Esen soğuk rüzgâr, şişme montumun içerisinden sızıp içime işlerken mezar taşının önünde, kollarımı göğsümde kavuşturarak durdum. Mezar taşının üzerindeki ismi bir kez daha okuyunca yüreğim burkuldu. Narin Durukan. 23 yaşında toprağın altına gömülen gencecik kız. Ölümü kader miydi sahiden? O yemeğe gitmek için özenle hazırlanırken hissetmiş miydi mesela? Öleceğini bilseydi… Menekşe’ye yine de o uçuş biletini hazırlar ve o kışkırtıcı konuşmayı yapar mıydı?
“Merak etme…” dedim elimle toprağa dokunarak.
“Senin adaletin yarım kalmayacak.”
Sonra, mezarlığa gelmeden önce aldığım çiçeği saksısından çıkarıp toprağa diktim. Sulamak için bekleyen küçük çocuğa elimle işaret yaptım ve karşılığında bir miktar para vererek Narin’in toprağının ıslatılmasını sağladım. Şöyle bir etrafıma bakındığımda akşam karanlığının çöktüğü bu mezarlığın normal şartlarda gözüme ürpertici gelmesi gerekirken ne kadar huzur dolu gözüktüğünü düşündüm. Kargaşa, ihanetler ve sırlar o kadar fazla gelmişti ki, ölülerin yanında, sessizliğin hâkim olduğu bu yerde soluk alabildiğimi hissetmeye başlamıştım.
Çocuk, toprağı suladıktan hemen sonra tam yoluna gidiyordu ki duraksadı ve geri döndü. İlginç bir şey yaşanmış gibi şaşkın bakışlarla bana baktı. Utana sıkıla kollarını ovuşturduğunu görünce ben de ona baktım.
“Abla sen kimsin?” dediğinde ben de şaşırdım.
“Neden soruyorsun?” dediğimde gülümsedi.
“Buraya uzun zamandır pek kimse gelmiyor. Yani Narin Durukan’ın mezarına… Ailesi dışında sadece Ege abi gelirdi. Biraz şaşırdım.”
Kaşlarımı çattım. Bu, canımı daha çok acıtmıştı. Ege, çektiği vicdan azabından sonra demek sık sık Narin’i ziyaret ediyordu. Yaptığı şeyi aklayacakmış gibi bunu kendine görev bilmişti. Birkaç adım atıp çocuğun omzunu sıvazladım. Hareketim karşısında iyice utanarak sırıttı.
“Sadece ona bir mesaj iletmeye geldim. Orada rahat yatması için…” dedim mezarını işaret ederek. Gözümden akan bir damla yaşı elimin tersiyle sildim. Daha fazla oyalanmak istemeyerek ana yolda beni bekleyen taksiye doğru yürüdüm. Taner, soğuktan korunmaya çalışarak ellerini ısıtmak istercesine hızla birbirine sürtüyordu. Geldiğimi görünce hızla yanıma koştu. Açtığım yolcu kapısını sertçe kapattığında ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışarak tek kaşımı kaldırdım ve sorgularcasına ona baktım.
“Ne yapıyorsun Taner? Her şeyi konuştuk, kararımı verdim. Lütfen daha fazla ısrar etme.” dedim yorgun bir ses tonuyla.
Dün akşamdan sonra, Taner daha fazla üzülmeme ve yıpranmama izin vermeyerek beni evine götürmüştü. Yaklaşık iki saat boyunca bana verdiği battaniyeye sarılıp hıçkırarak ağladım ve onun saçlarımı okşamasına izin verdim. En sonunda başımın ağrıdığını hissedince bir ağrı kesici içtim. Gerçekten de ilaç iyi gelmişti, bu sayede birkaç saat uykuya daldım. Uyandığım gibi doğruca sıcak bir duş aldım. Sıcak duşun da etkisiyle vücudum iyice gevşemiş ve rahatlamıştı. Akşam vakti, Taner bana en sevdiğim yemekleri hazırladı. Hazırladığı sosu, çatalımın ucuyla dilime götürdüğümde aldığım köri tadıyla tekrardan ağlamaya başladım.
Taner ne olduğuna anlam veremeyerek telaşla bana su uzattığında bardağı titreyen ellerimle tuttum. Sosun tadı bana Ege ile birlikte hazırladığımız o yemeği hatırlatmıştı. Ege’nin hayatımın en ufak noktasında dahi izi olduğunu fark edince onu unutmanın düşündüğüm kadar kolay olmadığını anladım.
“Kaydı yarın vereceğim. Bitti artık.” dedim su bardağını masaya bırakıp aniden ciddileştiğimde. Taner kaşlarını çatarak bana baktı. Bu dediğimden hoşlanmamış gibiydi.
“Emin misin? Tibet’e mi vereceksin?” dedi asıl planımı öğrenmeye çalışarak. Başımı usulca salladım.
“Önce doğrudan emniyete gitmeyi düşündüm. Fakat o Asil’in avukatı ve soruşturma yeniden başlatıldığına göre mahkeme süreci yakındır. Doğrudan savunacak delillere sahip olmuş olur. Böylece onu en iyi o savunur.”
Taner, elinde tuttuğu çatal ve bıçağı bıraktı ve düşünceli gözlerle bana baktı. Aramızda geçen sessiz bakışmaya katlanamayarak ve ne düşündüğünün bilincinde olarak sıkıntı dolu bir nefes verdim.
“Ne düşündüğünü biliyorum ama sakın bana onu savunma, Taner.”
“Bilmiyorum, Vera. Sence de Ege katil olamayacak kadar masum görünmüyor mu?” Omuz silktim.
“Belki de kendimizi buna inandırdık. Zaten gerçek katiller, her zaman sıradan görünen masum insanlar çıkmaz mı? Kendisi itiraf etti, Taner. İsteyerek veya zorla… Narin’i öldürdü.”
Şimdi ise, Taner elini taksinin kapısına sertçe yaslamışken gözlerinde birkaç umut kırıntısı dolanıyordu. Benim sorgulamamla birlikte hafifçe tebessüm etti.
“Biliyorum. Yine de kaydı teslim etmeden önce seninle konuşmak isteyen biri var.” Başıyla hemen arkamı işaret ettiğinde korkuyla nefesimi tuttum. Hayır, Ege’yi getirmiş olamazdı. Titreşen göz kapaklarımı sabit tutmaya çalışarak yüzüne bakmayı sürdürdüm. Endişemin kaynağını anlayınca hayır anlamında başını salladı.
“Vera?” Aldığım kadın sesiyle rahatladım. Arkamı döndüğümde Arya ile karşılaştım. Uzun bedenine çok yakışan siyah, kaşe bir kaban giymişti. Yüksek bel, deri pantolonunu süsleyen iri tokalı kemer, üzerindeki en şık parçaydı. Ege’nin anlattıklarını aklıma getirdim. Belki de ilk defa Arya’ya Bilge gözüyle baktım. Sadeliği, zarafeti ve zekâsıyla parlayan bir kadındı. En başından onun Bilge olduğunu anlamalıydım.
“Konuşabilir miyiz? Lütfen.” dedi kibarca eliyle arkasındaki motoru işaret ederek.
“Ne söyleyeceksen burada konuşabiliriz.” dedim omuz silkerek. Ege’yi, arkadaşını bana karşı savunmaya geldiğini biliyordum. Daha fazla onunla ilgili bir savunma dinleyecek halim yoktu. Ben de ona inanmak istemiştim ama olmamıştı. Ona karşı içimde küçücük bir inanç bile bırakmamış, her şeyi paramparça etmişti.
“Burada mı? Mezarlıkta mı?” dedi eliyle etrafı göstererek. Eh, en azından ölülere saygı göstermeliydik. Bu konuda haklıydı. Benim bir şey dememe fırsat kalmadan Taner aramıza girdi.
“İstediğin zaman ben bir taksiye atlar seni almaya gelirim. İşiniz bitince ararsın.” Taner apar topar yanağıma bir öpücük kondurup taksiye binerek kelimenin tam anlamıyla yanımdan kaçtı. İçimden ah, Taner diyerek sızlandım. Bu durum Arya’nın hoşuna gitmiş olacaktı ki gözleri parlayarak ellerini çırptı. Son derece havalı görünen siyah, motorcu eldivenlerini eline geçirdikten hemen sonra bana bir kask uzattı. Onun bu kendine güvenen ve özgür haline özenerek onu inceledim. Uzattığı kaskı elimde evirip çevirip çözmeye çalıştım. Nasıl takacağımı bile bilmiyordum…
Nihayet Arya kendi kaskını taktıktan sonra bana baktı ve göz göze gelince ikimiz de güldük.
“Ben senin gibi değilim ki… Nasıl takıyorum bunu?” dedim kaskı sahibine uzatarak. Benim için yardımcı olarak kaskın duruşunu düzeltti ve başıma geçirdi. Ben arkasına oturunca motoru çalıştırmadan önce gülümseyerek arkasına döndü.
“Merak etme. Ben sana nasıl kullanıldığını öğretirim.”
“Sahiden mi?” dediğimde sesimin nasıl hevesli çıktığına ben bile şaşırdım. Motorlara karşı özellikle bir ilgim yoktu fakat nedense bu ihtimal beni heyecanlandırmıştı.
“Yok, öylesine söyledim.” Bu dediğine güldüm. Konuşma tarzının Ege ile benzediğini düşünmeye başladığımda aklımın iyice gittiğine emin oldum. Başımı sallayarak düşüncelerimden uzaklaşmaya çalıştım. Arya, ona tutunmamda sakınca olmadığını söyleyince fazla sıkmadan beline tutundum.
Arya, kalabalık caddelerin arasında ustaca kullandığı motoruyla bize adeta kısa bir şehir turu sunmuştu. Yalnız, motorun üzerindeyken rüzgâr o kadar sert esiyordu ki serseme dönmüştüm. Yine de etrafın gözlerimin önünden kayıp gitmesi, soğuk havanın kaskın arasından yüzüme hücum etmesi hoşuma gitmişti. Bu şey, resmen zihin boşaltıcı görevi görüyordu!
Nereye gittiğimizin farkında bile değildim ki Arya gürültüyle motoru durdurduğunda aptala dönmüş gibiydim. Bu kez kaskı, kendi kendime çıkardım. Başardığımı görünce Arya kocaman gülümsedi. Motoru park ettiği yerden etrafıma bakındım.
“Nereye geldik böyle?” Arya arkamdan omzumu dürttü ve arkasını işaret etti.
“Ters yöne bakıyorsunuz hanımefendi.” Arya’nın gösterdiği binaya baktığımda neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Sarı binanın hemen üzerinde yazan yazıyı okudum. Sarıkule Anadolu Lisesi. Sarıkule Anadolu Lisesi’ni elbette daha önce de görmüş, çok kez önünden geçmiştim. Fakat bu yıllar önceydi. Şimdi bu binaya ve bahçesine bakmak beni bambaşka yerlere sürüklüyordu. Kendi lisemi gördüğümde bile böyle hissetmemiştim. Tüylerim ürperdi. Arya da benimle birlikte ellerini kabanının ceplerine sokarak binaya baktı ve neredeyse iç çekti.
“İşte her şeyin başladığı yerdeyiz.”
Arya, bir şey dememe bile fırsat tanımadan okulun bahçesine doğru yürüyünce ben de peşine takıldım. Bir güvenlik görevlisinin olup olmadığına baktım fakat bugün hafta sonuydu ve okul kapalıydı. Demir kapının açık olduğunu görünce doğrudan bahçeye giren Arya’ya yetiştim.
“Neden buraya geldik?”
“Sana hikâyenin sonunu anlatacak en güzel yerin burası olduğunu düşündüm.”
“Anlatacak bir hikâye kaldı mı Arya? Ege bana çoktan sonu anlattı. Sanırım sana söylememiş.” dedim acı dolu gözlerimi binadan uzaklaştıramayarak. Arya bir bankın üzerine oturdu. Ben de hemen yanına oturdum. Oturduğumuz bu banktan doğruca binanın girişini görebiliyorduk. Bu bankların üzerinde oturan, bu bahçenin etrafında dolanan Narin’i görebiliyordum. Tabi ki diğerlerini de hayal etmem çok kolaydı… Binanın hemen köşesinden Narin ve Cihan’ı izleyen yakın arkadaşları… Şimdi her şey çok daha somutlaşmıştı.
“Sana ne kadarını anlattı?” dedi Arya kollarını birleştirip başını yana eğerek bana baktığında.
“Kadehi elinde tutanın kendisi olduğunu söyledi. Narin’in acıyla son gülümsemesini ona sunduğunu söyledi…” Arya başını salladı. Sanki bu diyalogumuz son derece sıradan, normal bir konuşmaydı.
“Her şeyi dinlememişsin ki Vera… Anlaşılan onun katil olduğunu düşünüyorsun.” dediğinde nefesimi tuttum. Kalp atışlarım hızlandığında tüm dikkatimi ona ve söyleyeceklerine verdim. Hala bir ihtimal peşindeydim.
“Yani onu başkası mı öldürdü?” Arya derin bir şekilde iç çekti ve başını olumsuz anlamda salladı. Elini saçlarından geçirip dudağını ısırdı.
“Evet, kadehi elinde tutan Ege idi ama Narin kendi kendini öldürdü.”
“Nasıl yani?” dedim ve devamını anlatması adına neredeyse ona yalvararak kolunu tuttum. Bir kez daha kalbimin kırılmasını istemiyordum. Bu da bir oyun olabilir miydi? Ege, ikinci kez kalbimi kırar mıydı? Arya bana döndüğünde neredeyse ağlayan gözlerle suratıma bakıyordu.
“Kadehi kendine çekti, Vera. Ege, bunu yapmaya cesaret edemediği için ellerini çekti ve kadehi kendine sapladı.”
Ağlamaya başladığında burnunu çekti. Ağzım şaşkınlıktan açık kaldı. Arya toparlanmaya çalışarak yanaklarını sildiğinde aniden yere çöktüm ve dizlerinin önünde durarak onun bana bakmasını sağladım.
“Anlat. Yalvarırım anlat. Bu doğru mu? Emin misiniz?”
Eğer bu doğruysa, her şey değişirdi. Ege, Narin’in katili değildi. Onu tehdit altındayken dahi öldürmemişti. Yapmamıştı. Narin, kendi sonunu kendi getirmişti. Ortada hiçbir suçlu yoktu. Arya başını hızla ileri geri salladı. Ellerimi tutarak inançla sıktı.
“Sana yemin ederim, Vera. Hepimiz Narin’in bunu yaptığını gördük.”
Arya’dan o akşam yemeğinin devamını anlatmasını istedim. Eksik kalan, bilmediğim ne varsa anlattı.
Narin, kadehi kendine çektiğinde zaman durmuştu. Gözleri ardına kadar açıldı. Çektiği acıdan mı yoksa tüm bunların hislerinden mi bilinmez fakat gözünden bir damla yaş aktı. Karnından akan kanların yanında bu sadece küçük bir damla gözyaşıydı. Ege, Narin’in yaptığı şey karşısında şok yaşarken bir anda panikle Narin’in karnına saplanan kadehi kendine doğru çekti.
“Ege, dur!” dedi Arya kadehi çekmemesi için bağırarak. Fakat çok geçti. Bu hareket, Narin’in dışarıya doğru akan kanını daha çok hızlandırmıştı. Narin yere düştüğünde Ege onu tuttu. Kafası neredeyse yere çarpıyordu ki Ege onu kucağına doğru çekti.
Narin’in ıslak gözleri kırpışıyorken çığlık attı.
“Hayır, benimle kal. Neden yaptın bunu? Bir şey olmayacak.” Ağzından çıkan kelimeler bunlardı. Narin, Ege’nin elini tuttu.
“Özür dilerim. Sana ihanet ettim.” Dedi güçlükle konuşurken.
“Sakın, böyle konuşma.” Dedi Ege, elleriyle Narin’in yüzünü tutup onu ayakta tutmaya çalışarak. Tam o sırada Arya, kendinden geçmiş olan Cihan’a seslendi.
“Cihan, ambulansı ara!” Cihan öylece bakıyordu. Yerde, Ege’nin kucağında yatan Narin’in kalbine yakın bir bölgeden akan kanlar yüzünden suratı bembeyaz kesilmişti. Ayakları sanki yere çakılmıştı.
“Cihan!” diye bir kez daha seslendi Arya. Cihan’ın kendinde olmadığını fark ettiği an yere çöktü. Elbisesinin kumaşını hızla yırttı ve Narin’in göğsüne doğru bastırdı.
Ege, “Bir şey olmayacak değil mi Arya? Lütfen yardım et.” diyerek hıçkırıklarının arasından konuşmaya çalıştı. Sanki o an tek umudu hiçbir tıp bilgisi olmayan Arya idi. Her yardıma açıktı. Arya hala sandalyenin kenarında asılı olan çantasına uzanmaya çalıştı. Telefonunu alıp eğer ambulansı arayabilseydi her şey daha iyi olabilirdi.
“Söz. Doktorlar gelecek ve her şey yoluna girecek. Korkma, sen bir şey yapmadın.” dedi Arya çantasını almak için nihayet ayağa kalktığında. Fakat ondan önce çantasına uzanan bir el, ona engel oldu. Başını kaldırdığında Oğuz’un yüzüyle karşılaştırdı. Arya, onu öldürmek istedi. Belki de ilk defa bir insana zarar vermek isteyecek kadar gözü döndü. Hayvani bir duyguyla sinirden köpürdü.
“Seni öldürürüm, Oğuz. Çantamı ver!” diye bağırdı.
Onu durdurdum.
“Oğuz?” dedim soru sorarcasına bakarak. Arya tüm hikâyeyi gerçek kimliklerle, rumuzlara gerek kalmadan anlattığı için çok memnundum. Oysa bu rumuzlara ne kadar çok alışmıştım. Anıl ile Ege’yi eşleştirdiğim zamanları düşündüm. Narin ile eşleştirilmiş olmasına o kadar odaklanmıştım ki grubun neşesi, her zaman yatıştırıcı tarafı olan Giray’ın Ege olabileceğine hiç odaklanamamıştım.
“Ah, unutmuşum. Sıra arkadaşının adı neydi?” dedi Arya, düşüncelere dalarak.
“Ender mi?” Bir anda gözleri açıldı ve başıyla onayladı.
“Ender.”
“Yetişirler mi sanıyorsun? Ne olacak? Gelecekler ve arkadaşını tutuklayacaklar. Bunu mu istiyorsunuz?”
Arya ve Oğuz arasındaki mücadeleyi gören Menekşe, hızla masanın üzerinde duran telefonunu eline aradı ve acil numarayı tuşladı.
“Ben arıyorum.” Dedi Arya’yı rahatlatmak isteyerek. Haber vermesi aptalcaydı. Bunun sonrasında farkına vardı. Telefon tam çalıyordu ki Oğuz, Menekşe’nin kulağına götürdüğü telefonu eline aldı ve restoranın bir ucuna fırlattı.
“Allah kahretsin!” dedi Menekşe telefona koşarak. Telefonu paramparça olmuştu. Cihan, bir anda kendine gelerek telefonunu çıkardı. Ender, herkese hemen, her an yetişmeye çalışıyordu. Ambulansı aramalarını engellemek için elinden ne geliyorsa yaptı. Cihan’ın üzerine öyle bir atladı ki ikisi de aynı anda yere kapaklandı. Cihan, Menekşe’ye göre çok daha güçlüydü. Elindeki telefonu almasına izin vermedi. Bir süre yerde boğuştular. Cihan 112’yi güçlükle tuşlamıştı ki Oğuz, eliyle koluna vurdu. Telefon, ikisinin arasından yerde kayıp gitti.
“Arya! Gözleri… Gözleri kapandı. Arya!” Ege’nin çığlıklarıyla birlikte Arya arkasını döndü. Narin’in gözleri sahiden de kapanmıştı. Elleri… Bembeyazdı. Kolları gücünü kaybetmiş bir şekilde Ege’nin kucağının üzerinden sarkıyordu. Arya, kalbinin çok hızlı attığını hissetti. Başı dönüyordu, her an bayılabilirdi. Yine de güçlü olmaya çalışarak Ege’nin yanında diz çöktü. Narin’in boynuna doğru iki parmağını bastırdı ve kalp atışlarını duymayı dilerek gözlerini kapattı. Cılız bir ritim duymaya bile razıydı. Duymuyordu. Parmaklarının altında hiçbir kıpırtı yoktu. Ege’nin endişeli ve çaresiz gözleriyle karşılaştığında bakışlarını kaçırarak başını bir de kanlar içerisindeki göğsüne yasladı ve bir de bu şekilde dinlemeye çalıştı. Başını kaldırdığında, ümitle bakan Ege’ye başını olumsuz anlamda salladı ve başından beri tuttuğu gözyaşlarını daha fazla tutamayarak o da Ege’nin ağlayışına eşlik ederek ona sımsıkı sarıldı.
Cihan’ın telefonunun ekranı yerde açık bir şekilde parlıyordu. Hattın ucundaki kişi seslense de artık çok geçti. Cihan yerdeki telefonuna uzandı ve aramayı sonlandırdı.
“O? Arya… O?” dedi konuşmakta zorlanarak. Arya, bu acı haberi vermek kendisine kaldığı için nefret ediyordu. Kendisi de inanamıyordu. Duyamamış olacağından korktuğunda şüphe duygusu içine girdi. Tekrar tekrar nabzını dinlemeye çalıştı. Yanılmamıştı. Narin artık aralarında değildi. Çok uzaklara gitmişti.
Oğuz dışında herkes yere kapanmıştı. Ege, başını Narin’e yaslamış bir şekilde ağlıyordu. Menekşe, kırılmış cep telefonunun hemen yanında yere çökmüştü. Dizlerini kendisine çekmiş ve tüm bu olanların onun yüzünden olduğunu düşünerek sessizce ağlıyordu. Cihan da dizlerinin üzerine, yere çökmüştü. Her an bayılacak gibiydi. Oğuz ise ayaktaydı. O an dahi, aklından planlar geçiyordu. Alkolün etkisindeki beyni, kendisine gelmiş miydi? Bunu kimse bilmiyordu. Yine de o zehirli aklında hiç var olmaması gereken düşünceler dolanıyordu.
“Ne yaptınız? Orada, Narin’in cansız bedeni yerde yatıyorken…”
Arya titredi. Havanın soğukluğu mu yoksa o akşam yaşananlarını düşünmek mi onu titretmişti anlayamadım. Anlatmaya çekiniyor gibiydi. Onu daha önce bir hukukçu olarak adaletsiz olmasıyla suçlamıştım. Haksız sayılmazdım. Tüm bu yaşananların saklanması, Asil Acar’ın suçsuz yere hapis yatıyor oluşu büyük bir suçtu. Belki de bu yüzden, Arya yüzüme bakamayarak başını çevirdi. Elini bir kez daha tuttum.
“Devam edebilirsin, Arya. Olanlar oldu. Benim sizi yargılamam bir şeyi değiştirmeyecek.” Arya cesaretini toplayıp anlatmaya devam etti.
Oğuz herkesin kendisine bakmasını sağlayacak bir şey söyledi.
“Bu olanlar aramızda kalmalı.”
Ege, Narin’in göğsüne doğru gömdüğü başını kaldırdı ve Oğuz’a öyle kin dolu gözlerle baktı ki Arya, Cihan ve Menekşe onun o gece, oradan iki ceset çıkaracağını düşündü. Ege ayağa kalktı ve Oğuz’un üzerine fırladı. Onu yakasından tuttuğu gibi resmen duvara fırlattı. Sırtı duvara çarpan Oğuz, acıyla inledi. Ege, ellerini Oğuz’un boğazına yapıştırdığında bütün gücünü onun nefesini kesmeye harcadı. Oğuz’un yüzünün rengi değiştiğinde ve gözleri kaydığında Menekşe, Ege’nin kolunu çekiştirerek onu durdurmaya çalıştı.
“Ege, yapma!” derken ağlıyordu. Ege, bir an olsun duraksamadı ve Menekşe’nin yüzüne dahi bakmadı. Mantıklı düşünemiyordu. Sadece içgüdülerini dinliyordu. İçindeki ses, ona Oğuz’u öldürmesini söylüyordu.
Arya, Menekşe’ye Ege’nin kollarını çekmesine yardım etti. Zor da olsa onu ayırabildiler. Ege’yi katil olmaktan kurtarmaya çalışıyorlardı. Kendine gelmeye çalışan Oğuz eliyle boğazını tutup öksürdü. Nefes alabildiğinde kısık çıkan sesiyle konuşmaya çalıştı.
“Bilmem farkında mısın ama… O kadehin üzerinde senin de parmak izin var. Sen, cinayeti işledin. Biz de bu suça ortak olduk. Hepimiz suçluyuz.”
“O haklı.” Dedi Menekşe korkarak da olsa düşüncesini söyleyerek. Arya o kadar öfkelendi ki ateş püskürerek Menekşe’ye döndü.
“Haklı falan değil! Biz suçlu değiliz! Her şeyin sorumlusu Oğuz’du. Kadehin üzerinde senin de parmak izin olduğu için böyle söylüyorsun.”
“İstediğini söyle, Arya. Ne anlatırsan anlat, kadehin üzerinde üç kişinin parmak izi var. Benim, Menekşe’nin ve Ege’nin. Arkadaşını işin içinden kimse kurtaramaz. Ayrıca siz de buradaydınız ve bu cinayetin işlenmesine göz yumdunuz.”
“Öldüreceğim seni… Sonrasında itiraf edeceğim. Yalnızca ben hapse gireceğim. Ama sen cehenneme gideceksin.” Dedi Ege. Arya onu tutmakta zorlansa da elleriyle ileri atılmak isteyen vücudunu tuttu. Gözü hemen arkada, yerde oturan Cihan’a kaydı. Burada değil gibiydi. Gözleri tam Narin’in bedenine doğru kilitlenmişti.
“Ya da bu işten kimse zarar görmeden sıyrılacağız. Suçu bu cinayeti işlemeye çok meyilli birine atar ve bu sırrı saklamayı başarabilirsek kimse zarar görmeyecek.”
“Asil Acar’a o mesajı attınız. Narin’in telefonundan…” dedim daha çok kendi kendime mırıldanarak. Arya ağlıyordu.
“Yaptıklarımızın hata olduğunu biliyordum ama karşı koyamadım. Sana yemin ederim ki kendimi biraz olsun düşünmedim. Ege’nin parmak izi kadehte olduğu için bizden çok daha ağır ceza alırdı. Onu kurtarmak istedim. Bilmiyorum, o an mantıklı düşünemedim.”
“Her zaman mantığını dinleyeceksin diye bir şey yok, Arya. Hata yapmışsın, etkilenmişsin. Bütün suçu kendine yükleme. Ya diğerleri? Onlar nasıl ikna oldu?”
“Cihan zaten kendinde değildi. Ona ne yapacağımızı anlattığımda yalnızca ürkek bir şekilde başını salladı. Menekşe dünden razıydı. Zaten bu planı gerçekleştirmeseydik onun Oğuz’un yanında yer alacağını ve Ege’yi hapse göndereceğini düşünüyordum. Gözlerinde bunu görebiliyordum, Vera. Bu yüzden onunla bir daha görüşmedim.”
Demek bu yüzden araları kötüydü. Arya, olanlardan Menekşe’yi suçluyordu ve ona güvenmiyordu. Ege ise Menekşe’ye tavırlı değildi ve onunla arkadaşlığını sürdürmüştü. Ege, gerçekten suçlu olmayan kimseye kin beslemezdi. Onun yumuşak kalbinde herkese karşı af ve sevgi vardı. Bir anda tekrardan ona karşı düşüncelerimin başladığımız yere döndüğünü fark edince içimde bir şeylerin kıpırdandığını hissettim. Onu çok kırmış olmalıydım. Gerçekten katil olduğunu düşünerek, onu dinlemeyerek ve kaçıp giderek onu kırmıştım. En önemlisi ise… Aşkına, sadakatine ve dürüstlüğüne güvenmemiştim. Aramızdaki duyguları sarsan en önemli konu buydu. Kendimi nasıl affettirecektim? Umarım beni affederdi.
“Ege ise… İkna edilmesi gereken en zor kişi oydu. Ona o kadar çok dil döktüm ki… En sonunda ona kardeşini hatırlattım. Hapse girerse onun yalnız kalacağını hatırlattım.”
Aklıma gelen detayla ürperdim. Oğuz, onu tehdit etmişti. Gerçekten de kardeşi söz konusu olabilir miydi? Bunu Arya’ya sordum.
“Ege’nin kardeşi Rüya… Uzun süre abisiyle konuşmuyordu.”
“Biliyorum.” Dedim Ege’nin anlattıklarını hatırlayarak.
“Normal şartlarda Cihan ile kalıyordu. O gün onu bırakacak kimseyi bulamadık. Oğuz’un tavsiyesiyle onun evinde kaldı… Şey… Mahalleden arkadaşlarıyla kaldığı evde.”
Durdu. Kimseyi küçük görmek, alçaltmak istemediği için kelimelerini özenle seçerek konuşmaya devam etti.
“Oğuz sokaklarda büyüdü. Annesini ve babasını bir trafik kazasında kaybetmişti. Çok küçük yaşta yetimhaneye girmişti. Liseye başladığı yıl, daha önce hiç görmediği teyzesi onu oradan çıkardığında mahallesine geri döndü. Teyzesi ona evini açmış da olsa, o kendi küçük arkadaş çetesiyle ortalıkta gezinmeyi tercih etti.”
“Bir dediğini iki etmeyecek, gerekirse onun için birine zarar verebilecek arkadaşıyla?”
“Aynen öyle. O gün Oğuz arkadaşlarını arasaydı ve Rüya’nın başına bir şey gelseydi Ege kendini öldürürdü.”
“Allah korusun.” diyerek mırıldandım.
Bir süre hiçbir şey demeden sadece oturduk. Bakışlarımı lise binasından alamıyordum. Hepsinin ortak kaderi bu bahçede başlamıştı. Yıllar boyu etkisi sürecek bir tanışma hikâyesi… Arya ile konuşmadan önce az daha yapacak olduğum şeyi hatırlayarak telefonumu çıkardım. Hiç düşünmeden ses kayıtlarının bulunduğu dosyaya girdim ve son ses kaydının üzerine parmağımı getirip durdum.
“Burada Ege’nin itirafı var. Seninle buluşmadan önce bunu teslim etmeye gidiyordum.” Arya, hiç korkmadı. Gözünü bile kırpmadan, şüphe etmeden yüzüme baktı.
“İstediğine inanmakta ve istediğini yapmakta özgürsün, Vera. Ben sadece sana tüm gerçekleri anlatmak istedim. Çünkü Ege’nin içini biliyorum. Sen evden çıkıp gittiğin anda yüzüne baktım. Tükenmişti, o akşam Narin’i kaybettiğini anladığındaki bakışlarından daha öte bir şeydi. Narin’in ölümüyle yarım kalmıştı ama şimdi, senin gidişinle tamamen hiçliğe karıştı.”
Parmağımla kaydın üzerine basılı tuttum ve silme seçeneğine bastım. Ses kaydını sildiğimde içimde öyle bir rahatlama oldu ki gülümsememe engel olamadım. Yine de Narin’e verdiğim sözü tutacaktım. Bu işte tek bir suçlu vardı o da Oğuz’du.
“Oğuz şimdi nerede?”
“Cehennemin dibine gitsin. Ege’nin ona zarar vereceğinden korkarak uzaklara gitmiş. Mahallesine sorduğumuzda teyzesi, bir arkadaşıyla iş bulduğunu ve taşındığını söyledi. Ege, ilk birkaç ay onu çok aradı. Bulsa ne yapacaktı hiç bilmiyorum.”
“Ege… Nasıl toparlayabildi?” dedim. Bunu düşündükçe karnıma ağrılar giriyordu.
“Ah, Vera. Ege, sayamadığım kadar çok kez polise gitmeye çalıştı. Her defasında konuşup onu sakinleştirerek engel oldum. Amerika’da olmasaydım çok daha fazla yardımcı olabilirdim.”
Arya ile olan konuşmamız, onun telefonunun çalmasıyla yarıda kesildi. Arya telefonu bekletmeden açtığında ayağa kalktı ve karşı tarafı dinledi. Yüzünde büyük bir korku ifadesi belirdiğinde ben de endişelenerek ayağa kalktım ve peşinde dolanarak telefonu dinlemeye çalıştım.
“Tamam, ne olur biraz daha dayan. Geliyoruz.”
“Arya ne oldu?” dedim panikle etrafında dolanarak. Telefonu tutan eli titriyordu. Telefonu kapattığı gibi cebine attı ve hızla koşmaya başladı. Ona yetişmek adına ben de aceleyle koştum. Motorunun başında durduğunda söyleyip söylememe arasında kalarak yüzüme baktı. Sonra, aceleyle kaskı uzattı ve duymaktan korktuğum o cümleyi söyledi.
“Cihan aradı. Ege, kendini öldürecek.”
Boğazıma bir yumru oturdu. Ona zarar gelme düşüncesi bir bıçak kesiğinin açtığı yara kadar canımı acıttığında yüzüm kaskatı kesildi. Dünya, sanki ağır çekime alınmış gibi gözlerimin önünde kaydığında etrafımdaki sesler kulağıma uğultulu gelmeye başladı. Kulaklarım çınlıyordu. Sağır olduğumu düşünerek korkuyla elimi kulağıma götürdüm ve avuç içimle birkaç kez basınç uyguladım. Başım dönüyordu. Elimi motorun koltuğuna uzattım ve ayakta durmaya çalıştım. Tüm bu hissettiklerim saatler gibi gelmişti fakat yalnızca birkaç saniyeydi. Korkmaya, şoku atlamama vakit yoktu. Bu yüzden hızla kendime gelmeye çalışarak gözlerimi kapatıp açtım. Çok daha iyi hissettiğimde Arya’nın uzattığı kaskı kafama taktım ve hızla Arya’nın arkasına bindim.
“Çabuk, Arya! Acele et!” diyerek bağırdım. Arya, gazı adeta kökledi ve motoru gürültüyle çalıştırdı.





