Narin Durukan, odasında hazırlanırken önce telefonundan görüntülü aramaya basarak Giray’ı aradı.
“Hazır mısın? Benim beş dakikalık işim kaldı. Konuştuğumuz gibi giderken beni alacaksın değil mi?” Giray, evet anlamında başını salladı. Krem renginde bir gömlek giymişti. Narin onu aradığında siyah kol saatini takmakla meşguldü.
“Ender de gelecek değil mi?”
“Ben konuşmadım. Anıl geleceğini söyledi.” Narin başını salladı. “Güzel. Şimdi Neda’yı aramam gerekiyor. Orada görüşürüz.” Dedikten sonra telefonu kapattı. Gümüş rengindeki saten, dökümlü elbisesiyle uyumlu olacağını düşündüğü kırmızı rujunu sürerken aynadaki yansımasına bakıp gülümsedi. Güzel olduğunu biliyordu. Makyaj yapmasa dahi, gecenin en göz alıcı kızı olacağının da farkındaydı. Yine de daha çok dikkat çekmenin bir zararı olmazdı. Lisenin başlarındayken rahatsız olduğu bu ilgiden zamanla keyif aldığını fark etti. Yöneten taraf olmak, beğenilen olmak çok güzel duygulardı. Neda’yı aradığında Neda beklemeden aramasını kabul etti.
“Vay! Güzellik saçıyorsun yine…” dediğinde Narin keyifle sırıttı.
“Ah, teşekkür ederim.” Neda, ister istemez ondan bir iltifat almayı bekledi. Sonuçta onun sayesinde oldukça kilo vermişti. Tarzı neredeyse Narin’in tarzına yakındı. Artık çok daha hoş giyiniyordu. Mesela üzerine giydiği beyaz elbiseyi Narin hediye etmişti. Fakat Narin, onun güzelliğine dair hiçbir şey söylemedi.
“Nasıl hissediyorsun bakalım? Yarın uçuşun olduğu için heyecanlı mısın?” dedi Narin nihayet rujunun kapağını kapatıp telefonu eline aldığında.
“Eh, garip. Her şey çok hızlı gelişti.” dedi Neda huzursuzca yerinde kıpırdandığında.
“Harika olacak, inan bana. Bu gece de bunun kutlamasını yapacağız. Kimse sana kızmayacak, herkes mutlu olacak.”Neda, öyle olmasını diledi. Narin’i almak için gelen Giray, kornoya bastığında Narin telefonu kapattı ve dalgalı saçlarını arkaya atarak keyifle aşağıya indi.
“Anlamıyorum. Neda ile aralarında geçen konuşmaya bile nasıl bu kadar hâkim olabilirsin?”
“Narin’in ölümünden sonra her şeyi konuştuk, Vera. Olayın yaşanmasına neden olan ne varsa her şeyi…”
Olay. Yani Narin’in öldürülmesi. Bunu bile açıkça dile getiremiyordu. Olay diyerek yaşanılan gerçeğin üstünü kapatıyordu. Neda ile Narin arasında geçen bu sıradan konuşmanın bile Narin’in ölümünde ne gibi bir payı olabilirdi ki?
Giray, Narin ve Neda restoranda buluştuğunda üçü pek konuşmadan Ender ve Anıl’ın gelmesini bekliyordu. Ender ve Anıl ise restoranın otoparkında durmuş başka bir şeyi konuşuyordu. Konuştukları şey, Ender’in cebinden yanlışlıkla düşen siyah, kadife kutuyla ilgiliydi.
“Ciddi misin Ender? Oğlum çok erken değil mi? Ben… Yani siz daha sevgili bile sayılmazsınız ki…” dedi Anıl onu üzeceğinden korkarak. Ancak Ender o kadar mutluydu ki üzülmesinin, canının sıkılmasının imkânı yoktu.
“İlla ki aylarca yıllarca flört edecek değiliz ya! Onun bana bakışlarını görmedin mi? Beni seviyor.”
Anıl başını sallayarak güldü.
“Seviyor tabi! Eh, o zaman düğünümüz var desene!” dedi neşeyle Ender’in elindeki yüzük kutusuna bakarak. Bu ani evlilik teklifi, herkesi şaşırtacaktı. İkisi de arabadan inince gülüştüler. Ender sessiz olmasını söyleyerek parmağını burnuna götürdüğünde Anıl daha çok güldü. Dalga geçercesine omzuyla omzuna vurduğunda çocuklar gibi eğlendiler.
Restorandan içeriye girdiklerinde üç arkadaşın masanın etrafında sessizce oturup onları beklediğini gördüler. Ortamdaki sessizlik ikisinin gürültüsüyle dağılmıştı. Giray sırıtarak onlara baktı.
“Hayırdır ne kaçırıyorum? Neyin neşesi bu?” dedi alınarak kaşlarını çattığında. Anıl kahkaha atarak doğrudan Giray’ın yanına gitti.
“Eee! Her şeyden haberin olacak değil ya! Merak et biraz!” dediğinde Giray kafasını salladı.
“Allah Allah! Neyse… Bu işin kokusu çıkar yakında.” dediğinde Ender gülerek sandalyelerden birini çekti ve oturdu.
“Hem de çok yakında.” dedikten sonra aşk dolu gözlerle Neda’ya baktı. Neda ise suçluluk duygusuyla ondan gözlerini kaçırdı. Ender yine de bir tuhaflık hissetmeyerek hafifçe öksürdü ve ona seslendi.
“Bugün çok şık görünüyorsunuz, Neda Hanım.” Neda’nın yanakları kızardı. Kibarca teşekkür ettikten sonra şöyle bir masaya baktı.
“Bilge nerede kaldı?”
“Geldim!” Hepsi gelen sese doğru başını çevirdi. Siyah, omuzları düşük, sade bir elbise giymişti. Saçlarına hiçbir ısıl işlem uygulamamıştı. Dudaklarına sürdüğü bordo renkli ruju dışında abarttığı hiçbir nokta yoktu. Tüm zarafeti ve kibarlığıyla gülümseyerek onlara yaklaştı.
Anıl, “Ooo! Bir dakika, gözlerim kamaştı. Bakamıyorum. Hazırlıksız yakalandım.” dediğinde herkes küçük bir kahkaha attı.
“Bilge Hanım mı o? Elbise giyen? Yanlış görmüyoruz değil mi?” dedi Giray, Bilge ile uğraşmaya devam ederek.
“Off! Uğraşmayın benimle. Ayrıca, Anıl! Hazırlıksız yakalandım da ne demek. Normal şartlarda çok mu kötü görünüyordum?”
Anıl’ın yanındaki boş sandalyeye oturduğunda masanın etrafı dolmuştu. O gece servisi yapacak olan aşçı Narin’in söylediği gibi tüm bardakları kırmızı şarapla doldurmuştu ki Ender sırıtarak masanın altına bıraktığı kese kâğıdıyla sarılmış bir şişeyi kaldırdı.
“Ben daha sert bir şeyler getirdim. Teşekkürler.” Anıl ve Giray’ın bardaklarını da yanında getirdiği içkiyle doldurdu. Kızlar bu üç erkeğin her zamanki gibi kendilerini ayırmasına göz devirmekle yetindi. Narin, aşçıya evine gidebileceğini söylerken ona bahşiş vermeyi de ihmal etmedi. Giray, Anıl ve Ender’e doğru eğildi ve fısıldayarak sordu.
“Neyi kaçırdım ben? Söyleyecek misiniz artık?”
“Şşşt!” dedi Ender sesini alçaltmasını isteyerek. Çaktırmadan cebindeki kutuyu masanın altından Giray’a gösterdiğinde Giray şaşkınlıkla ona baktı. Hemen sonrasında onun adına sevinerek gülümsedi.
“Ne kadar güzel oldu değil mi? Uzun zamandır şöyle düzgün bir ziyafet çekmemiştik.” Dedi Bilge kadehini dudaklarına götürüp bir yudum alarak.
“Bana bu altılının ilk buluştuğu yemeği hatırlattı.” Dedi Neda gülmeye başlayarak. Bilge’nin evinde yedikleri o yemeği hatırlayarak hepsi gülmeye başladı.
“Haydi o zaman! Bitmeyen dostluklara!” dedi Giray kadehini kaldırarak. Hepsi kocaman gülümsemelerle kadehleri tokuşturduğunda bunun birbirine ölesiye bağlı oldukları son gün olduğundan bihaberlerdi. Birbirleriyle, -her gün konuşmalarına rağmen- sanki yıllardır konuşmuyormuş gibi bir saate yakın sohbet ettiklerinde kızlar ve erkekler iki ayrı sohbete girişmişti. Anıl ve Giray sırf Ender’le uğraşmak adına, ona o kadar çok içirmişlerdi ki Ender artık midesinin bulandığını hissediyordu.
“Yeter, gerçekten. Yoksa birazdan evlilik teklifi etmek yerine Neda’nın üzerine kusacağım.” dedi mırıldanarak. Anıl artık konuşmak için doğru zaman olduğunu söyleyerek omzunu dürttüğünde, Giray da fısıldayarak onun ismini söyleyip yalandan alkış tutarak onu gaza getirmeye çalıştı.
Ender tam konuşma yapmaya hazırlanarak boğazını temizlemişti ki onun yerine Narin tüm ilgiyi üzerine toplayarak ellerini çırptı.
“Ay çok dağıldık! Dönün bakalım buraya! Size vereceğimiz çok güzel bir haber var.” Diye neşeyle konuya girdi. Bizden kastı Narin ve Bilge miydi yoksa Narin ve Neda mı? Bilge ve Neda o kadar konudan uzak duruyordu ki bunun aslında Narin’in haberi olduğunu düşündüler. Ender cebinden çıkarmak üzere olduğu kutuyu cebine geri attı. Giray ona baktığında önemli olmadığını söylercesine göz kırptı.
“Neda… Amerika’ya gidiyor!” Narin kocaman bir gülümsemeyle ona baktığı için Neda da kendini gülümsemeye zorlayarak zoraki bir tebessümle diğerlerine baktı. Ender ile göz göze geldiklerinde bakışlarını kaçırdı.
“Amerika?” dedi Anıl anlam veremeyerek. Bir yandan, Ender için endişelenerek ona kaçamak bakışlar atıyordu.
“Biliyorsunuz bir süredir tasarımla uğraşıyordu. Burada hobi olarak kalması çok üzücü olacaktı. Ona bir aile dostumuzun çoook başarılı bir şirketinde iş ayarladım.”
“Tebrik ederim.” Dedi Giray her ne kadar Ender adına üzülse de Neda’yı tebrik etmesi gerektiğinin farkına vararak. Neda buruk bir şekilde gülümseyerek başını eğdi.
“Bu harika bir haber, Neda!” dedi Bilge, Ender’in evlilik teklifinden habersiz büyük bir neşeyle.
“Eh, hem de başında süper yakışıklı, zengin bir patron olacak. Belki de artık tamamen orada yaşayacak. Kısmet bu işler. Kim bilir?”
İmalı sözlerle kıkırdayan Narin, Neda’yı daha da neşelendirmek için ona doğru döndü ve elini omzuna yasladı. Sonrasında, Ender’e doğru dönüp gözlerinin içine baktı. Dudaklarının kenarı öyle sinsice kıvrıldı ki Ender burnundan soludu. Narin’in bakışları çok şey anlatıyordu. Bunu sadece kendi çıkarı için planladığı belliydi. Ne Ender’le ciddi bir ilişki yaşamak istiyordu ne de Ender’in bir başkasıyla olma düşüncesine razı geliyordu. Ender o an anladı. Narin, ona âşıktı. Yalnızca dışarıda herkesin hor gördüğü, ezik gördüğü bir serserinin yanına adını yakıştıramıyordu. Ender’le olamazdı, kendini bu kadar alçaltamazdı. Ona yakışmazdı. Fakat yine de Ender bir başkasına ait olamazdı. Bunu engellemek için her şeyi yapardı.
“Yeter!” diyerek bağırdı Ender. Onun bu şiddetli sesiyle birlikte ortamdaki bütün hava dağıldı. Herkes başını çevirip ona baktı. Narin’in yüzündeki gülümseme solmuştu. Anıl, Ender’i sakinleştirebilmek adına kolunu tuttu. Ender kolunu hırsla çekip kurtardı.
“Herkes artık her şeyi bilecek.” dedi parmağını Narin’e doğru sallayarak.
“Ne? Ne diyorsun?” dedi Narin ne dediğini gayet iyi anladığı halde anlamamış gibi davranarak. Tehditkâr bakışlarla Ender’e bakıyordu. Ender korkmuyordu. Korkacağı hiçbir şey yoktu. Narin’in ona karşı koz olarak kullanabileceği tek bir şey bile yoktu. Ender, herkesin Narin tarafından zarar görmesini beklemişti. Ancak zarar gören, incinen her zamanki gibi yalnızca kendisiydi. Yenilen taraf olmaktan çok sıkılmıştı. İlk kez tüm kontrolün ve gücün kendinde olduğunu hissederek büyük bir öz güvenle sırıttı.
“Narin’in asıl yüzünü dinlemeye hazır mısınız? Ha? Herkes hazır mı?” dedi masanın etrafındaki insanlara tek tek bakarak.
“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi Narin dişlerinin arasından konuşarak.
“Sırf Narin, Neda’nın gitmesine neden oluyor diye bu denli öfkelenmen çok yanlış, Ender. İnsan sevdiğinin mutlu olmasını ister.” Dedi Bilge kaşlarını çatarak. Bir elini, destek olurcasına Neda’nın elinin üstüne koydu.
Ender sinirle büyük bir kahkaha attı. Sarhoş olmasına rağmen içki şişesini kaldırdı ve koca bir yudum daha aldı. Buna ihtiyacı var gibiydi.
“Benimle yattı. Hem de defalarca. Bir ilişkisi olmasına rağmen benimle her defasında gizlice buluştu ve gayet de arzuyla öpüştük. Seni aldattı, seni de Amerika’ya götürmesinin tek nedeni bu… Seni benden uzak tutmak istediği için gidiyorsun. Mutluluğunu kıskandı.” Konunun muhataplarına tek tek vücudunu döndürüp parmağını sallayarak konuşuyordu.
Durdu.
Hızını alamıyordu.
Freni tutmayan bir araba gibiydi.
Direksiyonu beş yakın arkadaşa doğru çevirmişti.
İçindeki bütün öfkeyi savurana kadar, gaza yüklenecekti.
“O savunduğun arkadaşın, her buluşmamızda senin ne kadar ezik bir insan olduğundan bahsediyordu. Kendini kitaplara gömen bir aptal. Böyle diyordu.” Dedi Bilge’ye parmağını sallayarak. Bilge zorlukla yutkundu. Başını kaldırıp diğerlerinin yaptığı gibi bir cevap istercesine hala ayakta duran Narin’e baktı. Narin rahatsızca omzundan düşen elbisesinin askısını toparladı ve kendini gülümsemeye zorladı.
“Çok sarhoş. Saçmalıyor. Benim Ender’le birlikte olabileceğime gerçekten inanıyor musunuz?” dedi bu çok komik bir şeymiş gibi gülerek. Ender ağır ağır başını salladı.
“Ya tabi… Narin Durukan. Her zaman şık, kültürlü, olgun insanlarla birlikte olur değil mi? Benim gibi bir insana âşık olduğunu itiraf edemiyorsun.”
İşte o an, Narin ağlayacak gibi oldu. Yüz ifadesindeki bu değişiklik Ender’in ithamlarını kabul eder gibiydi. Neda öfkeyle ayağa kalktı ve ona baktı.
“Doğru mu bu Narin?” Narin yutkunmakta zorlandı. Ender’in uzun zamandır beklediği şeyi yaparak ilk defa durumu kabullendi ve daha fazla yalan söylemek istemeyerek başını titrek bir şekilde salladı.
Neda,“Sen şeytansın, Narin!” diyerek onu itekledi. Narin, geriye doğru düşecekken son anda masaya tutundu.
“Yeter! Evet, onunla seviştik! Hem de basit bir şey değildi. Hayır, hiç değildi. Defalarca onunla tutkuyla öpüştük! Ne oldu? Kıskandın mı?” dedi Neda’nın yüzüne bağırarak. O kadar kışkırtıcı bir tonda konuşuyordu ki Neda kelimenin tam anlamıyla delirdi. Gözü dönmüştü. Tam önünde duran, yarısı şarap dolu kadehi eline aldığı gibi masanın kenarına çarptı. Kırılan kadehten dağılan cam parçaları etrafa saçıldı. Bilge, Neda’nın bu hareketiyle beraber küçük bir çığlık attı.
“Seni öldüreceğim! Seni kimse elimden alamayacak.” Ender ikisinin arasına girip Neda’nın karşısında durdu. Gözlerinden yaşlar akan Neda’nın yavaşça ellerinden tutup elinde sıkıca tuttuğu kırılmış kadehi almaya çalıştı.
“Hayır, sevgilim.” Dedi belki de Neda’ya ilk kez böyle seslenerek.
“Bunu biz yapmayacağız. Biz elimizi kirletmeyeceğiz. Onlardan biri yapacak.” Dedi masanın etrafında panikle ayağa kalkmış ve hayretle olanları izleyen üç arkadaşa bakarak. Anıl, Giray ve Bilge.
Narin gerçekten de korkmaya başlayarak geri geri yürüdü. Gümüş rengindeki topuklu ayakkabısının topuğunun üzerinde durmakta zorlanarak ayağını burktu. Az daha yere düşüyordu. Neda’nın elinden kadehi alan Ender, sert bir hareketle kadehin sağlam olan, alt kısmını masaya vurarak bıraktı.
“Delirdin mi sen? Böyle bir şey olmayacak. Narin… Lütfen sakin ol.” Dedi Giray, ağlamaya başlayan Narin’e bakış atarak.
“O… Ölmeyi hak eden küçük bir şeytan. Kadehi al, Giray.” Dedi Ender sert bir ses tonuyla. Bilge, o kadar şok olmuştu ki açık kalan ağzını kapatamıyordu. O, Narin ve Neda gibi ağlayamıyordu. Fakat en az onlar kadar etkilenmişti. Titreyen elleriyle kadehi tutarak masanın uzak bir noktasına ilerletti.
“Kimse katil olmayacak. Senin yüzünden böyle bir şey olmayacak, Ender. Çok sarhoşsun ve ne dediğini bilmiyorsun.” Dedi titreyen ellerinin aksine güçlü çıkan ses tonuyla. Böyle bir durumda bile dirayetli kalabilen güçlü bir kadındı.
“Giray. Kadehi. Al.” Dedi Ender. Gözlerinden ateş püskürüyordu. Giray başını hayır anlamında hızla sağa sola salladı. Alkolün de etkisiyle daha fazla midesine söz geçiremeyen Anıl, arkasını döndü ve kustu.
“Ah, iyi ki seni seçmemiştim.” Dedi Ender tiksinç bir ifadeyle Anıl’a bakarak. Anıl ağzının kenarını sildi ve ona geri döndü.
“Kapa çeneni! Kimseye zorla bir şey yaptıramazsın. İçine ne kaçtı senin? Kendine gel!” dedi ve Ender’e yumruk savurmak için adeta üzerine atladı. Ender sağa doğru çekildiğinde Anıl neredeyse yere kapaklanıyordu. Hepsi alkolün etkisindeydi. Aralarında en sarhoş olan kişi Ender olabilirdi fakat diğerleri de alkolün yönettiği kuklalardı.
“Almıyorum.” Dedi Giray Ender’e meydan okuyarak. Başını dik tutmaya çalışıyordu. “Bana istediğini yapabilirsin ama Narin’e zarar vermeyeceğim.” Narin, Giray’ın bu dediğinden sonra iyice hıçkırıklara boğulmuştu. Sessiz sedasız arkaya doğru gitmeye çalışırken Ender onun ne yaptığını anladı. Kaçmaya çalışan Narin’in bir anda önüne geçerek burun buruna gelmelerine neden oldu. Ender onaylamayan bir ses çıkararak sırıttı.
“Nereye gidiyorsun Narin? Gerçekler ağır mı geldi yoksa?” Narin’in kollarını sertçe tutup onu Giray’a doğru itti.
“Yapacaksın. Bir düşünelim. Bugün buraya gelmeden önce sen bana bir şey emanet etmiştin değil mi? Hım…” Elini derin düşüncelere dalmış gibi çenesine koydu.
“Birini emanet etmiştin ama dur bakalım, bulacağım.”
“Sakın!” dedi Giray öfkeyle öne atılarak. Ellerini teslim olurcasına havaya kaldırmıştı. Ender bir kez daha başıyla masanın tam ortasında duran kadehi işaret etti.
“Giray. Kadehi. Al.”
Giray, hiç düşünmeden kadehi eline aldı. Ender’in tehdidi işe yaramıştı. Bilge ve Anıl aynı anda korkuyla Giray’a seslendi. “Giray, yapma! Blöf yapıyor, hiçbir şey yapamaz.” Ender alınmış gibi yaparak kalbini tuttu. Cebinden telefonu çıkararak havaya salladı.
“Bizimkilere bir telefon açmama bakar. Ender abileri ne dese yaparlar. Yapıyor musun yapmıyor musun?”
Giray, hızlı nefesler aldı. Kırık kadehi tutan eli titriyordu. Öne doğru bir adım aldı ve Narin’e baktığı an gözlerinden yaşlar döküldü. Narin çaresizce ona bakıyordu.
Giray, “Orospu çocuğu! Senin bir canavar olduğunu nasıl fark edemeyiz? Allah’ın belası!” diyerek bağırdı. Ender serçe parmaklarıyla kulağını tıkayarak bir şarkı mırıldandı. Neda, restoranın köşesinde çömelmiş, dizlerini kendine çekerek ağlıyorken bir anda aklında ışık çakmış gibi ayağa fırladı. Ender’in parmağını kulağından çekip kolunu tuttu.
“Yapma, Ender. Hiçbir yere gitmeyeceğim. Seninle çok mutlu olacağız. Sinirle ağzımdan çıktı. Narin’i bırak. Bırakırsan seninle olacağım. Tamam mı?”
Ender bir anlığına duraklasa da başını hırsla salladı.
“Hayır. O, hak ettiğini yaşayacak. Sonra biz yine mutlu olacağız.” Dedi Narin’i bir kez daha Giray’ın önüne iterek. Narin’i o kadar sert itmişti ki kadeh, Narin’in elbisesine sürtmüştü. Artık Giray ve Narin’in arasındaki boşluk, yalnızca kadehin boyutu kadardı. Giray’ın ağzı korkuyla açıldığında geriye doğru adım atacak iken, Narin herkesi şaşırtan bir şey yaparak Giray’ın ellerini tuttu ve destek verircesine başını salladı.
“Yap, Giray.” diyerek mırıldandı. O an, tüm hayatı boyunca en cesur olduğu andı. Giray, gözyaşları yanaklarını ıslatırken başını salladı.
“Hayır, yapamam.”
“Yapmalısın. Ben kötü bir insanım. Bu sonu hak ettim.”
Giray başını yeniden hırsla salladı. Kabul etmiyordu. Ellerini Narin’in elleri arasından kurtarmaya çalışarak çırpındı.
“Hayır, kimse böyle bir sonu hak etmez.” dedi ağlamaktan kısık çıkan sesiyle. Sonra, ikisinin de elleri durdu. Kırık kadeh, ikisinin de ellerinin arasında sabitlendi. Ve Narin, kalp atışlarının son kez attığını hissederek acı bir şekilde gülümseyerek gözlerini kapattı.
Sinirle, şaşkınlıkla ve üzüntüyle gözlerimden akan yaşları kolumun tersiyle silerek Ege’ye doğru yürüdüm. Kolundan tutup vücudunu güçlükle onu kendime çevirdim. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Oysa ağladığını hiç duymamıştım. Sessizce, acıyla, pencerenin önünde öylece dikilirken aylardır içinde biriktirdiği yaşların akmasına izin vermişti.
“Artık gerçek kimlikleri açıklamanın vakti gelmedi mi Ege? Hala neyi gizliyorsun?” dedim öfkeyle bağırdığımda. Ege, donuk gözlerle bana baktı. Sanki karşısında olduğumun, bağırdığımın farkında değildi. Vücudu buradaydı ama ruhu çok uzaklara gitmişti. O akşam yemeğine, o restorana gitmişti belki de…
“Menekşe…” Durdu. Merakla bekledim. Kaşlarım çatılmış, bacaklarım yine şiddetle titremeye başlamıştı.
“Menekşe, Neda’ydı. Bilge ise… Arya.” Öyle monoton konuşuyordu ki bu sesin ona ait olduğunu bile söyleyemezdim. Asla ama asla kendinde değildi. Karşımda duran Ege, benim tanıdığım ve aşık olduğum adam değildi. Erkeklerin kimliğine geldiğinde durdu. Daha fazla dayanamayarak ve tükendiğimi hissederek elimi yüzüne yasladım. Yalvaran bakışlarla ve tüm acizliğimle onun yanağını okşadım.
“Yalvarırım söyle. Giray… Giray sen değildin değil mi Ege? Lütfen yapmadım de. O ben değilim de.”
Ege, bu hareketimle birlikte kendini bırakarak başını eğdi ve eliyle, yüzünü tutan elimi tutarak öylece bekledi. Sol gözünden bir damla yaş aktığında gözlerini kapattı.
Cılız bir sesle, “Cihan, Anıl’dı.” dedi. Geriye yalnızca Ender ve Giray kalmıştı. Fakat benim için bir önemi yoktu. Giray, Narin’i öldürmüştü. Bir katildi. Ender ise şeytanın ta kendisiydi. İki türlü de gerçek yüzünü bilmediğim bir adama âşık olmuştum.
“Giray… Bendim.” dediğinde yanağını tutan elimi, elinin arasından hızla çektim. Ege, gözlerini açtı ve korkuyla bana baktı.
“Yapma, gitme! Yapamam, Vera. Beni bırakma.” Öyle çaresizdi ki kolumu tuttu ve gitmemi engellemek adına beni kendine çekti. Ondan çevik bir hareketle kurtuldum.
“Bırak! Beni… Bir katile inandırdın. Sen bir katilsin, Ege Köksal!” Nefes alamıyordum. Bugün ikinci kez, kendimi tükenmiş hissediyordum. Ama en ağırı bu olmuştu. En başından beri olmayacak bir yola girmek, doğru olmayan, geçmişini bilmediğin bir aşka inanmak. Ege’yi sonsuza kadar kaybetmek. Odanın kapısını açıp kendimi koşar adım dışarıya attığımda Ege’nin arkamdan gelen adımları ve seslenmesi kulaklarımda yankı yapıyordu.
“Vera dur!” Durmadım. Onu bir daha görmek istemeyerek hiç bilmediğim yolun ortasında hızla koştum. Biraz olsun yavaşlamadan, nefes nefese kalana kadar koştum. Biri peşimden geliyordu. Arkama hızla kısa bir bakış attığımda bana yetişmek için çabalayan Taner’i fark ettim. Durdum. Taner, tam karşıma gelene kadar koştu.
“Vera?” diyecek oldu ki hiçbir şey demeden boynuna atladım. Şu hayattaki tek dostuma sıkıca sarıldım. Boynuna başımı gömdüğüm gibi hıçkırarak ağladım. Taner şaşkınlıkla küçük bir kızı teselli edercesine başımı okşadı.
“Oymuş Taner. Narin’i o öldürmüş.” Taner hiçbir şey demeden kollarıyla beni iyice sarıp sarmaladı. Kollarının altında iyice küçülerek sakinleşene kadar başımı kaldırmadan öylece durdum.
“Geçecek. Ağla, içini dök ama geçecek.” dediğinde kabul etmeyerek başımı salladım. Geçmeyecekti. Bu gerçek, artık her şeyi değiştirmişti.
Sonra, son anda aklıma gelen şeyi yaptım. Taner’in kollarının arasından çekildim. Islak yanaklarıma yapışmış olan saçlarımı gözümün önünden çekerek cebimdeki telefonu çıkardım. Hala kayıt altında olan ses kaydedicisini durdum ve Asil Acar ile görüştüğüm o özel odadan çıkmadan önce bana son söylediği cümleleri hatırladım.
Bize bir itiraf gerek, Vera. Doğruca, ilk ağızdan yapılmış bir itiraf. İşte bu, tüm gerçekleri açığa çıkaracak. Sen, kurtuluşumuz olacaksın.






