İçeriğe geç

Safderun

Bölüm 29 · 17 dk okuma

Safderun

Bölüm 29

Çırılçıplak Gerçekler

“Kimsin sen?” dedim araba yolculuğumuzda konuşmadan geçen birkaç dakikadan hemen sonra.

“Tibet dedim ya?” dedi göz aynasından bana bakarak. Gözlerimi devirdim.

“Gerçekten kimsin? Ne iş yapıyorsun? Nerede yaşıyorsun? Ege ve diğerlerini tanıyor musun? Asıl amacın ne?” Tibet bir anlığına beni durdurmak istercesine ellerini havaya kaldırıp direksiyondan uzaklaştırdığında panikle yola baktım. Bu kadar hızlı gidiyorken yaptığı bu hareket gerilmeme neden olmuştu.

“Sakin ol, ne bu sorular şimdi? Gazeteci olduğunu biliyoruz da… Bu kadar da kimliğine işlediğini düşünmezdim koca yürek.”

“Cevaplayacak mısın?” dedim tüm sözlerini duymazdan gelerek.

“Avukatım.” dedikten hemen sonra bana kısa, net bir bakış attı ve başka bir cevabı olmadığını gösterircesine arabanın müziğini açtı. Kulaklarımı acıtacak kadar yüksek çıkan şarkıyla birlikte gözlerimi kıstım. Rahatsız olduğumu fark edince birkaç seviye şarkının sesini kıstı.

“Avukatsın? Sen? Çok komikmiş.” dedim iğneleyici bir ses tonuyla. Tibet’in umurunda bile değildim. Sanki hiç konuşmuyormuşum gibi eliyle direksiyonda ritim tutup çalan yabancı şarkıyı mırıldanıyordu. Tehditler savurup gizemli oyunlar oynayan ve hatta kendinden önce her yere Minik isimli kedisini salan bir manyağın, avukat olma ihtimalini gerçekten de oturup düşündüğümde kendi kendime inanamayarak başımı salladım. Hayır, olamazdı. Adalet sistemi böyle insanların elinde olmamalıydı.

Ayrıca bir avukat, neden böyle bir oyun yaratırdı ki? Ben kendi iç sesimle bir tartışmaya girmişken kendisi, aracını cezaevi önünden geçirirken şaşkınlıkla başımı eğip camdan dışarı bakındım. Gerçekten de avukat mıydı?

Açık otoparkın önündeki güvenliğe Tibet, görev kartına benzer bir kart uzattığında görevli başını sallayıp kartı geri uzattı. Otoparka arabasını park eden Tibet’i izlerken şaşkınlığım devam ediyordu. O ise yüzüme bile bakmadan arabadan indiğinde bakışlarım cezaevi binasındaydı. Tibet bir anda yolcu kapısını açtığında irkildim.

“Çık.” Dedi omzunu kapıya yaslayarak.

“Sen kendini ne sanıyorsun? Ortak olacaksak ortak olacağız. Ben senin emir kulun değilim.” Tibet gülümsedi. Gülümseyince yanaklarında beliren geniş çizgiler yeniden ortaya çıktı. Rüzgârla birlikte uçuşan kıvırcık saçları geriye doğru uçtu.

“Emin ol beni kızdırmak istemezsin.”

“Ya? Öyle mi? Ne yaparsınız Tibet Bey? Cezaevi önünde bir avukat olarak bana zarar mı verirsiniz?” dedim sinirle gözlerimi kırpıp başımı yana eğerek. Tibet bir anda o kadar ölümcül bir bakış attı ki onu öfkelendirdiğimi anladım. Onunla iş birliği yapmaya geldiysem daha ılımlı olmam gerektiğinin farkındaydım. Fakat yine de Tibet’in baskın karakteri benim sivri özelliklerimi meydana çıkarmaya yetiyordu.

“Lütfen arabadan iner misiniz? Lütfeder miydiniz kraliçem?” dedi bıkkın bir sesle eliyle dışarısını gösterip hafifçe önümde eğildiğinde. Hitap etme şeklinden tiksinerek yüzümü buruştursam da arabadan indim. Ellerimi ceplerime sokarak rahat bir tavırla yanında yürüdüm. Bir yandan kaçamak bakışlarla kendisini incelemeye devam ediyordum. Çözemediğim bir şekilde Tibet’i tanıyor gibi hissediyordum.

“Ben seni daha önceden tanıyor muyum?” dedim bir anda sormuş bulunarak. İçeriye girmemize ramak kala durdu ve başını salladı.

“Hiç sanmıyorum ama plaza önündeki buluşmamızı hatırlıyorsan…”

“Onu kast etmedim.”

“O gün biraz sert davrandım, kusura bakma.”

Yorumda bulunmadan yürümeye devam ettim. Binadan içeriye girdiğimizde ilk defa bir cezaevine girmiş olmanın verdiği tuhaflıkla etrafıma bakındım. Kapıda bizi karşılayan jandarmaları görünce içimi huzursuz bir his kapladı. Buraya gelme sebebimizi merak ederek Tibet’e fısıldadım.

“Neden buradayız? Hazır vakit varken aradan işlerimi halledeyim falan mı dedin?” Tibet bu dediğime göz devirmekle yetindi.

Girişteki kontrolden geçer geçmez Tibet doğrudan asansöre yöneldi. Kapı neredeyse kapanıyordu ki kendimi içeri attım. Ezbere hareketlerle dört numaraya bastı. Bir anda fazla sessizleştiğini ve bakışlarının ciddileştiğini fark edince merakla onu süzdüm. Anlaşılan kendi alanındayken küstahlığını bir kenara bırakıyordu. Benim için hava hoştu. Beni şu meşhur büyük patronla tanıştırana kadar kurallarına uymaya razıydım. Sonuçta cevaplara ulaşmamı sağlayacak olan oydu öyle değil mi?

Tibet asansörden iner inmez hızlı hareketlerle koridorda yürüdü. Ben de annesinin peşine takılan çocuğun şaşkınlığıyla onun adımlarına yetişmeye çalışıyordum. Tibet anlamadığım bir takım işleri hallederken arkasında durup sakince onu bekledim. Birisine yeniden kartını gösterip kısa bir sohbette bulundu.

“Görüşmemiz olacaktı.” Mırıltıya benzer çıkan sesinin arasından seçebildiğim iki kelime yalnızca buydu. Daha iyi duyabilmek için biraz daha yaklaştım. Sinsice arkasından yanaştığımı gören Tibet kısa süreliğine bakışlarını benimle buluşturdu. Daha sonrasında karşısındaki kır saçlı adama beni işaret etti.

“Misafirim de girecek.”

“Ama Tibet Bey…” diyecek oldu ki Tibet, sızlanan adama sert bakışlar gönderdi.

“Kısa sürecek. Ben çıkana kadar odaya kimse girmesin.” Adam usulca başını eğip cebinden bir dolu anahtar çıkardı. Eliyle onu takip etmemizi gösteren bir işaret yapınca Tibet sırıtarak bana baktı.

“Ben neden giriyorum?” dedim az önce adamla aralarında geçen diyaloga açıklık getirmesini isteyerek.

Tibet bana cevap vermeden adamı takip etti. Siyah paltosunun yakasını düzeltip başını dimdik kaldırınca kendine güveninin ne kadar yüksek olduğunu düşündüm.

Nihayet bir odanın önünde durduğumuzda adını bilmediğim yaşlı adam, anahtarı demir kapının kilidine sokup üç kez çevirerek takırtıyla açılmasını sağladı. Adam geri çekilince Tibet hiçbir şey demeden içeri girdi. Onun yerine adama teşekkür ettikten sonra ben de özel görüşmelerin yapıldığını tahmin ettiğim bu odaya girdim.

Tibet, ortaya bırakılmış masa ve yalnızca iki sandalyeden ibaret olan bu küçük odada ayakta durmayı seçerek sandalyeyi benim oturmam için çekti. Dışarıdan centilmence gözükecek bu hareket karşısında ölümcül bakışlar attım.

“Otur-oturur musun Vera?” dedi baştaki emir kipini son anda düzelterek. Bu karanlık odanın içerisinde huzursuz hissediyordum. İçeriye giren tek ışık kaynağı karşı duvardaki minik pencereden sızan güneş ışığıydı. Pencereye takılmış demir parmaklıklar, bu ışığın içeriye girmesini engelliyordu. Rahatsızlığımı belli etmemeye çalışarak sandalyeye oturdum.

Yaklaşık beş dakika hiç konuşmadan, kimi ve neyi beklediğimizle ilgili sorularla kafam dolu bir şekilde orada oturdum. Tibet yükünü masaya vererek hafifçe yaslandı. Elini çenesine yaslamış bir şekilde gözlerini kısarak doğrudan demir kapıya bakıyordu. Acaba neyi düşünüyordu? Kapı bir anda gürültüyle açılınca irkildim. Tibet, yaslandığı masadan doğrulup önüme geçince görüş alanım engellendi. Sinirle başımı yana eğdim ve onun arkasından kimin geldiğine bakmaya çalıştım. Nihayet Tibet önümden çekilince içeriye tüm heybetiyle giren, iri yarı adamı görebildim.

Üzerine yapışan asker yeşili gömleğinin kollarını kıvırarak rahat bir tavırla içeriye girdiğinde nefesimi tuttum. İstemsizce ayağa kalktım ve o, bu küçük odanın içerisinde ağır ağır yürürken bakışlarımı ondan uzak tutamadım. Boyu iki metre falan olmalıydı. Kirli sakalını eliyle kaşıyarak tam karşımda durduğunda iyice küçüldüğümü hissettim. Gözlerini benimkilere kilitlediğinde mavi, masmavi gözlerindeki ölümcül soğukluğu tüm hücrelerime kadar hissettim. Tek kaşını kaldırarak bilmiş bir tavırla yüzüme baktı. En sonunda dudakları keyifle, sinsi bir şekilde kıvrıldığında yutkundum. Asil Acar. Narin Durukan’ın katili tam karşımda duruyordu.

“Hoş geldin, ortak.” Dedi kocaman elini uzatarak. Ses tonu… Sesindeki o donukluğu algıladığım an sergideki sesle bu sesin aynı olduğunu anladım. Ama… Bu nasıl olabilirdi?

Asil, üstesine üstlük bana ortak diyordu. Vera Toksöz, bir katille ortaklık yapamazdı.

Sinirle Tibet’e döndüm. Kendimi kandırılmış hissediyordum. Buradan çıkmak istiyordum. Koşmak ve uzaklaşmak.

“Şaka mı bu? Ben bir katille iş yapamam.” Dedim hiddetli çıkan sesime engel olamayarak. Kapıya doğru yürüyordum ki Tibet önümde durdu. Yüzünde bıkkın bir ifadeyle bana bakarak elini göğsümün tam önünde tutarak gitmemi engellemeye çalıştı.

“Vera sakin ol ve otur. Her şeyi konuşacağız. Bunu istemiyor muydun?”

“Sen…” dedim parmağımı yüzüne sallayarak. Yutkunmakta güçlük çekince boğazımı temizledim ve cümlemi tamamladım.

“Bir avukat olarak nasıl bir katille iş birliği yapabiliyorsun? Vicdanın yok mu senin?”

“Çünkü gerçek katil o değil Vera! Otur ve dinle!” diyerek yüzüme bağırdığında duvar gibi kaskatı kesildim. Tibet’in sesi kulağımda yankılanıyor gibiydi. Gerçek katil o değil… Asil Acar’ın gazetelere manşet olmuş yüzünü gözümün önüne getirilebiliyordum. Aynı zamanda tutuklandığı zamanki yorgun yüzünü… Ağlamaktan kızarmış ve şişmiş olan gözlerini, pes etmiş gibi duran omuzlarının düşüklüğünü… Ben onu seviyordum. Narin’i ben öldürmedim. Hapse girmeden önceki son cümleleri bunlardı. Bu cümleleri okurken nasıl da öfkeyle dolmuş ve ona beddualar okumuştum. Kurtulmak için söylenen sözlerdi bunlar. Öyle değil miydi? Tıpkı benim gibi kınayan bakışlarla bakan, onun hakkında tutuklanma emri çıktığında şenlik havası yaratan kadınların enerjisini hatırladım. Hepsi gerçekten de koca bir yalan olabilir miydi? Asil Acar, sadece kendisinden oldukça küçük olan bir kıza sevdalandığı için günah keçisi ilan edilmiş olabilir miydi?

Hemen arkamdan bir kıpırdanma ve öksürme sesi geldiğinde kendime gelerek arkamı döndüm. Ağlayacak gibi hissediyordum. Gözlerim dolmuştu. Bu yüzden burnumu çektim ve hızla toparlanmaya çalıştım. Asil Acar, çoktan karşımdaki sandalyeye oturmuştu. Yüzünde hala o sinsi sırıtış vardı fakat nedendir bilinmez bir anda ona farklı bir gözle bakmaya çalıştım. Ön yargılardan uzak, gerçekten de bir dış göz olarak incelemeye çalıştım. Bakışlarımı ondan bir an olsun kaçırmadan sandalyeyi çekip oturdum.

Asil Acar, hapiste kalmış birine göre gayet enerjik bir şekilde güldü.

“İlk tepki için gayet normal, Vera. Endişelenme, her şeyin üstesinden birlikte geleceğiz. Sen güçlü bir kadınsın.” İltifatı karşısında ne diyeceğimi bilemeyerek ellerimi birleştirdim ve onu dinledim.

“Pardon da neyin üstesinden geleceğiz?” dedim en az onunki kadar soğuk bir sesle. Asil öne eğilip yüzünü biraz daha bana yaklaştırdığında bu kez gözümü bile kırpmadan ona baktım.

“Sorularına cevap bulacağız. Sonra da senin de yardımınla ortalıkta dönen adaletsizliğin üstesinden geleceğiz.” Alacağım cevaplardan korkmaya başlamıştım. Gerçekten duymak istiyor muydum?

“Öncelikle sergide seni korkuttuğum için özür dilerim.”

“Oraya gelmen imkânsız.”

“Evet, ama Tibet’in beni seninle konuşturabilmesi çok kolaydı.”

“İçeride telefonun mu var?” Söyledikten hemen sonra bu sorumun kulağa ne kadar aptalca geldiğini fark ettim fakat artık çok geçti. Asil tıpkı ondan beklediğim bir gevşeklikle güldü.

“Eğer soyadın Acar ise nerede olursan ol, imkânlar seni bulur.” Haklıydı. Asil Acar’ın babası daha önce çok kez suça karışmıştı. Oğlunun da aile üyelerinin de ondan geri kalır bir yanı yoktu. Uyuşturucu, kaçakçılık ve belki de duyulmayan birçok karanlık işlerden rahatlıkla gelir elde ediyor ve üstelik bir şekilde sicilleri temiz kalıyordu. Ta ki Narin Durukan’ın öldüğü o güne kadar… Asil o gün, siciline ilk işlenen suçuna kavuşmuştu.

“Olayları kısa geçeceğim Vera. Başlangıçta hedefimde sen yoktun. Fakat sonra Ege ile ilişkini fark edince…”

“Ege ile bir ilişkim yok.” Dedim onu durdurarak. Asil inanmayan gözlerle başını ağır ağır salladı.

“Tabi… İkiniz arasındaki bağa her ne diyorsanız… Senin benim için çok önemli olduğunu anladım. Sen tüm bağlantıların kilit noktası olabilirdin. Her şeyi açığa çıkarmamı sağlayacak anahtar sendin.”

“Anlamıyorum.”

“Anlayacaksın.” Dedi Asil, kendinden son derece emin çıkan sesiyle. Sonra hızla, anlatmak istediklerini anlatacak zaman bulamayacakmış gibi dökülmeye başladı.

“O gece ben Narin’le buluşmadım, yemek yemedim. İkimiz adına hazırlanan bir yemek randevusu hiç olmadı. O gece yemeği hazırlayan aşçı, Narin öldükten bir gün sonra yurtdışına çıktı. Neden Vera? Neden o aşçı kaçıp gitti?”

İnanamayan bakışlarla başımı salladım. Bunlar doğru olamazdı… Hayır, doğru olabilirdi. Restoran sahibi Hazan Pektaş, aşçının kendi isteğiyle restorandan ayrılmak istediğini söylemişti. Aşçı, gitmişti. Çünkü birinin ona kim veya kimler için yemek hazırladığını sormasından korkuyordu.

“O aşçı, o gece altı kişilik yemek hazırladı. Narin ve yakın dostları adına hazırlanmış bir yemekti.” Bunu söyleyen kişi Tibet idi. Asil’in hemen arkasında hazır asker gibi ayakta duruyorken daha fazla dayanamayarak ikimizin arasında girmişti.

“Bu… Bunu nereden bilebilirsiniz?” Tibet gülümseyerek masaya doğru yaklaştı ve telefonunu bana doğru tuttu.

“Aşçıyla konuştum, Vera.”

Sarışın, genç bir çocuğun korkmuş yüz ifadesiyle ekrana baktığı videoyu oynattı. Sağ gözü kızarmıştı. Anlaşılan, bu ifadeyi vermekte mecbur bırakılmıştı.

“Altı kişi için hazırladım. Servisi yaptıktan sonra beni gönderdiler. Üç erkek, üç kızdı. Narin hanım dâhil. Diğerlerini tanımıyorum.” Tibet, video bittikten sonra telefonunu kapattı ve cebine geri attı.

Omuzlarımın üzerine bir yük binmiş gibi boynumun ağrıdığını hissettim. Nefesim daralmaya başlamıştı. Neda, Bilge, Ender, Giray, Anıl ve Narin. Altı yakın arkadaş ve son bir akşam yemeği. Suç ortakları ve hepsinin söylediği ortak yalanlar… Her biri üzerime gelen bıçak darbesiymiş gibi canımı yakıyordu.

“Ama… Narin size mesaj atmıştı…” dedim güçsüz çıkan sesimle, Ege ve arkadaşlarını son bir kez korumaya çalışarak. Sudan çıkmış balığın çırpınışından farkım yoktu. Bu insanlar bana önce kocaman bir okyanus vermişken, sonrasında beni susuz bırakarak ölüme terk etmişti.

“Hepsi onların oyunuydu, Vera. Beni tuzağa düşürdüler. Narin’i öldürüp…” Asil yutkundu. Gözleri uzaklara dalıp gitti. Mavi gözlerinin kanlandığını ve gözyaşlarının akmaması için direndiğini gördüm.

“Suçu üzerime yıktılar. Onlar için platonik âşığın, polislerin suçlarından birini yakalamak için aç kurt gibi etrafında dolandığı birinin üzerine suç yıkmak, altı gencin hapse girmesinden çok daha basitti.”

“Yeter!” dedim sinirle oturduğum yerden kalkarak. Az kalsın yere düşüyordum. Kime, neye ve neden bağırdığımın tam olarak bilincinde değildim. Sadece kendimi berbat hissediyordum. Kandırılmıştım. Ege ve diğerleri beni kandırmıştı. Onlar asıl suçluydu.

Ege… Ege bunu bana nasıl yapardı? Gerçeklerin üstünü örtüp bir oyuna inanmamı nasıl sağlardı? Narin’e karşı tuttuğu yası gibi bana olan duyguları da yalan mıydı? Ağlamaya başladığımda ayaklarım iyice güçsüzleşmişti. Tekrardan düşecek gibi olunca Tibet kolumdan yakaladı. Normal şartlarda kolumu geri çeker ve ona bağırırdım. Fakat şimdi… Kötü olduğunu düşündüğüm insanlar masumdu. Kötü muameleyi hak eden onlar değildi. Bu yüzden beni tutmasına izin verdim.

“Ege… Sana hiçbir şey anlatmadı değil mi? Bu yüzden ona gerçekten âşık oldun. Tüm bu olanlardan bihaber, ona kapıldın. Öyle mi Vera?”

“Sus! Yeter!” diyerek bağırdım. Gerçekleri yüzüme çarpması canımı acıtıyordu. Hıçkırıklarımın arasından nefes almaya çalışıyordum.

“İşte bu yüzden seni seçtim, Vera. Sen de benim gibi kandırıldın. Gerçekleri hak ediyordun. Ayrıca Ege ve diğerleri sana güveniyor. Bunun ne kadar önemli olduğunu anlıyor musun? İlk defa biz öne geçebiliriz.”

“Gerçekleri açığa çıkarmamıza yardım et Vera.” diyerek Tibet kulağıma fısıldadı. Bu şeytanın fısıldayışından farksızdı. Ne diyeceğimi ve ne yapacağımı bilemiyordum. Kendimi Asil’in söylediği gibi güçlü hissetmiyordum. Ege, her şeyim olmuştu. Her şeyimi bir anda kaybetmiştim. Ben bir hiçtim.

“Ben… Gitmek istiyorum.” dedim yeniden Asil’e dönecek ve konuşacak gücü kendimde hissetmediğim için.

“Peki, şimdilik gidelim. Sonrasında yeniden geleceğini biliyorum.” Dedi Tibet kapıyı açması için güvenliğe seslenerek yumruğunu kapıya vurduğunda.

“Onlar yaptı Vera. Bunu unutma.” dedi Asil.

Titrek bir şekilde başımı salladım. Kapı açılır açılmaz hızla merdivenlere yöneldim ve dört kat aşağıya koşar adımlarla indim. Tibet’in arkamdan koştuğunu duyabiliyordum. Kaçmamdan korktuğu için miydi yoksa gerçekten de kendime zarar vermemden mi korkuyordu?

Cezaevinden kendimi dışarı attığım an nefes nefese kalmış bir şekilde durdum. Ellerimi dizlerime yaslayıp nefesimi toplamaya çalıştım. Sonrasında çığlık attım. Bu acı dolu, çaresiz çığlığım otoparktaki bazı insanların durup bana bakmasına neden oldu. Ancak umurumda değildi. Gözyaşlarımın akmasına izin vererek hıçkırarak ağladım. Sinirle yanaklarımı sildiğimde Tibet’in bana seslendiğini işittim.

“Vera!” Ağladığımı ve kendimi durduramadığımı fark ettiğinde yavaşça yanıma yaklaştı ve elini omzuma koydu. Yüzüne baktığımda bana acıyan bakışlarla baktığını gördüm. Haksız değildi. Ben tüm bu zaman boyunca ayakta uyuduğum için acınası bir insandım. Yine de destek olurcasına sırtımı sıvazladığı için teşekkür edercesine gözlerimi kırpıştırdım.

Bir saat kadar önce düşmanım olduğunu düşündüğüm bu adama teşekkür ettiğim için kendime inanamıyordum. Hayat bu kadar adiydi işte… Düşmanına gerçekleri söylediği için teşekkür edecek kadar sertti. Sevgiye, arkadaşlığa ve aşka, tüm bu saf duygulara inandığım için kendimden nefret ediyordum.

“Beni götürür müsün?” dedim aniden toparlanıp gözyaşlarımı sildikten sonra Tibet’e dönerek. Ciddiyetimden ve öfke dolu bakışlarımdan korkmuş gibi bir ifadeyle elini omzumdan çekti ve bir adım geriledi.

“Nereye?”

“Çiftliğe… Ege’nin yanına.”

***

“Seni burada bırakmam gerekiyor, Vera. Daha ileri gidemem. Kimliklerimiz gizli kalmalı. Anlıyorsun değil mi?”

Hızla başımı evet anlamında sallayıp arabanın kapısını açmak için hamle yaptığımda Tibet kolumu tutup anladığıma emin olmak için bir kez daha durdurdu.

“Artık tehlikeli bir yola girdin. Asil Acar’ın yanındaysan yanındasındır. Sakın yanlış bir harekette bulunma. Sen zarar görürsün.”

“Anladım. Bırak artık!” dedim Tibet’in kolundan kurtulmaya çalışarak. O an Ege ile yüzleşmekten başka umurumda olan hiçbir şey yoktu. Gözüm dönmüş gibiydi. Beni kimsenin tutamayacağını, yıkmaya ve yakmaya hazır olduğumu biliyordum. İçimde kontrol edemediğim bir güç birikmişti ve beni yönlendiren de bu şeytani duyguydu. Tibet’in arabaya biner binmez bana geri verdiği telefonumu açtığımda sayamadığım kadar çok cevapsız arama ve mesaj vardı. İçlerinde Ege’nin de mesajlarının bulunduğu mesajlar… Birinde şöyle yazmıştı: “Taner her şeyi anlattı. Gizli planınızdan en başından beri haberim vardı. Seni o binadan beraber izledik.” Bir diğerinde ise: “O sokağa girdin ve gözden kayboldun. Yetişemedim. Seni kaybettiğim için aptalın tekiyim. Endişeleniyorum, Vera. Lütfen dön.”

Evet, Ege. Aptalın tekisin. Beni kaybettiğin için değil, en başından beri kandırdığın için. Hızlı adımlarla yürüyüp çiftlik evine ulaşmaya çalışıyordum ki daha fazla dayanamayarak koşmaya başladım. Nihayet evin önüne geldiğimde oturma odasındaki perdenin kıpırdadığını gördüm. Geldiğimi gören ve pencereden bakan kişi Taner’di. Hışımla kendimi kapının önüne attım ve sert yumruklarla kapıya vurdum. Kapı, kısa sürede açıldı. Cihan’ın yüzüyle karşılaşmak beklediğimden daha kötü hissettirdi. Tüm bunların onun yüzünden olduğunu düşünerek tiksinç bir ifadeyle yalnızca iki saniye yüzüne baktım. Sonrasında dümdüz yürüyerek içeri girdim. Odada karşılaştığım bir diğer isim Taner’di. Endişeyle önüme çıktı ve tam geldiğime sevinerek gözleri parlamıştı ki yüzüm ne hale geldiyse suratımı görür görmez yüzü düştü.

“Vera, ben… Ege’ye söylemek zorundaydım.” Dedi planımızı Ege’ye anlattığı için kızdığımı düşünerek. Taner’i es geçerek doğrudan arkasında duran Ege’ye yöneldim.

“Vera, çok kork-” Cümlesini yarıda kesen şey yanağına attığım sert tokattı. Ne olduğunu anlamayarak elini yanağına kaldırıp ürkek gözlerle bana baktığında titrediğimi hissettim. Lanet olsun ki ona olan öfkemin yanında hala ona karşı olan sevgimin içimde bir yerde alevlenerek yükselmesinden korkuyordum. Bitmişti. Bitecekti. Mutlaka bu ateş sönecekti.

Odada olduğunu bile fark etmediğim Arya hafifçe öksürerek Menekşe, Cihan ve Taner’e seslendi.

“Biz çıkalım. Sanırım ikisinin konuşacağı çok şey var.” Arya’nın dediğine katılarak hepsi tek tek odadan çıkmıştı ki Taner hiçbir şekilde kıpırdamadan yanımda durdu. Endişeyle bana bakıyordu.

“Çık, Taner.” dedim ağzımın içine baktığını hissedince. Sesim tahmin ettiğimden daha titrek çıkmıştı. Taner yavru bir kedi gibi uysal bir şekilde başını salladı ve odanın kapısını kapatarak bizi yalnız bıraktı. Ege, şiddetli tokatımın yarattığı kırmızı yanağını ovmayı bırakarak başını salladı.

“Ne oldu? Neden bu haldesin?” dedi korkuyla. Ses tonundaki endişe sinirimi bozuyordu. Hala nasıl bu kadar iyi rol yapabilirdi? Beni düşünüyormuş gibi davranmaya devam ettiği için daha da öfkelendim.

“Gerçekten bunu düşünüyor musun? Umurunda mıyım ben Ege?” dedim yüzüne bağırarak. Parmağımı sallamaya çalışmıştım fakat titreyen ellerim yüzünden oldukça aciz bir hareket olarak kalmıştı. Ege bir anda ellerimi tutup kendi ellerinin arasına aldığında gafil avlandım. Yüzünü yüzüme yasladığında geri çekilmek istedim. Yapamadım. Nefesinin yüzüme çarpmasıyla onun bana hissettirdiklerini hatırladım.

“Ben senden başka bir şey düşünmüyorum ki…” diyerek kısık bir sesle konuştuğunda yutkundum. Gözlerimi kapattığımda çatıda, dudaklarımızın buluştuğu, o dolunayın olduğu gece gözlerimin önüne geldi. Hayır, o seni kandırdı Vera. Geri çekil. Ona direndiğini göster. Ben kendi iç sesimle konuşuyorken o, ellerimi daha sıkı sıktı ve kendi göğsüne yasladı. Elimin altında hızla atan kalp atışlarını duyabiliyordum.

“Çok korktum, Vera. Seni kaybedeceğimden çok korktum. Aptal bir plan uğuruna, benim yüzümden başına bir şey geleceğinden korktum.” Ellerimi sert bir hareketle ellerinin arasından kurtarıp geri çekildim.

“Senin… Korktuğun… Hiçbir şey… Yok.” dedim kelimeleri tane tane vurgulayarak. O kadar öfkeliydim ki Ege bu şiddetli tavrım karşısında şaşkına uğramıştı.

“Kiminle görüştün Vera? Kimdi o? Sana ne dedi?” dediğinde sinirle bir kahkaha attım. Elimi saçlarımı yolmak istercesine saç tellerimin arasından geçirdiğimde odanın etrafında turlamaya başladım.

“Sizin yaptığınızı biliyorum. Narin’i sizin öldürdüğünüzü ve her şeyin sizi bir oyununuz olduğunu biliyorum. Bu kadarı yeterli mi?” dedim tam karşısına geçip başkaldırarak. Tepkisini izlemek istedim. Doğrusunu söylemek gerekirse… Tam o an bunun yalan olduğunu söylemesini istedim. Belki de bir umut vardı öyle değil mi?

Ege öylece suratıma baktı. Gözleri gözlerime bakarken başka düşüncelere dalıp gitmiş gibiydi. Kirpikleri titrese de, göz kapakları kıpırdamıyordu. Dişini sıktığını, çenesinde beliren yumrudan anlayabiliyordum. Ağzım hayretle açıldığında gözlerimden yeniden yaşlar aktı.

“Doğru mu? Bu doğru mu?” dedim cevabı zaten belli olan soruyu tekrar tekrar sorarak. Ege, donup kalmış gibiydi. Sanki zaman durmuştu da hareket edebilen tek varlık bendim. Sinirle ellerimle göğsüne vurdum. Yalnızca biraz geriye sendeledi. Bir kere de omzuna vurarak onu hırpalamaya devam ettim.

“Konuşsana! Konuş, Ege! Biz yaptık de, yapmadık de… Bir şey söyle!” Ege’nin hala kıpırdamaması ve tek bir sözcük söylememesi daha da sinirlenmeme neden oluyordu. Sinirden tırnaklarımı yemeye başlayarak koltuğa oturdum. Daha fazla ayakta kalacak gücüm kalmamıştı.

“Nasıl yaptın? Neden yaptın? Neden beni en başından beri yalanlarına inandırdın… Beni gerçekten seviyorsun sanmıştım, Ege… Bunun benim canımı ne kadar yaktığını tahmin edebilir misin?”

Daha çok kendi kendime boşluğa bakarak konuşuyordum. Çünkü Ege hala ayakta, bir duvarmış gibi dikiliyordu. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Nihayet kıpırdamaya başladığında onu harekete geçiren şeyin son cümlem olduğunu biliyordum. Koltuğa, yanıma oturdu.

“Sakın… Sakın, sana karşı olan aşkımın yalan olduğunu söyleme. Evet, bencil davrandım. Bu aşkın kulağa doğru gelmediğini bile bile seni sevmek istedim. İkimiz için mutlu bir son olmadığını bilsem de sana gerçekten de aptal gibi âşık oldum.”

Günler öncesinde deliler gibi duymak istediğim bu cümleler, şimdi kulağıma oldukça yavan geliyordu. Doğru olduğuna inanamıyordum belki de… Hala olanlara inanamayarak başımı sallıyordum.

“Neden? Neden?” dedim kendi kendime sayıklayarak. Sonra Cihan’ı ve geçirdiği atağı hatırladım. Narin’in ölümünü atlatamayışını, psikolojik destek görmesini… Ege’ye doğru döndüm ve perişan haline aldırmadan sordum.

“Onun yüzünden değil mi? Cihan yaptı, siz de onu korudunuz.”

“Hayır.” Cevap vermesi bir saniye bile sürmedi. Artık neye inanacağımı bilmiyordum. Gerçek bir cevap olduğu için mi bu kadar kısa sürmüştü yoksa bu yalanı söylemeye çok alışık olduğu için mi?

“Sana her şeyi anlatacağım. Bu odadan çıktığında bütün gerçeklere kavuşmuş olacaksın. Sonrasında ne yapmak istiyorsan yapabilirsin. Özgürsün, Vera.”

“Anlat, dinliyorum.” Dedim ondan geçmişi son bir kez dinleyeceğimi bilerek. Bu iş basit bir hikâye olmaktan çok daha öteye geçmişti. Yalanlar, sırlar ve üstü kapalı anlatılan hikâyeler yoktu. Artık çırılçıplak gerçekler vardı.

Bölüm sonu

9 yorum