Ege, direksiyonu Arya’nın girdiği sokağa doğru kırdığında etrafıma bakındım.
Pek aşina olduğum bir yer değildi. Bu dar sokağa birçok küçük sandalye ve masalar atılmıştı. Masaların hemen üzerinde, tabelaların etrafına sarılmış sarı küçük aydınlatmalar vardı. Havanın soğukluğuna rağmen masaların bir hayli dolu olması beni şaşırttı. Masaların etrafına oturmuş arkadaş grupları neşeyle kahvelerini yudumluyor ve sohbet ediyordu. Bu görüntüyle birlikte içim sıcacık oldu. Sokakta park yeri bulamayacağını anlayan Ege, arabayı başka bir sokağa park etmek durumunda kaldı.
Arabadan indik ve Arya’nın motorunu bıraktığı o kalabalık sokağa gitmek için yürüdük. Ege’nin elimi saran eli, üşümüş parmaklarımı ısıtıyordu. Yanında sonsuz güveneceğin, seni çok seven birinin varlığını hissetmek inanılmaz bir duyguydu.
Ege, çocuksu bir heyecanla arada sırada başını çevirip bana bakıyor, gülümsüyor ve yoluna devam ediyordu.
Kafeteryanın önüne geldiğimizde Arya gülümseyerek boş buldukları masaların birinin önünde bizi bekliyordu. Yaklaştığımızı görünce yan yana duran iki sandalyeyi bizim için geri çekti. Ona teşekkür ederek oturduk.
Siparişlerimizi almak için gelen genç, neşeli garsona dört kahve siparişinde bulunduk. Ege, havanın soğuk olduğundan endişelenerek Arya ve benim için iki adet de şal rica etti. Kahvelerden sonra bordo renkli şalları da getiren garsona teşekkür ettik. Göründüğünden daha kalın olan şalı ceketimin üzerinden doladım. Gerçekten de kahve ve şal ikilisi daha da ısınmama neden olmuştu. Arya, fincanı dudaklarına keyifle götürdüğünde Ege ve bana bakarak gülümsedi.
“Ne gülüyorsun yine cadı?” dedi Ege gözlerini kısıp ona bakarak.
“Hayatımda gördüğüm en manyak, sorunlu ikili olabilirsiniz. Ama buna rağmen o kadar uyumlusunuz ki… Aman nazar değmesin!”
Arya’nın bu dediğine alınarak gözlerimi patlattım.
“Ben miyim manyak? Biz miyiz manyak?” dedim işaret parmağımı emin olmak adına Ege ve kendim arasında çevirerek.
“Yani… Ege’ye aşık olduğuna göre bunu sorgulamamalısın bence.” Dediğinde Ege, Arya’nın masanın üzerine yerleştirdiği elini hafifçe çimdikledi. Arya ciyaklayarak elini geri çektiğinde Cihan da refleks olarak, belki de korumacı bir tavırla Ege’nin eline vurup güldü. Ege, Cihan’a son derece ima dolu bakışlarla bakınca Cihan başını salladı.
“Benim dışımda kimse bu cadıyla uğraşamaz.” deyince Arya güldü. Göğsü heyecanla inip kalktı. Titrek bir nefes alıp toparlanmaya çalıştı. Cihan’ın her hareketi, her cümlesi içini hoş ediyordu.
“Siz de tutturdunuz cadı da cadı! Benden daha olgun bir insan bulamazsınız bir kere…” Kahvemden bir yudum daha aldıktan sonra omuz silktim.
“Arya haksız sayılmaz. Bizim ilişkimiz hiç normal değil ki… Biz normal çiftler gibi bir gün bile geçirmedik. Her günümüz bir dram, bir aksiyon…” Bu sözlerimden sonra Ege hafifçe yan dönerek bana baktı. İstediğim normalliği veremediği için biraz suçlu görünüyordu. Yine de arkalarda bir yerlerde umut kırıntıları dolanıyordu. Normal bir çift olacağımıza dair bir inanç… Eliyle yanağıma doğru düşen saçları kulak arkama itti ve yanağıma şefkatli, minik bir öpücük kondurdu.
Ege’nin masanın üzerinde yanıp sönen telefonu dikkatimizi çekti. Ege, sessizde unuttuğunu fark edince kendine öfkelenerek alnına vurdu. Menekşe’den tam 20 cevapsız çağrı vardı. Arya, Menekşe’den o kadar rahatsız oluyordu ki gözlerini devirdi. Ege, yine de Menekşe’yi arayıp onu bilgilendirmek istedi.
“Merak etme. İyiyim. Bir sorun yok. Sessizde kaldı dedim ya? Nerede miyim?” Ege kararsız kalarak oturduğumuz kafeteryanın tabelasını işaret ederek Arya’ya baktı. Davet etmeli miydi? Arya başını olumsuz anlamda salladıktan sonra kararı ona bıraktığını gösterircesine omuz silkti.
Ege, kafeteryanın ismini verip bizimle olduğunu ve isterse gelebileceğini söyledi. Yine de Menekşe, Arya’nın adını duyunca gelmekten vazgeçmiş olacaktı ki Ege’yi yarın uygun bir vakitte görmek istediğini söyleyip aramayı sonlandırdı.
Orada bir saate yakın oturup sohbet ettik. Yine de ellerim soğuktan donana kadar vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım. Artık üşüdüğümüz ve hasta olmaktan endişelendiğimiz için kalkmaya karar verdik. Cihan ve Ege ödemeyi yapmak için içeriye girdiğinde Arya ile ben baş başa kaldık. Arya, Cihan ve Ege’yi izlerken bir anda bana döndü ve konuşmaya başladı.
“O kadar mutluyum ki… Korkunç şeyler yaşanabilirdi Vera. Sen olmasaydın belki de her şey farklı olurdu.”
Destek vermek istercesine kolunu tuttum.
“Merak etme. Her şey daha da yoluna girecek.” Dediğimde Arya buna inanmak istercesine gözlerini kapatıp açtı ve gülümsedi. Yanımıza gelen Ege ve Cihan ile dikkatimiz dağıldı. Bir an ne yapacağımızı şaşırarak birbirimize baktık.
“Gidiyor muyuz?” dedi Arya.
“Ben eve geçeyim. Ege beni bırakır mısın?” dediğimde Ege ellerini ceplerine sokarak, biraz cüretkâr bir tavırla bana baktı.
“İstersen bana gel.” Ancak bu cümle dudaklarından o kadar temkinli çıkmıştı ki cüretkâr yüz ifadesi bir anda silinip çocuksu bir ifadeye dönüştü. Gülmemek için kendimi zor tutuyorken Cihan da Ege ile dalga geçercesine omzuna vurdu.
“Yani… Bir süre yalnız kalmasan daha iyi olur. Aklım sende kalmamış olur. Başka bir şey olacağından değil…” diye açıklama yapmaya giriştiğinde güldüm.
“Gelirim.” Dediğimde beni duymuyor gibiydi. Hızla cümlelerine devam ediyordu ki Arya onu durdurdu.
“Gelirim dedi ya, Ege!” Ege bir anda şaşkınlıkla durdu ve açıkta kalan ağzını kapatarak sırıttı. Cihan da belki de Ege’den aldığı cesaretle Arya’ya döndü.
“Biz de çiftliğe gidelim. Ege’nin dediği gibi, kimse yalnız kalmasın.”
“Hı hı…” dedi Ege az önce onunla dalga geçen Cihan’la alay ederek. Cihan onu susturmak istercesine bir kez daha omzuna vurdu. Arya ve Cihan’la vedalaşıp arka sokağa bıraktığımız arabaya doğru yürüdük. Ege, arabaya yaklaştığımızda hızla birkaç adım alıp önüme geçtiğinde yolcu kapısını benim için açıp eliyle işaret etti.
“Buyurun, Vera Hanım. Size eşlik etmekten onur duyarım.”
“Çok kibarsınız, Ege Bey. Siz yine de bu kadar ince olmayın. Yoksa bir bakmışsınız Vera Hanım sizin her şeyinizi sömürmüş!” dedim gülerek. Tam oturmak için öne atılmıştım ki bacağını önüme atarak karşıma geçti ve beni durdurdu. Elini yolcu kapısından çekmeden konuştu. Yine mesafesiz, bedenlerimiz birbirine değerken bulmuştuk birbirimizi…
“Konu siz olunca sömürülmeye de razıyım. İstediğiniz gibi alın kullanın. Her şeyimle sizin emrinize amadeyim.” Öyle güzel konuşuyordu ki kalbimin eridiğini hissediyordum. Hayır, daha doğru bir tabir vardı. Kalbimi çıkarıp ellerine teslim etmiş gibi hissediyordum. Ege, cümlesine devam etti.
“Siz yeter ki beni sevin, o bana yeter.” Elimle yüzünü tutup dudaklarına bir öpücük kondurdum.
“Seni seviyorum, Ege Köksal.”
“Seni seviyorum, Vera Toksöz.” Ayrılmış dudaklarımızı bir kez daha birleştirmek için öne eğilmişti ki aniden kulaklarımızı sağır edecek kadar yüksek çıkan bir gürültüyle başımızı açık duran kapıya doğru eğdik. Panik dolu gözlerle birbirimize bakarken hızla nefes alıp verdim. O da neydi? Kulağımın neredeyse dibinde hissettiğim bir hareketlenme eşliğinde gelen bu ses korkunun yeniden vücuduma yayılmasına neden olmuştu.
“Ege ne oldu? Neydi o ses?” diye panikle ona sarıldığımda korumacı bir iç güdüyle eliyle başımı örtmeye çalıştı. İşte… Bir kez daha o ses duyuldu. Silah. Bu ses bir silaha aitti. En azından filmlerden ve dizilerden gördüğüm, duyduğum kadarıyla birinin bize ateş ettiğini anlayabilirdim. Silah üçüncü kez sıkıldığında, bu kez bize siper görevi yapan arabanın kapısına denk gelen merminin, çıkardığı tık sesiyle çığlık attım. İyice Ege’ye sokulmuşken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ege, yavaş ve dikkatli bir şekilde kapının ucundan bakmaya çalıştığında korkuyla onu kendime çektim.
“Tamam. Yok bir şey, sakin ol. Buradan çıkacağız. Bize bir şey olmayacak.” Dediğinde bunların sadece beni sakinleştirmek için söylenen sözler olduğunu anlayabiliyordum. Ege’nin komutuyla beraber çömeldiğimiz yerden yavaşça arkaya doğru yürüdük. Ege, hızlı bir hareketle arka kapıyı açtı ve beni içeriye doğru ittirmeye çalıştı.
“Haydi, bin! Yere yat ve sakın başını kaldırma.” Bir ayağım dışarıda bir ayağım içeride kalmış bir şekilde ona bakarken ön yolcu kapısının camının patlamasıyla yerimden sıçradım. Adamlardan birinin bize yaklaştığını görünce bir kez daha çığlık attım. Silahı tutan eli doğrudan Ege’ye dönüktü.
“Ege!” dediğimde beni sertçe içeri ittirip kendisini arabanın arkasına bıraktı. Son anda vurulmaktan kurtulmuştu! Allah’ım diyerek titrek ellerimle gözlerimden akan yaşları sildim. Bizim mutlu ve güvende olmamız çok mu zordu? Bir saat öncesinde halimize şükrediyorken başımıza bunların gelmesi nedendi? Kısa bir duraklamanın ardından şikayet etmek yerine dua edebileceğimi düşündüm. Ege’nin vurulmadan arabaya binmesi ve buradan kaçabilmemiz için dua okuyarak mırıldandım. Sırtım soğuk ve pis zemine değerken başımı şoke olmuş bir şekilde sallıyordum.
“Ege?” dedim ondan bir ses duyabilme ümidiyle. Silah sesleri hala kesilmemişti. Sonra başka bir şey oldu. Bu ses, yine bir silah sesiydi. Fakat bu kez arabanın hemen dibinden, çok daha yakından geliyordu. Adamların yanımıza ulaştığını ve Ege’nin kanlar içerisinde yatan bedenini aklıma getirince çıldıracak gibi oldum. Hiç tereddüt etmeden yattığım yerden kalktım ve yolcu kapısını açarak dışarı çıkmaya yeltendim.
Arya’nın sesini duyunca kapıyı geri kapattım ve aracın arka camından onları görmeye çalıştım. Yere yansıyan iki hareketli gölgeyi görünce derin bir nefes aldım.
“Geldim, yetiştik.” Arya’nın güven veren sesini duymak her yanımı mutlulukla doldurdu. Tekrardan başımı eğdim. Neyse ki yanımızda şans eseri bir silah bulunduğu için bugün şanslıydık. Onları dinleyebilmek için iyice kulak kesildiğimde Ege’nin sesini işittim.
“Cihan nerede? Arya silahı bana ver!”
“Kullanabiliyorum, Ege!”
“Kullanabildiğini görüyorum ama lütfen şimdi dediğimi yap ve Vera’nın yanına git!”
“Cihan motorla dikkatlerini dağıtacak.”
“Ne?” Ege bu dediğine o kadar öfkelenmişti ki yükselen sesini rahatlıkta duyabiliyordum. Arya daha fazla öfkelenmesini dinlemek istemeyerek arka kapıyı açtı ve üzerime eğilerek yanıma geldi.
“İyi misin?” Başımı salladım. Silah seslerinin arasına karışan motor sesiyle Arya gülümseyerek elini havaya kaldırdı.
“İşte benim sevgilim.” Diyerek keyiflendiğinde hayretler içerisinde ona baktım. Her ne kadar korkuyor olsam da koltuğun ucundan kafamı hafifçe kaldırarak caddeye bakmaya çalıştım. Siyah mantolara bürünmüş, ellerinde silah olan üç adam caddenin ortasına hızla üzerlerine gelen motorla afallamıştı. Arya’nın motoruyla adamlardan birini düşüren Cihan motorla neredeyse drift atarak etrafı dumana kattı. Dikkatleri dağılmış adamlardan yararlanan Ege, hızla sürücü koltuğuna oturdu ve arabayı çalıştırdı. Geri vitese taktığı gibi aracı park halinden çıkaran Ege, direksiyonu öyle bir kırdı ki tekerleklerin sürtünmesiyle tiz bir ses çıktı. Ege’nin kaçtığını anlayan adamlar dikkatlerini motordan tekrar bize çevirip hızla bize doğru koşmaya başladı.
Ancak Ege, o kadar hızlı sürüyordu ki adamların bize yetişmesi pek mümkün değildi. Nihayet silah sesleri kesildiğinde Arya ile yerden kalktık ve koltuğa oturduk.
“İyi misiniz?” diyerek korkuyla arkasına doğru bağırdığında varlığımı hissettirebilmek için elimle omzuna dokundum.
“Cihan ile çiftlikte buluşacağız. Cihan silah kullanmayı bilmediği için planı bu şekilde yapabildik.” Dedi Arya hızla konuşarak. Ege başını salladı fakat pek dinleyebildiği söylenemezdi. Gözleri neredeyse yuvalarından çıkacak gibiydi. Hala aynalardan arkamızda adamların olup olmadığını kontrol ediyordu.
“Kim bunlar? Kimin adamları bunlar?” diyerek sayıklandığında Arya başını salladı.
“Belli ki karanlık işlerde olan bir gücün piyonları.”
Arya’nın bu cümlesiyle birlikte durdum. Elim acıyla sızlayan kalbime gitti ve gözlerimin önüne bir görüntü geldi. Gülünce kısılan, buz mavisi gözler ve kendinden son derece emin, tehditkâr bir adamın görüntüsü. Asil Acar. Zihnimdeki sesler birbirine girdi ve kulaklarımda yankı yapacak kadar çok kez tekrarlandı.
“Eğer soyadın Acar ise nerede olursan ol, imkânlar seni bulur.” “Artık tehlikeli bir yola girdin. Asil Acar’ın yanındaysan yanındasındır. Sakın yanlış bir harekette bulunma. Sen zarar görürsün.”
Benden bir itiraf ve dostluk bekleyen Asil. Verdiğim sözü tutmadığım bu tehlikeli adam, ona karşı olan ihanetimin bedelini ödetiyordu. Her şey onun bir oyunuydu.
“Ege, onlar Asil’in adamlarıydı.” Dedim bir anda ağzımdan çıkan sözlerle. Ege, bakışlarını aynadan benimle buluşturdu. Soru sorarcasına bakıyordu.
“Anlaşmamızı bozdum. Her şeyi anlatacağım. Önce çiftliğe gidelim.” Dedim onu yolundan şaşırtmak istemeyerek. Çiftliğe gidene kadar üçümüz de yaşadığımız olayın şokuyla koltuğumuza sindik ve asla konuşmadık. Bense, ne yapacağımızı düşünerek zihnimdeki sesleri susturamıyordum.







