilk onu arıyor? Bu yaptığın düpedüz mazoşizm. Kendimi ne kadar hırpalarsam hırpalayayım, o gri gözleri her gördüğümde içimdeki o aptal çekimi susturamıyordum.
Kendimi bu çaresizlikten kurtarmak için yapabileceğim tek şeye, yani derslerime vurdum. İkinci dönemin başlamasıyla birlikte kelimenin tam anlamıyla bir akademik canavara dönüşmüştüm. Biçim Değiştirme dersinde Profesör McGonagall’ın verdiği karmaşık dönüşüm formüllerini sınıfta ilk çözen her zaman ben oluyordum. Hatta bir gün, Tılsım dersinde Profesör Flitwick yaptığım kusursuz Neşelendirme Büyüsü karşısında kürsüsünün üzerinde heyecanla zıplayarak, "Mükemmel! Tam anlamıyla profesyonelce bir büyü yönetimi, Bayan Cross! Slytherin için on puan!" diye haykırmıştı. Profesörler sürekli beni tebrik ediyor, koridorlarda diğer binaların öğrencileri başarılarımdan bahsediyordu. Slytherin'deki arkadaş grubum, özellikle Daphne, bu durumdan çok memnundu. Büyük Salon'da yanıma oturup, "Kızım, Snape bile bugün senin iksir raporunu incelerken hafifçe başını salladı, bu neredeyse bir mucize!" diye beni gururlandırmaya çalışıyordu.
Ama tüm bu başarılar, bu takdirler ve tebrikler, asıl istediğim o tek bir şeyde, yani Draco’nun gözüne girmemde zerre kadar yardımcı olmuyordu. Aksine, ben başarılı oldukça onun bana olan nefreti ve beni değersizleştirme çabaları daha da bileniyordu. Benim parlamam, onun o tahammül edemediği asil egosuna doğrudan bir tehditti.
Şubat ayının ortalarında, kasvetli ve yağmurlu bir salı sabahı Biçim Değiştirme sınıfında serbest çalışma saatindeydik. McGonagall, önümüzdeki çay fincanlarını birer porsuk faresine dönüştürmemizi istemişti. Asamı hafifçe dairesel bir hareketle sallayıp doğru tılsımı mırıldandım; fincanım anında, tek bir tüyü bile eksik olmayan kusursuz bir fareye dönüştü. McGonagall masamın başında durup memnuniyetle gülümsedi. "Harika bir iş, Bayan Cross. Tam puan," dedi yüksek sesle.
Tam o sırada yan masada, fincanını hala yarı porselen, kuyruklu tuhaf bir yaratık halinde tutmaya çalışan Draco’nun dişlerini sıktığını gördüm. McGonagall sınıftan anlık olarak çıktığı an, Draco asasını sertçe masaya bıraktı ve oturduğu sandalyeyi arkaya doğru iterek tam önümde durdu. Yüzünde yine o tiksinç, insanı doğduğuna pişman eden kibirli ifade vardı.
"Kendini çok büyük bir şey sanıyorsun, değil mi Cross?" dedi, sesi sınıftaki diğer çocukların da duyabileceği kadar net ve üstten bakarak. "Profesörlerin senin gibi rüküş, ezik bir kıza acıyıp yüksek notlar vermesi seni bir büyücü yapmaz. Şu masanın haline bak, yaptığın o iğrenç şey tıpkı senin gibi görünüyor; ucube ve kusurlu. Ne kadar uğraşırsan uğraş, o rüküşlüğünü ve bu binaya ait olmadığını ders notlarıyla kapatamayacaksın. Yüzüne bakmak bile insanın içini bulandırıyor."
Etraftaki birkaç Gryffindor'lu çocuk ona ters ters baktı ama bizim binadakiler sessiz kalmayı tercih etti. İç sesim o an zihnimde haykırdı: *Ona haddini bildir Helga! Geçen yılki gibi bağır, çağır, yüzüne tükür bu lafları!* Ama yapamadım. Koyu yeşil gözlerimi onun o buz gibi gri gözlerine diktiğimde, içimdeki o lanet olası hoşlantı yüzünden sadece sustum. Kalbimin kırılma sesini yine sadece ben duydum.
"Ben sadece ödevimi yapıyorum Malfoy," dedim, sesimi olabildiğince soğuk ve mesafeli tutmaya çalışarak.
"Ödevini yapıyormuş," diyerek alayla taklit etti beni. Tam o sırada masanın üzerindeki tüy kalemimi ve mürekkep hokkamı elinin tersiyle sertçe yere fırlattı. Hokkai yere düşüp kırıldı, siyah mürekkep az önce McGonagall'ın tebrik ettiği parşömenimin üzerine yayıldı ve tüm emeğimi darmadağın etti. "Bu sınıfta kimin parlayacağına sen karar veremezsin, ezik," diye fısıldadı üzerime doğru eğilerek. "Sen benim gözümde her zaman o merdivenlerin dibindeki acınası fazlalıksın."
O arkasını dönüp yerine otururken, ben yerde yayılan mürekkebe bakarak sıramda öylece kaldım. Herkesten daha iyiydim, profesörler beni ayakta alkışlıyordu ama onun gözünde hala sadece aşağılanması gereken çirkin bir fazlalıktan ibarettim. Ve en acısı, benim ruhum hala onun bu acımasız kibrinin esiriydi
Şubat ayının o dondurucu ve yağmurlu günleri geride kalırken, Biçim Değiştirme sınıfında mürekkebimin döküldüğü o andan sonra zindanlarda her şey benim için daha da çekilmez bir hal almıştı. Kendi içimde verdiğim savaş artık beni tüketiyordu. "Neden Helga?" diye soruyordum aynadaki rüküş ve solgun olduğumu iddia ettiği yüzüme bakarak. "Seni fiziksel olarak hırpalayan, emeğini gözünü kırpmadan çöpe atan bu çocukta seni çeken ne?" Ama kalbime söz geçiremiyordum; o her yaklaştığında içimin titremesini durduramıyordum.
Ancak bu sefer, o karanlık ve amansız koridorlarda tamamen yalnız değildim. Slytherin’de herkes Draco’nun o çiğ kibrine boyun eğmiyordu. Blaise Zabini, binadaki en mesafeli ve kendi halindeki çocuklardan biri olmasına rağmen, Draco’nun bana karşı yaptığı bu sınır tanımaz zorbalıklardan fazlasıyla rahatsız olmaya başlamıştı.
Mart ayının başlarında, akşam karanlığı şatoyu tamamen ele geçirdiğinde, Slytherin ortak salonunun köşesindeki masalarda Daphne ile oturmuş İksir formüllerini inceliyorduk. Salonun diğer ucunda ise Draco, elinde Quidditch cildiyle her zamanki gibi Crabbe ve Goyle’a bir şeyler anlatıyordu. Bakışları bir ara bizim masaya, doğrudan bana kaydı. Yüzüne o tahammül edilmez, rüküş olduğumu ima eden tiksinç tebessümünü yerleştirerek ayağa kalktı. Tam bizim masanın önüne gelip parmağıyla parşömenimin üzerine sertçe vurdu.
"Hâlâ burada o ucube notlarınla masayı işgal ediyorsun, Cross," dedi, sesi salondaki çıtırtıları bıçak gibi keserek. "Profesörlerin göz boyamalarıyla aldığın o tebrikler bitti. Şu rüküş, solgun yüzünle her gün burada oturup asil asil kasılmandan herkes bıktı. Git ve ödevini yatakhanenin karanlığında yap, senin gibi çirkin bir fazlalığın bu salonda yer kaplamasına gerek yok."
İç sesim zihnimde hıçkırıklara boğulurken, yeşil gözlerimin anında dolduğunu hissettim. Başımı aşağı eğip dümdüz simsiyah saçlarımın arkasına saklanacakken, tam arkamızdaki koltuktan yavaşça ayağa kalkan bir gölge Draco’nun tam karşısında dikildi.
Blaise Zabini, kollarını göğsünde kavuşturmuş, o her zamanki soğukkanlı ve umursamaz duruşuyla Draco’ya tepeden bakıyordu.
"Yeter artık, Malfoy," dedi Blaise. Sesi o kadar pürüzsüz, sakin ama bir o kadar da tehditkardı ki, ortak salondaki fısıldaşmalar anında kesildi. "Her gün burada kendi yetersizliğini Cross’un başarılarına saldırarak kapatmaya çalışmandan hepimiz sıkıldık. Kız bu binadaki herkesten daha iyi büyü yapıyor ve senin tek yapabildiğin şey bir çocuk gibi onun görünüşüyle uğraşmak."
Draco, Blaise’in bu ani çıkışı karşısında şok olmuştu. Gri gözleri öfkeyle kısıldı, o asilzade maskesi bir anlığına sarsıldı. "Zabini, sen ne zamandan beri bu eziğin koruyucusu oldun?" diye tısladı, sesindeki o çiğ egoyu korumaya çalışarak. "Kiminle nasıl konuşacağıma sen mi karar vereceksin?"
Blaise bana doğru hafif bir bakış attı, ardından tekrar Draco’ya döndü. Adımını bir tık öne atarak beni tamamen arkasında bıraktı, Draco ile arama aşılmaz bir duvar gibi örüldü. "Kimseye karar verdiğim yok," dedi Blaise, sesini hiç yükseltmeden. "Ama bir Malfoy’un, sırf karşısındakinden daha zayıf notlar alıyor diye bir kıza fiziksel ve sözlü olarak bu kadar zavallıca saldırması Slytherin’in asaletine yakışmıyor. Eğer onunla bir derdin varsa derslerde geç, koridorlarda çelme takarak ya da ona çirkin diyerek değil."
Draco’nun yüzü öfkeden ve hazımsızlıktan bembeyaz kesildi. Blaise’in safkan ailesinin nüfuzunu ve binadaki ağırlığını bildiği için ona Crabbe ve Goyle ile bile saldıramazdı. Dişlerini sıktı, elindeki kitabı neredeyse parçalayacak gibi sıktı.
"Göreceğiz, Zabini," diye fısıldadı Draco, bakışlarını Blaise'in omzunun arkasından bana, o dolmuş yeşil gözlerime nefretle dikerek. "Ve sen de göreceksin, Cross. Arkana birilerini saklaman bu okulda bir fazlalık olduğun gerçeğini değiştirmeyecek."
Draco arkasını dönüp hızla erkekler yatakhanesine doğru giderken, Blaise bana doğru döndü. Yüzünde en ufak bir acıma ifadesi yoktu, sadece dostça bir ciddiyetle baktı. "İyi misin, Helga?" diye sordu.
"İyiyim, Blaise. Teşekkür ederim," dedim, sesimdeki o titremeyi gizleyemeyerek.
Blaise’in beni koruması içimi bir nebze olsun rahatlatmıştı ama asıl acı olan şuydu: Draco benden o kadar nefret ediyordu ve beni o kadar değersiz görüyordu ki, bir başkasının beni onun elinden alması bile o gri gözlerdeki buzu eritmeye yetmemişti. Ben ise hala, beni koruyan Blaise’e değil, arkasını dönüp giden o acımasız sarışına bakarken kalbimin sızlamasını durduramıyordum.