Arya, o sahipsiz, derme çatma binanın önünde motorunu yavaşlattığında motorun durmasını bile beklemeden üzerinden atladım. Onu terasta bulacağıma son derece emin olduğum için hiç oyalanmadan doğruca yukarı koştum. Arkamdan koşarak gelen Arya’nın adım seslerini işitebiliyordum. Kalbim sıkışıyor, nefesim daralıyordu. Ah, Ege… Öpüştüğümüz yerde canına kıymak istiyordu. Son nefesini vereceğini düşününce kalp atışlarımın ritmi bozuldu. Ayaklarım tutmuyordu. Basamakları çıkarken sendeledim ve neredeyse düşecek gibi olunca duvarlara tutunarak yukarı çıkmaya devam ettim. Sendelememe ve yavaşlamama rağmen Arya, hızıma yetişememişti.
Bir kat kaldığında, sesimi duyurabilmek için bağırdım.
“Ege!” Sesim beklediğimden de güçsüz çıkmıştı. Daha çok kendi kendime sayıklıyor gibiydim. Çatı katına geldiğimde terasın tam ortasında duran Ege’yi ve hemen çaprazında onu ikna etmek için yalvaran Cihan’ı gördüm. Ege’nin sırtı bana dönüktü. Nereden bulduğunu bile anlayamadığım silahı başına yaslamıştı. Eli biraz olsun titremiyordu, kararlıydı.
“Ege!” diyerek ikinci kez bağırdığımda bu kez bu sesleniş, çok daha güçlü çıkan bir çığlıktı. Ege, benim sesimle birlikte arkasını döndü. Tereddütle, biraz da olsa başı ve sertçe bastırdığı namlunun ucunun arasında ufak bir boşluk açtı. Karanlık olduğu için yüzünü uzaktan görebilmem pek mümkün değil. Koşarak kendimi çatıya bıraktım. Aramızda birkaç adım kaldığında endişeyle kendimi durdurdum. Üzerine atlayarak yanlış bir şey yapmasına sebep olmaktan korkuyordum. Kalbim yerinden çıkacaktı.
Gölge düşen yüzündeki hüznü, acıyı, pişmanlığı ve yitirilmişliği artık kolaylıkla seçebiliyordum.
“Yapma lütfen yapma!” dedim hızla ıslanan yanaklarımı elimin tersiyle silerek.
Cihan, pes etmiş gibi görünüyordu. Çabalarının boşa gittiğini ve yalnızca onu oyalayabildiğinin farkına varınca çaresizce kollarını iki yana açmıştı. Arya gelince korkuyla ona sımsıkı sarıldı. Cihan, geri çekilmedi. Onun sarılışından beslenerek o da kollarını Arya’ya doladı ve saçlarına bir öpücük kondurarak hem kendini hem de Arya’yı sakinleştirmeye çalıştı.
“Git, Vera… Benim için bir kez daha kendini yıpratma.” Dedi Ege, gözlerimin içine bakarak. Hala kendi acısından çok benim duygularımla ilgileniyordu. Hıçkırıklarımın arasından nefes almaya çalışarak iğneler saplanan karnımı tuttum ve ayakta kalmaya çalıştım.
“Beni bırakacak mısın Ege? Ben sensiz ne yapacağım?”
“Sen çok güçlü bir kadınsın. Kimseye ihtiyacın yok.” dediğinde o da ağlamaya başladı. Yanlış yoldan gittiğimi hissedince panik yaparak konuyu değiştirdim.
“Senin yapmadığını biliyorum. Arya her şeyi anlattı. Seni suçladığım için özür dilerim.” Sesim o kadar titriyordu ki doğru kelimeleri doğru tonda söyleyemediğim için kulağa etkili gelmediğini düşünerek kendime öfkelendim.
Ege kısa süreliğine silahı aşağıya doğru indirse de bırakmadı. Silahı tutan eliyle ıslanmış yanağını silerek hafifçe yana döndü.
“Onun ölümüne engel olamadım. Ben suçluyum.”
“Ege, sen sadece kurbandın. Korkunç bir oyunun kurbanı oldun. Sen katil değilsin, katil zihnine sahip olan bir manyak hiç değilsin.” dedim daha öncesinde onun için söylediğim kelimeleri geri almak isteyerek. Sen bir katilsin, Ege Köksal. Göğsüne vura vura söylediğim bu sert sözler için o kadar pişmandım ki… Keşke zamanı geri almanın bir yolu olsaydı.
“Sana yemin ederim, teslim olmak istedim. Kaybolduğum günü hatırlıyor musun? Benden haber alamadığın o birkaç günü? O gün sosyal medyanın gerçekleri yüzüme çarptı. Artık, yeter dedim. Kimseye yalan söyleme, kendine yalanlar söyleme. Cihan ile o kadar boğuştum ki… Eğer bana engel olmasaydı… Her şey bitecekti.”
Cihan’ın onun yüzündeki morluğa neden olmasını hatırladım. Ege’nin polise gidişine engel olabilmek adına yapmadıkları şey kalmamıştı. Önce Arya, ardından Cihan… Ege, kendi kendisiyle boğuşuyor ve vicdanına söz geçiremiyordu. Unutmaya çalıştığı, geçmişi gömmeye çalıştığı her anda karanlık sular tekrar yükseliyordu.
“Ege, sen suçlu değilsin. Bunu sana inandırmış ama sen suçlu değilsin! Kendine gel artık!” dedim onu durduramayacak gibi hissedip iyice öfkelenerek.
“Ben… Konuşmak istedim. Anlatmak. Psikolog dışında ‘normal’ birine yaşananları söylemek istedim. Bu yüzden kitap teklifini kabul ettim. Yine de korktum, Vera. Yaşananları açık açık anlatmaktan korktum. Her defasında biraz daha yanımda kalabilmen için sana rumuzları vermekten kaçtım. Günden güne sana daha çok bağlandım. Elbet gerçekleri öğreneceğini, gideceğini bilsem de anlattım. Seni sevmenin yanlış olduğunu, bizim için bir doğrunun olmadığını bile bile, bu günahı işlemek istedim.”
Ege, bir kez daha bana baktı. Tanıştığımız zamandan beri, zaman zaman bakışlarında gördüğüm o kırılganlığı bir kez daha hissettim. Yardıma ihtiyacı olan, elini uzatan bir çocuk gibi… Evet, daha öncesinde de böyle düşünmüştüm. Zamanında elini tutmadığım bu çocuk, artık katlanamıyordu. Uçurumdan düşmek üzereydi fakat artık yanındaydım. Tüm gerçekleri biliyor ve onu sarıp sarmalamak istiyordum. Bu yüzden bu kez hiç düşünmeden aramızdaki mesafeyi kapattım ve silahı tutan elini tuttum.
“Vera?” dedi kafası karışmış bir şekilde. Yanında olmama mı şaşırıyordu yoksa silahı tutuyor olmama mı? Yoksa ilk defa ona güvenip elinden tutuyor olmama mıydı bu şaşkınlığı? Nefesimi tuttum. Attığım bir adım, aldığım bir yanlış karar bile ölümle sonuçlanabilirdi. Gelecekte asla unutamayacağım bir pişmanlığa neden olmak istemiyordum.
Neyse ki doğru hamleyi yapmıştım. Gevşemiş parmaklarından yararlanarak soğuk, metalik bir his veren o iğrenç silahı hızla yere attım. Sonra, hiçbir şey düşünmeden korkuyla üzerine atladım ve kollarımı boynuna doladım. Ellerimi açık saçlarından geçirdim ve kokusunu içime çekerek telaşla yüzümü boynuna gömdüm. Gözyaşlarım o kadar hızlı akıyordu ki ensesi kısa sürede sırılsıklam oldu.
Onun da elleri belimi kavradı. Beni kendine çekti ve ince bedenimi vücuduna sıkıca bastırdı. Bu sıkı sarılışı çok şey ifade ediyordu. Gideceğimden, onu bırakacağımdan duyduğu endişeyle karışık sevinç ve rahatlama duygusu yaşıyordu. Duygularımız ortaktı. Onu kaybedeceğimden öyle korkmuştum ki ona engel olmamın verdiği rahatlama duygusu tamamen hıçkırıklara boğulmama neden olmuştu. Hafifçe başımı geriye atabildiğimde elleriyle hiç bırakmak istemezcesine yüzümü tuttu.
“Teşekkür ederim.” diye mırıldandı.
“Teşekkür ederim.” dedi bir kez daha sayıklayarak. Ona inandığım ve yanında olduğum için o kadar şaşkın ve minnettardı ki bu hali, yıllar önce çok küçükken iyileştirmek için çok çaba harcadığım ama iyileştiremediğim kanadı kırık bir serçeyi anımsattı. Bu kez değil, diye düşündüm. Bu kez başarılı olmuştum.
“Artık yanındayım. Ne olursa olsun yanındayım.” dedim ve önce yanaklarına, sonra dudaklarına hızlı öpücükler kondurdum. Birbirine doyamamış, nihayet bütünleşmiş âşıklar gibiydik. Az önce atlattığımız korkunç badireden sonra deliler gibi öpüştük. Ege, dudaklarımın üzerine dudaklarını öyle bir özlemle bastırdı ki birleşmemizin geçirdiğimiz kısa zamana tezatlık oluşturacak biçimde, ne kadar uzun ve zor olduğunu düşündüm. Onun yaptığı gibi ben de, ellerimle yüzünü tuttum. Bunu daha önce söylemediğimi hatırlayarak fısıldadım.
“Seni çok seviyorum.”
“Seni hak edecek ne yaptım ben?” dedi Ege, parmağını dudaklarımın üzerinde gezdirerek. Omuz silktim. Daha önemli bir soru vardı. Tüm bu zorlukların ve ağır bir hikâyenin üzerine nasıl böylesine sağlam, kimsenin yıkamayacağı bir sevgi örebilmiştik?
“Ben de seni çok seviyorum. Herkesten, her şeyden çok.” dediğinde gülümsedim. İşte bu, çok iyi hissettirmişti. Çiftlikte, kargaşanın ortasında söylediği itiraftan çok daha anlamlıydı. Cihan ve Arya aynı anda öksürünce, onların varlığını hatırlayıp birbirimizden ayrıldık.
Cihan, yerden silahı alıp kendi pantolonunun arkasına doğru sıkıştırınca Arya, sert bakışlarla ona baktı.
“Kimse kullanmayacak. Panik yok.” dedi Cihan açıklama yapmaya çalışarak. Ege, ona engel olmaya çalışan ve onun için endişelenen arkadaşlarını hatırlayarak hızla yanaklarını sildi ve yanlarına gitti. Kollarını ikisine doğru uzatıp sıkıca sarıldı. Arya başını Ege’nin sağ omzuna gömerken, Cihan da Ege’nin kolunu tutup sıktı. Gözlerinde ilk defa gördüğüm bir ışıkla ona bakıp gülümsedi.
“Bitti kardeşim. Artık birlikteyiz. Kimse bizi yıkamaz.” dedi hararetle konuşarak. Cihan, bu arkadaş grubunun en hassas olan üyesiydi. Yönlendirmeye açık, hatalarından pişmanlık duyan ve en kolay etkilenen kişiydi. Yine de içindeki çocuksu heyecan ve yine çocuklarda gördüğümüz o sonsuz sadakat duygusu ile her şeyin üstesinden gelebilirdi.
“Evet. Cihan doğru söylüyor. Biz yeter ki birlikte olalım. O zaman bak neleri atlatacağız.”
Ege hafifçe gülümsedi. Bir an onlara sırtını çevirip bana baktı. Onu rahatlatmak istercesine gülümsedim ve başımla onayladım.
Bir saate yakın o çatıda durduk. Zaman zaman Ege'nin gerçekten iyi olup olmadığını kontrol ettik. Elini hiç bırakmadan sıkıca tuttum. Arya, ortamdaki hüzünlü havayı dağıtabilmek adına eski güzel anılarını anlatıyordu. Gerçekten de bu anları dinlemek Ege'nin yüzünü daha çok güldürüyordu. En sonunda oluşan sessizlikten ve karamsar havadan sıkılan Ege'nin kendisiydi.
"Yeter ama! İyiyim ben. Yüzüme cenaze gibi bakmanıza rağmen iyiyim! Artık buradan gidebilir miyiz?" dediğinde üçümüz de güldük.
“Gidelim buradan. En azından birkaç saat kafamızı boşaltalım. Bildiğim harika bir yer var.” dedi Arya, hafifçe Cihan’ın kolunu tutarak. Ona karşı bir harekette bulunmakta tereddüt ediyor gibiydi. Nasıl olsa, buraya geldiğinden beri yakınlaştıkları anlar yalnızca panik havasının bulunduğu ortamlardı. Fakat Cihan ters bir tepkide bulunmadı. Gözü, Arya’nın koluna değen parmaklarına kaysa da yumuşak bakışlarını Arya’nın yüzüne değdirdi.
“Amerika’da değiliz. Farkındasın değil mi?” dediğinde Arya yapma bir kahkaha attı.
“Hah! Çok komik. Biz de Amerika’da doğmadık herhalde…” İkilinin atışmalarını keyifle izledim. Onlar çatı katından içeriye girip merdivenlere yöneldiğinde ben de Ege’nin kolunu tuttum ve parmak uçlarımda doğrularak yanağına minik bir öpücük daha kondurdum. İlginçti. Onu öpmeye, sarılmaya, sevmeye doyamamak çok ilginçti. Ege hareketim karşısında biraz afallayınca kaşlarını kaldırdı ve sevimli bir yüz ifadesiyle bana baktı.
“Buna alışmam biraz zaman alacak…” Güldüm. Elini tuttum ve onu içeriye doğru çekerek merdivenlere doğru çektim. Birkaç basamak inmiştik ki durdu. Hala yanında olup olmadığımı kontrol edercesine elini saçlarımın arasından geçirip iç çekti. Ensemi kavrayıp baş parmağıyla yanağımı okşarken inanamayarak başını sallıyordu. Hareketiyle birlikte iyice gevşeyerek gözlerimi kapattım ve gülümsedim.
“Nasıl olur?” dediğinde daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. Gözlerimi açıp ona baktım. Gerçekten de şaşkındı.
“Ne?” dedim neyi sorguladığını anlamaya çalışarak. Ege her zaman bu kadar karmaşık konuşmak zorunda mıydı? Kendi kendime güldüm. Hoş, bu halini bile seviyordum!
“Nasıl bu kadar şanslı olabilirim? Tam kaybettim demişken…” Gözleri dudaklarıma kaydığında içim titredi. Üzerime doğru eğilip dudaklarını tam dudaklarımın üzerine değdirmişti ki aşağıdan gelen sesle ikimiz de irkildik. Ege dudaklarımızın arasında bir milim boşluk bırakarak güldü.
“Gençler? Her şey yolunda mı?” diyerek bir kez daha seslenen Arya’nın sesiyle ayrıldık.
Ege başını sallayarak o çok sevdiğim gülüşüyle bir kez daha kulaklarımı doldurdu.
“Daha yolunda olamazdı.”
Bu kez elimi tutup beni yönlendiren o oldu. Hızlı hareketlerle basamakları indik ve onlara yetiştik. Yolun ortasında yamuk bir şekilde duran motoru başıyla işaret eden Cihan gülerek Arya’ya döndü.
“Bu kadar da acemi olunmaz!”
“Eğer en yakın arkadaşın tehlikedeyse olunur!” dedi Arya ve sızlanarak motoruna doğru yürüdü. Arya ile birlikte geldiğim için istemsizce motora doğru yürüyordum ki parmaklarımız neredeyse birbirinden ayrılıyorken Ege beni yavaşça kendine doğru çekince şaşkınlıkla ona baktım.
“Biz sizi takip ederiz. Araba hemen şurada.” Dedi Ege arkasını işaret ederek. Ege’nin benden asla ayrılmak istememesine gülerek elimle rüzgârda uçuşan saçlarımı düzelttim ve kızarmış yanaklarımı gizlemeye çalıştım.
Cihan kafası karışmış bir şekilde Arya ve bizim ortamızda kalınca gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Ben de sizinle gelebilir miyim?”
Ege direkt olarak başını olumsuz anlamda salladı ve Cihan’la alay edercesine Arya’ya göz kırptı. Arya sırıtarak Cihan’ın omzunu parmağıyla dürttü ve başıyla motorunu işaret etti.
“Acemi şoförünüzle bir şehir turu atmaya hazır mısınız Cihan Bey?” Cihan memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle arkasını döndü ve Arya’yı takip etti. Biz de tam tersi yönde, Ege’nin arabasına doğru ilerledik.
Ege başını biraz arkaya doğru çevirip Cihan’a baktı.
“Haydi yılanım! Haydi Yılan Cihan’ım…” diyerek onu motora binmesi için teşvik etti.
“Yazık oldu çocuğa… Niye üstüne gidiyorsunuz?” dedim ön koltuğa geçerken.
“Biraz Arya’nın değerini bilmesi gerekir de ondan.” Dedi Ege omuz silkerek.
“Neden lakabı yılan? Ona verdiğiniz yılan kolyesini hala takıyor.” Dedim az önceki seslenişini merak ederek.
Ege boğuk bir gülüş attı. Arabanın kapısını açtıktan sonra bekledi.
“Yılan gibi kıvrılırdı. Nerede girilmeyecek delik, dar bir yol varsa oraya Cihan’ı sokardık. Aynı zamanda yılan deyince insan kötü algılıyor. Oysa yılanlar, tarlalarda tarımda bulunan kemirgenleri yiyerek çok büyük fayda sağlar. Cihan da öyle işte… En yakınları dışında herkese karşı ölümcül bir soğukluğu vardır. Ama… Eğer gerçekten seviyorsa sevdiklerini sonuna kadar korur.”
Bu takma adın hikayesi hoşuma gitmişti. Daha fazla oyalanmadan yolcu koltuğunun kapısını açtım ve oturdum. O da sürücü koltuğuna geçtiğinde birkaç saniye bekledi ve elleriyle yüzünü kapatarak kendine gelmeye çalıştı. Daha yarım saat kadar önce ölmeyi düşünmüştü. Sonrasında bir anda her şey tersine dönmüştü. Koluna dokunarak bana bakmasını sağladım.
“İyi misin?”
Ellerini yüzünden çekti ve arabayı çalıştırırken gülümsedi.
“İyiyim. Sen yanımdasın ya…” Yüzümün cayır cayır yanması geçmeyince üzerimdeki ceketi çıkarmak için öne doğru eğildim.
“Şunu bir çıkarayım. Biraz sıcakladım.” Ege gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı ve başını usulca salladı.
“Bunun sıcaklamakla alakası olmadığını ne zaman anlayacaksın?” dediğinde susması için omzuna vurdum.
Ege, penceremin camını biraz aşağıya indirip başını salladı.
“Sıcaklaman biraz geçsin bakalım.” Resmen benimle uğraşmaktan keyif alıyordu. Yine de onu böyle mutlu görmek hoşuma gittiği için sesimi çıkarmadım. Ege, aracın hızını Arya’nın motorunun hızına göre ayarladığında hemen önümüzden ilerleyen ikiliye baktım. Cihan, ellerini Arya’nın kalçasına yerleştirmiş ve başını omzuna gömmüşken çok komik görünüyordu. Arya’nın kaskın altından uçuşan saçları yüzünü gıdıklıyor olmalıydı.
“Arya ile Cihan neden ayrıldılar?” dedim merakıma yenik düşerek. Ege gözünün ucuyla Arya ve Cihan’a baktı. Onları birlikte görmek hoşuna gitmiş olacaktı ki dudakları keyifle kıvrıldı.
“Sence ayrılmış gibi mi gözüküyorlar?”
“Eh, pek değil. Yine de ne demek istediğimi biliyorsun. Arya sonuçta Amerika’ya gitti.”
“Özlemişim.” Dediğinde anlamayarak kaşlarımı çattım.
“Neyi?”
“Sorularını.” Kısa bir an başını çevirip bana baktı. Sonra soruma yanıt vererek sohbetimizi devam ettirdi.
“Arya mezun olur olmaz özel bir hukuk bürosunda çalışmaya başlamıştı. Bir yandan çalışıyor, öte yandan Cihan’ın psikolojik tedavisinde yanında olmaya çalışıyordu. Cihan onu istemedi. Daha doğrusu Cihan hiçbirimizi yanında istemedi.”
“Neden?”
“Bilmiyorum. Bu günaha onu ortak ettiğimiz için bize kızgındı belki de… İlaç tedavisi bitene kadar, Cihan iyileşene kadar hiçbirimizle pek konuşmazdı. Yalnızca Rüya ile konuşuyordu. Sonra, Arya’nın ailesi Amerika’ya taşınacaktı. Aynı zamanda bir aile dostları Amerika’da Arya’ya çok güzel bir iş teklifi sunmuştu.”
“Ne yani? Öylece gitti mi?” dedim Arya’nın Cihan’ı ortada bırakmasına kırılarak. Ege Arya’nın motorunu sollayarak yanından ilerlediğinde Cihan’ın biraz daha rahatlamış yüzünü görebildim.
“Pek öyle olmadı. Arya gitmek istemedi. Ailesi Amerika hazırlığı yaparken o da ailesinin boşalttığı eve taşınmak için eşyalarını toparlıyordu. Sonra Cihan ona gitmesini söyledi. Onu yanında istemediğini net bir şekilde açıkladı. Doğrusunu itiraf etmek gerekirse, başka bir ülkede başka bir hayata başlaması ona iyi gelecekti. Ben de aksi için çaba harcamadım.”
“Ama Ege… Cihan, Arya’yı seviyordu değil mi? Neden gitmesini söyledi?” dedim bu ayrılığa bir kez daha üzülerek. Arya, kalmak için çabalarken, ikisi adına uğraş verirken Cihan’ın onu istememesi kulağa son derece saçma geliyordu.
“İnsan her zaman kalbinden geçeni söylemez değil mi Vera? Cihan, Arya’nın onun için yorulmasını ve fırsatları kaçırmasını istemiyordu. Hah! İşte geldik.”






