“Sen… Benim sevgilim değilsin. Sen beni bırakıp gittin.” Dedi Cihan biraz daha sakin ama hala öfkeli çıkan ses tonuyla. Arya başını salladı. Başparmağıyla Cihan’ın yaralanmış elini okşayarak hiddetle başını sallamaya devam etti.
“Gitmemi sen istedin, Cihan. Ben seni bırakmayacaktım.”
Ege, yumruk yaptığı elini sinirle dolaba vurduğunda pencere kenarında öylece, şaşkınlık içerisinde duran beni fark etti. Sertçe yutkunduktan sonra ağır ağır bana doğru yürüdü. Yavaşça kolumu tutup beni kendine doğru çekti.
“Biz çıkalım. Gidelim buradan… Tamam mı? Haydi, Vera.” Uyuşuk bir şekilde başımı salladım. Neler olduğunu anlamayarak ağır adımlarla onun beni yönlendirmesine izin verdim. Menekşe çoktan sinirle mutfaktan ayrılmıştı. Ege beni dışarıya doğru yöneltince bu yaptığına minnet duyarak derin bir nefes alıp ciğerlerimi temiz havayla doldurdum.
“İyi misin? Vera? Beni korkutuyorsun. Yüzün sapsarı olmuş.” Zaten tutulmuş olan boynum iyice kasılınca elimi boynuma götürdüm.
“Cihan…” dedim mırıltıya benzer bir ses çıkarmayı başarınca. Midem bulanıyordu. Böyle bir şeyin gerçek olma ihtimalini düşündükçe tiksiniyordum.
“Evet?” dedi Ege ne olduğunu anlamayarak.
“O… Narin’i?” diyebildim cümlemi tamamlayamayarak. Ege gözlerini kapattı ve arkasını döndü.
“Ah, Vera. Hayır. Hayır, Vera. Yok, öyle bir şey…”
O kadar rahatlamıştım ki karıncalanmış parmaklarımı yeniden hissetmeye başlamıştım. Parmaklarımı açıp kapatarak kendime gelmeye çalıştım. Ege’nin hala arkasının dönük olduğunu görünce ona seslendim.
“Ege? Bana bakar mısın?” Ege arkasını döndüğünde gözlerinin kızarıklığını gizlemeye çalışarak gözlerini kapatıp açtı. Burnunu içine çekerek toparlanmaya çalıştı.
“Vera… Narin’in öldüğü gece hepimizden bir şeyler koptu, bir şeyler değişti. Cihan hepimizden çok daha hassas bir çocuk. Akıl sağlığı bizim kadar güçlü değildi tamam mı? Şimdi sağlığına yeni kavuşmuşken yeniden aynı şeyleri yaşama korkusu yaşıyor.”
Boynumu ovuştururken başımı yana eğdim ve pişmanlık dolu gözlerle ona baktım. Ege, bir açıklama hak ediyordu.
“Cihan kitabı yazdığımı bilmiyormuş. Ona kitaptan bahsetmiş bulundum. Sana bu yüzden kırgın. Özür dilerim, böyle olsun istemezdim.” Ege, Cihan’ın tavrının nedenini açıklığa kavuşturmamla beraber yorgunlukla başını geriye attı. Bir süre hiç hareket etmeden öyle durunca bir şey olduğundan korkarak bir adım atarak kolunu tuttum.
“Ege?”
“Ne zaman bitecek?” dedi kısık bir sesle. Bana mı soruyordu yoksa kendi kendine mi konuşuyordu emin olamıyordum. Omuzlarımı indirip kaldırarak ona baktım. Bitecek olan şey neydi? O ise dümdüz karşıya bakıyordu.
“Bitmeyecek.” diyerek mırıldandı. Göğsümün yeniden daraldığını hissedince kolunu tutan elimi geri çektim.
“Ben… Odaya geri gidiyorum. Akşama kadar çıkmak istemiyorum. Sonrasında Menekşe ile gideceğim.” Ege’den bir cevap alamayınca arkamı dönüp içeri girdim. Bir anda fark etmiş olacaktı ki birkaç dakika sonra arkamdan seslendi.
“Akşam Menekşe ile nereye gideceksin?”
Arkamı dönmeden yanıtladım.
“Alışverişe. Kafa dağıtmaya. İzin verirseniz…” Arkamı dönüp onunla yüzleşmeye hazır hissetmiyordum. Yüzüne bakarsam yalan söylediğimi anlayacaktı. Yalan söylediğimi anlamasını istemiyordum. Bir şey söyleyip söylemeyeceğini merak ederek birkaç saniye öylece koridorun ortasında durdum. Ses gelmediğinde, bir sorun olmadığını düşünerek hızla merdivenlerden yukarı çıktım.
Güneş batıp karanlık çökene kadar, yani düşmanımla yapacağım görüşme vakti gelene kadar hiçbir şey yapmadan yatakta yatmak istiyordum. Bu insanlar hayatıma hiç girmemiş gibi yapıp zihnimi boşaltmak istiyordum. Bu yüzden henüz toplamadığım yatağa geri uzandım ve bacaklarımı karnıma kadar çekerek öylece yattım.
***
Menekşe’nin kırmızı vosvosuna yaslanmış bir şekilde onu beklerken kollarımı birleştirip dalgın gözlerle Cihan’ın evine baktım. Başıma geçirdiğim siyah kep şapkayı biraz daha gözlerimin önüne düşürüp derin bir nefesi içime çektim. Rüya’ya ait olan siyah deri ceket üzerime biraz dar geldiği için önünü açık bırakmak zorunda kalmıştım. Verandaya çıktığını gördüğüm Menekşe’nin hemen arkasından Ege’nin de çıktığını görünce arkamı döndüm ve arabanın yansımasından saçlarımı düzeltiyormuş gibi yaparak ilgi odağımı değiştirdim. Birkaç saniye sonra arkamdaki yansımadan Menekşe’nin bana yaklaştığını fark edince ona döndüm.
“Hazır mıyız?”
“Bu suratının hali ne Vera? Akşam da çok az yemek yedin. Hasta mısın yoksa?” Yan koltuğun kapısını açarken gözlerimi devirmeden duramadım.
“Bu yaşanılanlar size fazlasıyla normal geliyor olabilir ama ben gerçekten de depresyonun eşiğinden dönüyorum. Sebebi bu olabilir mi?”
Arabaya biner binmez çantasının içinden iki adet siyah, yuvarlak gözlük çıkarıp birini bana uzattı.
“Tak bakalım. Sanki sen çok normalsin de… Senin ihtiyacın olan şey biraz aksiyon canım benim.” Dedi kocaman bir sırıtışla bana göz kırparak.
Uzattığı gözlüğü alıp arabanın aynasından görünüşümü kontrol ederek taktım. Şapka ve gözlük ikilisinin gerçekten de ayrı bir havası vardı. Bakışlarımı Menekşe’ye çevirip bir de ona baktığımda göz göze geldik ve istemsizce kahkaha atmaya başladık.
“Haydi suç ortağım, gidelim! Rotamız?” dedi arabayı çalıştırırken.
“Arslan Plaza.” Dedim çantamdan telefonumu çıkardıktan hemen sonra. Menekşe arabayı sürmeye başladığında ben de hızla Taner’i aradım.
“Biz hazırız. En fazla yirmi dakika sonra orada oluruz. Sana konum atacağım ama gelmek zorunda değilsin Taner. Menekşe ve ben olayı idare edeceğiz.”
Her ne kadar Taner’e gelmesine gerek olmadığını söylesem de geleceğini biliyordum. Bu yüzden daha fazla uzatmadan telefonumdan Arslan Plaza’nın konumunu attım. Menekşe şaşkın bakışlarla bana baktı.
“Taner de mi gelecek?”
“Biliyorum, risk alıyoruz ama Taner’i çok kez oyaladım Menekşe. Onu daha fazla tutamıyorum. Fazla yanaşmayacak.” Menekşe kararıma saygı duyarak başını yana eğdi ve gülümsedi. Ege’nin varlığını ve bakışlarını hala üzerimde hissederek tedirginlikle arka yola bakarak kontrol ettim.
“Ege’yle ne konuşuyordunuz? Bir şey anlamadı değil mi?”
“Hayır. Sadece senin canının biraz sıkkın olduğunu ve yanında olmamı söyledi. Kafanı dağıtabilirsem çok mutlu olurmuş. Sana alışverişin çok iyi geleceğini söyledim.”
“Ya… Alışveriş… Normal bir kızın keyfini yerine getirebilecek şey…” dedim başımı sallayarak. Menekşe bu dediğime gülmeye başladı.
“İki normal arkadaş olarak bunu daha sonra yapalım. Söz ver.” Serçe parmağını uzattığını fark edince gülerek serçe parmağımı onun parmağıyla birleştirdim.
“Söz.” dedim gülümseyerek. Bu kez kendimi daha önceki tehlikeli buluşmaya göre daha rahat ve öz güvenli hissettiğimi fark ettim. İçimde garip bir duygu vardı. Sanki bir şekilde başıma bir şey gelmeyeceğine emindim.
Menekşe arabasını o malum sokağın önüne park ettiğinde heyecanla sokağa baktım. Menekşe, makul bir hıza ulaştığında kapıyı açtım ve çevik bir hareketle arabadan indim. Kendimi o kadar özgür ve hafiflemiş hissediyordum ki tüm tehlikeye rağmen gülümseyerek Arslan Plaza’ya baktım. Arabayı park eder etmez Menekşe peşimden dışarı çıktı ve sertçe arabanın kapısını kapattı.
Göz göze geldiğimizde gözlerini kapatıp açarak oyunumuza başladığını göstermeye çalıştı.
“Vera kafayı mı yedin? Bu çok tehlikeli… Onunla buluşmana izin veremem!” Bir anda o kadar yükselmişti ki sahte mi gerçek mi olduğuna ben bile emin olamadım.
“Ben kararımı verdim, Menekşe. Bir şeyler sakladığınız çok belli. Cevaplarımı almak için onunla buluşacağım.” dedim uçuşarak gözlerimin önüne gelen saçlarımı sinirle çekerken. Çaktırmadan etrafıma bakınıyordum. Onun geldiğine dair, bizi takip ettiğine dair bir iz arıyordum. Menekşe iyice yanıma yaklaşıp sesini alçalttığına emin olunca başını salladı.
“Bence burada değil.”
“Gelecek.” Dedim inanmaya devam ederek. Elimde tuttuğum telefonum titreyince telefonu fazla kaldırmadan ekranı yüzüme çevirip kontrol ettim. Taner’den yeni bir mesajım vardı.
“Sizi görebiliyorum. Plazanın karşı caddesindeki binanın çatısındayım.” Onu görmeye çalışarak karşı caddeye doğru baktım. Gözlerimi kısıp uzaklara bakmama rağmen göremedim. Hemen arkasından bir yeni mesaj daha geldi.
“Dürbün kullanıyorum. Oradan beni göremezsin.”
Hızla bir mesaj yazdım.
“Dürbün mü? Oyuncak mı?” Bu halde bile espri yapabiliyor oluşuma şaşırarak kendi kendime güldüm.
“Geç dalganı… Ama dürbünüm gerçek. Her zaman başrol oyuncunun yanındaki koruyucu arkadaş olabilmeyi isterdim. Harika bir şeymiş!”
Telefonu daha fazla oyalanmak istemediğim için ceketimin cebine geri koydum.
“Menekşe git lütfen… Bana daha fazla engel olamazsın.” dedim aramızdaki saçma diyalogu devam ettirerek. Menekşe’nin bana bir şey anlatıyormuş gibi gözlerini kırpıştırmasıyla onun geldiğini anladım. İşte zamanı gelmişti.
“Vera, yapma! Ege’yi sevdiğini biliyorum. Pişman olacaksın.” Dediğinde Menekşe’ye şaşırarak gözlerimi patlattım. Böyle bir şey konuşmamıştık! Bu cümle de nereden çıkmıştı? Menekşe omuz silkerek bana bakınca ona gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Ben Ege’yi sevmiyorum, Menekşe. Buraya kadardı. Onu korumak istemiyorum, dinlemek de istemiyorum. Beni yalnız bırak lütfen.”
“Ben uyarımı yaptım. O adam sana zarar verecek.” Dedi Menekşe uyarıcı bir şekilde parmağını bana sallayıp arabasına geri dönmek üzere hamle yaptığında.
“Sizin kadar zarar veremez.” dedim kollarımı bilmiş bir şekilde birbirine dolayarak. Menekşe, gözlerini devirerek arabasının kapısını açtı ve sürücü koltuğuna geri oturdu. Arabayı çalıştırıp sokaktan çıkmasını beklerken sabırsızlıkla bacağımı salladım. Menekşe birkaç saniye hareket etmeden öylece yüzüme baktı. Gözleriyle bana şans diliyor gibiydi. Bir anlığına vazgeçeceğinden, korkarak planı iptal edeceğinden şüphelenerek kaşımla işaret verdim ve gitmesini istedim. Neyse ki planımıza uyarak arabayı çalıştırdı ve sokaktan çıkmak üzere geri geri gitti. Menekşe’nin vosvosundan çıkan dumanı gördüğüm son saniye artık yalnız olduğumu anladım. Dürbünüyle karşı caddeden beni izleyen Taner haricinde tek kalmış sayılırdım. Arkamı döndüğümde plazanın sağ köşesine yaslanmış birinin durduğunu fark ettim. Öne doğru iki büyük adım alıp o tarafa doğru ilerledim. Aramızda çok az bir mesafe kaldığında durdum.
“Sen misin?” dedim kontrol etmek isteyerek. Hangi yanıtın içimi daha çok rahatlatacağından şüpheliydim. Öyle bir noktada duruyordu ki bu bile ne kadar zeki olduğunu gösteriyordu. İkimizin bulunduğu konumda, beni izleyen Taner yalnızca binayı ve beni görebilirdi. Adam, kör noktasında kalacaktı.
Kaçacağını veya yüzünü göstermeyeceğini düşünerek tereddütte kaldığımda şaşıracağım bir şey yaparak yaslandığı yerden doğruldu ve yüzünü bana çevirdi.
“Benim.” dedi hiçbir ses değiştirici cihaz kullanmadan. Bedeninin tamamını bana doğru çevirdiğinde hızla onu inceledim. Üzerine giydiği uzun siyah palto ve tıpkı benim gibi gözüne taktığı siyah gözlüğüyle son derece klas duruyordu. Burnuna doğru düşen gözlüklerinin altındaki soğuk kahve bakışlarıyla karşılaşınca içimin ürperdiğini hissettim. Sol elinde, ince parmaklarına taktığı değişik, gümüş yüzükleriyle farklı bir tarzı olduğu belliydi.
Alnına düşen neredeyse kıvırcık sayılabilecek dalgalı, kahverengi tutamları elinin tersiyle düzeltti. Sonra, gözlüğünü çıkarıp cebine atarken alayla karışık bir şekilde güldü. Gülünce sağ gözünün hemen altında ufak bir gamze belirdi.
“Demek seni en sonunda bana getirecek kadar çaresiz bıraktılar.” dediğinde çıplak sesini unutmuş olduğumu fark ettim. Bakışlarımı yeniden vücudunda gezdirdim. Düşündüğümden daha zayıftı. Neyse ki oyunumuza inanmış görünüyordu.
“Daha ne kadar beni inceleyeceksin? Eldeki malzeme bu, Vera Hanım…” dedi etrafında hızlı bir tur atıp kendi vücudunu işaret ederek. Hızla toparlanarak kollarımı birleştirdim ve başım dik şekilde ona baktım.
“Seninle anlaşmaya karar verdim. Çünkü Ege beni oyalamaktan başka hiçbir şey yapmıyordu.” dedim yalanlarıma devam ederek. Aslında yalan sayılmazdı. Ege gerçekten de susmaya devam ediyordu fakat beni kendine o kadar bağlamıştı ki ondan kopamıyordum.
Karşımdaki, adını dahi bilmediğim insan keyifle gülümseyerek başını salladı. Elini uzattığında heyecanla inip kalkan göğsümü dindirmeye çalıştım. Nihayet bir isim, bir kimlik alacaktım.
“Tibet.”
“Vera. Zaten biliyorsun.” dedim yine de ismimi söyleyip uzattığı eli sıkarak. Buz gibi bir eli vardı. Bu genç adam üzerinde ilginç tezatlıklar barındırıyordu. Bizi tehdit eden, beni bu sokağın ortasında ittiren adam olduğuna inanamayacağım kadar sıcak bir gülümsemesi vardı. Fakat bakışları, tavırları ve konuşması aksini düşündürecek kadar ürkütücüydü.
“Bana her şeyi anlatacağına dair söz verdin. Narin’in geçmişi ve kendine dair… Ne istediğini ve ne yapacağımızı anlatacaksın değil mi?”
“Elbette. Her şeyin bir sırası var, Vera. Önemli olan senin bir başlangıç yapmandı.” Bir kedi sesi ikimizin arasına girince o korkunç günü hatırladım. Tıpkı o günkü kadar siyah bir kedinin Tibet’e doğru yürüdüğünü görünce şaşırarak baktım. Gerçekten de aynı kedi olma ihtimali çok yüksekti çünkü bu yeşil gözleri unutmamın imkânı yoktu. Tibet, kediyi kucağına alıp başını sevmeye başladığında bana baktı.
“Gel bakalım, Minik. Vera artık bizimle. Mutlu musun?” dedi kediyle konuşarak. Tibet’in konuşması o kadar sinir bozucuydu ki yanında bulunmaktan tiksinerek etrafıma bakındım.
“Gidelim mi?” dediğinde anlam veremeyerek ona baktım.
“Nereye?”
“Elbette seni büyük patronla tanıştırmaya.”
Kalp atışlarım hızlandığında nabzıma eş değer şekilde telefonum, ceketimin cebinde titremeye başladı.
“Önce ben onu bir alayım hanımefendi.” Dedi Tibet avcunu açıp gözleriyle ceketimin cebindeki telefonu işaret ederek.
“Bana güvenmiyor musun?” dedim şansımı denemek isteyerek. Tibet gözlerinin içiyle güldükten hemen sonra başını salladı.
“Sadece işimi garantiye alıyorum.” Telefonumu ceketimin cebinden çıkarmadan hemen önce kapatma tuşuna basılı tuttum. Muhtemelen arayan kişi Taner’di. Eğer ekranın üzerinde bir mesaj kaldıysa planımız suya düşerdi. Bu yüzden ben de tıpkı onun dediği gibi kendimi garantiye alarak tamamen kapandıktan sonra telefonumu avcunun içine bıraktım.
“Güzel… Arabam hemen şurada.” dedi arkasını işaret ederek. Tıpkı daha önce Ege’nin de söylediği gibi siyah Mercedes arabayı görünce kendime inanamayarak başımı salladım. Birazdan bu arabaya binip kimsenin bilmediği bir yere gidecektim.
“Büyük patron derken neyi kast ettin?” dedim yolcu arabasının kapısını açmak üzereyken.
“Ah, Vera. Yalnız olduğumu düşünmemiştin değil mi? Ben de bir başkasının dostuyum. Şimdi ise o artık ikimizin de dostu olacak. Arabaya bin.” dedi daha fazla oyalanmak istemeyerek. Geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimin bilincinde olarak arabaya bindim. Tibet arabaya çalıştırdığı gibi gaz pedalına yüklenerek aracı hızla sürmeye başladı. Sabahtan beri geçmek bilmeyen boyun ağrım korkuyla birlikte tekrardan canımı acıttığında dik duruşumdan ödün vermeyerek gideceğimiz yere kadar sesimi çıkarmadan öylece o koltukta oturdum.










