İçeriğe geç

Safderun

Bölüm 27 · 14 dk okuma

Safderun

Bölüm 27

Kriz

İkimiz de yerde, çimlerin üzerinde bağdaş kurmuş bir şekilde otururken Ege, ilk defa ben sormadan tüm geçmişini ve aile yaşantısını anlatıyordu. Üzerime getirdiği battaniyeye sıkıca sarılarak pür dikkat onu dinledim.

“Kazayı beş yaşında geçirdi. Bu halde olmasının nedeni annem ve babamdı. İşte bu yüzden hep eksik bu yanım…” Bir yorumda bulunmadan iç çekerek onu dinledim.

“Her zaman kavga ederlerdi. Boşanma evresine girene kadar Rüya ve ben tüm kavgalarına şahit olduk. Evdeki gürültü duyulmasın diye evin tüm pencerelerini kapattığımı hatırlıyorum. Daha en başta boşanmalarını isteyecek kadar tükenmiştim. Rüya çok küçüktü, bu yüzden anlamıyordu. Diğer arkadaşlarının ebeveynleri gayet normalken bizimkilerin bu davranışlarını anlamıyordu.”

Durdu. Tekrardan sinirlenişine şahit olarak onu izledim. Hızla inip kalkan göğsünü, dudağını sıkışını ve sıkıntıyla parmaklarıyla oynaşını… Başını sola çevirip boş sokağa baktı. Rahatsızlıkla derin bir nefes aldıktan sonra devam etti.

“O gece babam Rüya’nın önünde anneme tokat attı. Ben devreye girmeye çalıştığımda yüzüme bir yumruk da ben yedim. Rüya… Ağlıyordu, titriyordu. Babam ona da bir şey yapacak korkusuyla bana bakıyordu. Gözlerindeki o bakışı her gece rüyamda yeniden görüyordum.” Sesi kısılan Ege, elini yumruk yaptığını fark edince parmaklarını açtı. Gözlerinden akan bir damla yaşı fark edince elini tutabilmek adına ona doğru uzandım. Ellerini bir anda havaya doğru uzatıp geri çekilince yanlış bir şey yapmış olmaktan endişe ederek ben de geri çekildim.

“Yok, dur. Daha bitmedi.” Dedi kızarmış gözlerini hızla kollarına silerek.

“Annem tüm eşyalarını alıp bir valize sıkıştırdı. Gitme dedim, bizi bu adamla yalnız bırakma. Rüya, o kadının paçasına yapıştı. Umurunda olmadık, Vera. Anlıyor musun? Gözlerimizin içine baka baka… O evden ayrıldı.”

“Tıpkı babam gibi…” diyerek kendi kendime mırıldandım. Ege aniden başını kaldırıp yüzüme baktı.

“Ne dedin?”

Başımı salladım ve hüzünle karışık bir tebessümle ona baktım. “Hani benim fotoğrafımı çektiğin o günü hatırlıyor musun? Beni en mutsuz eden anı düşünmemi söylediğin gün.”

Ege, usulca başını salladı. O gün düşünmüş olduğum anı, ona kısaca anlatarak dertlerimizin ne kadar benzer olduğunu söyledim. Ben de en az onun kadar, Rüya kadar sevgiye muhtaçtım. Babamın bana sarılıp annemi kaybetmenin verdiği acıyı azaltmasını ne kadar çok dilediğimden bahsettim. Babamın ise umurunda olmamasından…

“Acılarımız ortakmış. En azından senin bu konuda eksik olmamanı dilerdim.” dedi Ege.

Biraz daha sakin görünüyordu. Kendi anılarımdan bahsetmem onu rahatlatmış gibiydi. Her ne kadar benim adıma üzülse de, yalnız olmadığını bilerek benzer acıları olan birini dinlemek iyi gelmişti.

“Rüya, annemin peşinden koştu. Her şey çok hızlıydı, Vera. Onu kaybettim. Sokakların arasında onu aradım. Seslendim, duymadı. En sonunda annemin arabasına benzer bir arabanın yaklaştığını görünce… Kendini yolun ortasına atmış. Ambulans sesini duyup yolun ortasında uzanan bedenini görünce… Onu buldum. Geç kalmıştım.”

O kadar telaşlı konuşuyordu ki nefes nefese kalmıştı. Tüm bunları en son ne zaman birine anlattığını merak ederek göğsüme saplanan ağrıyı dindirmeye çalışıyordum. Kaşlarımın çatılmasına engel olamayarak derin bir nefes aldım. Ağlamak istiyordum. Fakat bunları asıl yaşayan Ege, karşımda sağlam duruyorken benim ağlıyor olmam acizlik olurdu. Ona güç veremeyeceksem dinlememin ne anlamı kalırdı ki? Sadece ona moral olmak için güçlü numarası yapmayı seçtim. Dudaklarımı dişleyerek ağlama isteğimi bastırmaya çalıştım.

Ege, bir anda dizlerini kıvırarak başını kucağıma yasladığında şaşkınlıkla ellerimi iki yana açtım. Öpüşmemizin üzerinden geçen bu kısacık zaman diliminde tekrardan iç içe geçmiş halimizden korkarak ona baktım. Ondan uzak durmaya çalışıyorken her seferinde daha da çok bağlandığımı fark edince kalbim hızla atmaya başladı. Ondan uzak durmayı beceremiyordum. Her şeyi elime yüzüme bulaştırdığım çok açıktı. Fakat bu gece Ege’nin bana ihtiyacı vardı ve benim de Ege’ye ihtiyacım olduğunu söylersem yalan olmazdı. Bu yüzden elimi saçlarına değdirerek yavaşça parmaklarımı saç tutamları arasında gezdirdim.

Ege, refleks olarak başını hareket ettirdiğinde rahatsız ettiğimi düşünerek elimi çektim. Başını doğrudan yüzüme doğru çevirdi ve gülümseyerek bana baktı.

“Aslında her zaman bundan nefret ederdim.”

“Neyden?” dedim neyi kast ettiğinden emin olamayarak.

“Saçımın ellenmesinden. Tik gibi bir şey.” Dedi gülerek. İki dakika öncesinde ağlıyorken şimdi içten bir şekilde gülmesi hoşuma gitmişti. Ben de gülerek ellerimi suçluymuş gibi havaya kaldırdım.

“Bilmiyordum. Özür dilerim.”

Ege, gülerek havada kalan elimi tuttu ve saçlarına geri yerleştirdi. Sonra, yan dönerek başını çevirdi. Gülümseyerek başımı yana eğdim ve o sakinleşene kadar orada öylece oturarak saçlarını okşadım. Birkaç dakika sonra gözlerim tekrardan kulübeye takılınca kaşlarımı çattım.

“Peki, neden Cihan ile kalıyor?” Ege kıpırdandı.

“Ona benden başka bakacak kimse yoktu ama bana çok öfkeliydi. Annemin gidişine engel olamadığım için beni suçluyordu. Sonra… Dolaylı yoldan Cihan ile tanıştılar. Rüya ile enerjileri anlamadığım bir şekilde tuttu. Cihan’ı abisi yerine koydu. Allah bin kere razı olsun ki Cihan ona bakmayı kabul etti.”

“Ama… Bu çok üzücü değil mi? Senin yerine ona abi demesi?” dedim. Amacım yarasını deşmek değildi fakat kendi kız kardeşim, benim yerime arkadaşımla kalıp ona abi deseydi gerçekten de ne hissederdim bilemiyordum.

“Önemi yoktu. O iyi olduğu sürece ben de iyiydim. Neredeyse her gün buraya uğrar oldum. Yıllar geçtikçe aramızdaki buzlar eridi, sanıyorum ki artık beni affetti.”

Dizimden kalkıp gülümseyerek bana baktığında ben de ona gülümseyip başımı olumlu anlamda salladım.

“Senin gibi bir abisi olduğu için çok şanslı.”

Üzerimden kayan battaniyeyi son anda yakalayıp omuzlarıma doğru çektiğimde Ege elinin tersiyle burnumun ucuna dokundu.

“Burnun kıpkırmızı olmuş. Hasta olacaksın. Artık içeri girelim, saat epey geç oldu.” dediğinde onay vererek başımı salladım.

Cihan’ın evine girdiğimizde ses çıkarmamaya özen göstererek merdivenlere yöneldik. Mutfağın ışıkları kapalıydı, oturma odasının da öyle. Bu yüzden herkesin yatmış olduğunu düşünerek telefonumun ışığıyla önümüzü aydınlattım.

Cihan’ın bana ayarladığı odanın önüne geldiğimizde parmağımla odayı gösterdim.

“Burada kalıyorum. Sen nerede kalacaksın?”

“Ben bulurum kıvrılacak bir yer… Sen kendi rahatlığınla ilgilen. İyi geceler, Vera.” Dedi içtenlikle bana bakarak. Gülümsedim. “İyi geceler, Ege.” dedim ve odanın kapısını açarak içeriye girdim. Odaya girer girmez sıcakladığımı hissederek üzerimdeki fazlalıkları çıkardım ve yalnızca sporcu atletiyle uyumaya karar verdim. Yatağın üzerine oturduğumda hemen karşımdaki aynanın yansımasından kızarmış olan yanaklarımı fark ettim.

Vücudumun verdiği istemsiz tepkilere sinirlenerek gözlerimi devirdim. Telefonumu şarja taktıktan hemen sonra yatağın içinde kıvrıldım ve belki de bir saat boyunca Ege’yi düşünerek aptalca sırıttım.

Zeka, mantık, duygu kontrolü her şey sıfırlanmıştı. Yine de iyi hissediyordum. Yatağın rahatlığıyla birlikte iyice gevşediğimde yüzümdeki o aptal tebessümle uykuya daldım.

“Vera, uyan artık!”

Kulağımın hemen dibinde işittiğim bu sesle birlikte gözlerimi açtım. Menekşe, çoktan üzerindeki pijamaları çıkarmış ve gayet şık bir şekilde ayakta dikiliyordu. Ağzımı sonuna kadar açarak esnedim ve yatakta gerilebildiğim kadar gerildim. Bir anda yataktan kalkınca boynuma saplanan ağrıyla inledim.

“İyi misin? Ne oldu?” dedi Menekşe yanıma oturarak. Elimle, boynumda tam ağrıyan noktayı ovalayarak ağrıyı dağıtmaya çalıştım.

“Boynum tutulmuş.” dedim acıyla kaşlarımı çatarak.

“Oda serin, sen üzerinde atletle uyumuşsun. Bravo gerçekten. Bir de bu halde bir tanecik düşmanımızla görüşeceksin değil mi?”

“Ben onu unutmuşum.” dedim kafam karışmış bir şekilde Menekşe’ye bakarak. Bu akşam için hazırladığımız plan nasıl da aklımdan uçup gitmişti?

“Geçmişler olsun. Vera’yı kaybettik.” Menekşe’nin kendi kendine söylenmesinden hemen sonra yarı açık duran odanın kapısı tıklatıldı. Kapıya doğru baktım. Gelen kişi, Arya idi. Dalgalı saçlarını yarım toplamış, yüzüne hafif bir makyaj yapmıştı. Saçlarını topladığı için köprücük kemikleri hemen göze çarpıyordu.

“O nasıl laf öyle, Menekşe? Tövbeler olsun. Kusura bakma, Vera. Rahatsız ediyorum ama gelmeyince sizi merak ettim. ” dedi Arya çekinerek kapının ucundan bakarak. Menekşe Arya’ya gözlerini devirdikten sonra tekrardan bana döndü. Gözlerindeki buz gibi bakışla karşılaşınca ne olduğuna anlam veremeyerek gözlerimi kısarak ikisine baktım.

Dünden beri, Arya’ya karşı tepkili olduklarını hissediyordum. Arya ile samimi olan tek kişi Ege idi. Sorunun ne olduğunu merak ederek Menekşe’ye sorgular gözlerle baktım.

“Yok, önemli değil. Ben hemen üzerimi değiştirip geliyorum.” dedim ayağa kalkarak.

“Ben kahvaltıyı hazırladım. Bekliyorum öyleyse…” dedi Arya kapımı kapatıp aşağıya inmeden hemen önce. Gittiğinden emin olduktan hemen sonra Menekşe’nin kolunu tuttum ve onu kenara çektim.

“Arya’yla aranızda bir problem mi var? Dünden beri Cihan da sen de kıza karşı soğuk davranıyorsunuz.”

Menekşe şaşkınlıkla bana baktı ve gülmeye başladı.

“Bakıyorum bir anda uyanıverdiniz Vera Hanım? Sanırım konu ilginizi çekti.” Gülmediğimi fark edince sırıtmayı kesti ve daha ciddi bir tavırla kollarını birleştirdi.

“Yani… Arya ile aramız uzun süredir böyle. Benden pek haz ettiğini düşünmüyorum. Ben de ondan öyle… Ege’nin onunla hala iletişim koparmamasından dolayı mecburen bir araya geliyoruz. Ege ve minik cadısı…” dedi parmaklarıyla tırnak işareti yapıyormuş gibi konuşarak.

“Bence doğrudan cadı. Ortalık karıştırmaya bayılır. Eminim benimle ilgili hala Ege’yi dolduruşa getiriyordur.” Dedikodunun boyutu bir anda uzayınca onu durdurdum. Anlaşılan ikisinin arasında olan şey kızsal meselelerdi. Olayın özünü bilmediğim için de taraf tutmak istemiyordum. Arya’nın arkasından bu şekilde konuşmak da rahatsızlık verdiği için sustum.

“Tamam… Sizin bir şekilde aranızda bir şeyler dönmüş. Peki ya Cihan?” dedim asıl onun tepkisini merak ederek.

“Ah, onun Arya acısı çok farklı. Arya hepimize bir noktada dokundu. Fakat Ege bunu görmemek için direniyor…”

Ege’nin bir şeyi görmemesinin, bazı noktaları kaçırmasının imkânı yoktu. Ege, dikkatliydi. Arkadaş kazığını kabul edemezdi. Ege Arya’yla arkadaşlığını sürdürüyorsa onun bir bildiği olmalıydı. Menekşe, konudan sıkılmış olacaktı ki bir anda yanımdan çekilip yatağın üzerine birkaç kıyafet parçası bıraktı.

“Bu yedek eşyalardan birini giyebilirsin. Hava dünden beri epey soğudu. Boynun da tutulmuş… Kalın giyin.”

Menekşe odamdan çıktığında yatağın üzerindeki kıyafetlere baktım. Haki yeşili örme kazağı alıp üzerime tuttum. Aynadaki yansımadan üzerime uyduğunu görünce fazla vakit kaybetmeden hızlıca üzerimi değiştirdim. Saçlarımın fazla dağınık göründüğünü düşünerek tepeden gevşek bir ay kuyruğu yaptım. Ön tutamlardan salınan iki saç tutamını açıkta bıraktım.

Odanın kapısını sessizce kapatarak merdivenlere yöneliyordum ki arkamdan gelen sesle yerimden sıçradım. Arkamı döndüğümde Ege ile karşılaşınca hemen sakinleşmeye çalışarak gülümsedim.

“Bir kez olsun bu kadar korkmasan Vera? Çok mu korkunç biriyim ben?” diyerek sırıttı. Düğmelerini açık bıraktığı yeşil kareli gömleğine gözüm takıldı. Farkında olmadan aynı rengi giymiş olmamıza şaşırarak bakışlarımı kaçırdım.

“Sen de öyle sessiz sedasız bir anda ortaya çıkıyorsun. Korkmamak mümkün değil ki…” dedim hayıflanarak.

Gülümseyerek bana baktı. Bu halim hoşuna gidiyor gibiydi. O kadar derin bakıyordu ki içimi, en görünmeyen noktalarımı görüyormuş gibi hissediyordum. Bu yüzden mümkün olduğunca bakışlarımı ondan uzak tutmaya çalışarak merdivenlere yöneldim.

Mutfağın girişine geldiğimizde uzunca bir masanın üzerinin kahvaltılıklarla donatıldığını gördüm. Arya, çay bardaklarını dolduruyorken keyifle bir şarkı mırıldanıyordu. Hemen arkasında tezgâha yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde duran Cihan’a baktım. Suratının, Arya’nın aksine pek canlı göründüğü söylenemezdi. Şaşkın bir şekilde Arya’nın masayı hazırlayışını izliyordu.

“Günaydınlar efendim! Ellerinize sağlık neler döktürdünüz böyle?” dedi Ege neşeyle masaya yanaşarak. Onu bu kadar neşeli görmek beni daha çok şaşırtıyordu. Arkadaşlarının yeniden bir araya gelmesinden keyif alıyor gibiydi. Fakat Menekşe ve Cihan onun kadar mutlu değildi.

“Ben bir şey yapmadım. Arya hazırlamış.” Dedi Cihan oldukça soğuk bir ses tonuyla. Arya, ona kısa bir bakış attığında gülen yüzü biraz düşse de hızla eski neşesine dönerek başını salladı ve gözünün önüne düşen saçı çaydanlığı masaya bırakır bırakmaz kulağının arkasına sıkıştırdı.

Ege, Cihan’a doğru yürüdüğünde sarılmak için kolunu uzattı fakat Cihan tepkili bir şekilde geri çekilerek göz devirdi. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Cihan, Ege’ye benim yüzümden tepkili olmalıydı. Kendimi suçlu hissederek çaktırmadan ikisini izlemeye devam ettim ve sandalyelerden birini çekip oturdum. Masanın etrafına beş sandalye vardı. Rüya’nın gelip gelmeyeceğini merak ederek Arya’ya sordum.

“Cihan sabah erkenden ona kahvaltısını verdi. Kalabalık olunca… Kahvaltıyı bizimle yapmak istememiş.” Başımı anlayışla salladım. Bir yandan göz ucuyla Ege ve Cihan ikilisini izliyordum.

“Ne oldu? Cihan?” dedi Ege endişeyle yüzüne bakmaya çalışarak. Cihan bir yorum yapmadan öylece yüzüne baktı. Ege bir kez daha soru sorarcasına kaşını kaldırıp başını salladığında o da yeniden göz devirdi.

“Menekşe gelmiyor mu?” dedi sohbeti değiştirmeye çalışarak ortaya bir soru attığında. Cihan sandalyelerden birini çekip oturmak istediğinde Ege kolunu tuttu.

“Ne oluyor oğlum sana? Ne bu tavır?” Cihan, Ege’nin kolunu tutan eline öyle sert baktı ki ortamın gerileceğinden korkarak öksürmeme engel olamadım.

“Ege… Bırak istersen kardeşim. Geçti mi senin şurandaki morluk? İster misin yenisini?” dedi Cihan Ege’nin hala belirgin olan yanağındaki morluğu işaret ederek.

“Allah allah! Ne oluyor? Ne yaptım ben sana? Anlatmıyorsun ki! Sen yine hiçbir şey anlatmıyorsun Cihan!” dedi Ege sitemle ellerini yana açtığında. Cihan, sabır dilercesine derin bir nefesi içine çektiğinde Arya ikisinin arasına girdi ve Cihan’ı yavaş ve nazik bir hareketle geri çekti.

“Beyler sakin olalım. Güzel bir kahvaltı yapalım, karınlarımız doysun. Sonrasında konuşamadıklarımızı konuşuruz. Ne dersiniz?”

Ege ve Cihan kavga edip küsen iki kardeş gibi sitem dolu bakışlarla birbirine baktıktan sonra nihayet Arya’nın tavsiyesine uymaya karar vererek masaya oturdular. En az Arya kadar keyifli bir giriş yapan Menekşe mutfağa geldiği gibi masanın üzerindeki patates kızartmasından bir tane alıp ağzına attı.

“Haydi, artık şunları yiyelim de sonrasında ne konuşacaksan konuşalım.”

Yaklaşık on dakika boyunca kimse bir şey söylemedi. Herkes önündekileri yemekle meşgulken ara sıra başımı kaldırıp Ege’ye bakıyordum. Ege’nin ise ilgilendiği tek kişi neden tavır aldığını bilmediği arkadaşı Cihan’dı. Israrla göz göze gelmeye çalışıyor ve her göz göze geldiğinde hesap sorarcasına Cihan’a göz kırpıyordu. Bu hali komik gelince gülmemek için kendimi zor tuttum. Anlaşılan barışana kadar pes etmeyecekti.

“Amerika nasıldı Arya? Oradayken hiç aklına geldik mi? Biz yani… Cihan ve ben. Ege ile zaten iletişimi hiç kesmediğini biliyorum da… Biz unutulduk sanırım.” Dedi Menekşe bir anda ortaya bir konu açarak. Cümlelerindeki keskinlik, ses tonundaki iğneleyici tavırdan sonra Arya’nın ne diyeceğini merak ederek çayımı elime alıp ona baktım.

Arya alay dolu bir gülümseme atıp Menekşe’ye kafa tutarcasına baktığında ortamın yeniden ciddileştiğini hissettim.

“Menekşe biz seninle nasıl ayrıldık? Ben pek iyi ayrıldığımızı hatırlamıyorum da… Zamanımı seni düşünmeye ayırmadım yani. Bunu soruyorsan…” Arya çatalının ucundaki peyniri keyifle ağzına attığında Menekşe’nin tadını kaçıramadığını göstermeye çalışıyor gibiydi. Bu ikilinin neden bu durumda olduğunu merak ederek bakışlarımı ikisinin arasında gezdirdim.

Menekşe hoşnut olmayarak kaşlarını çattı ve Arya’ya dik dik bakmaya başladı. Yüzündeki tiksindirici ifade o kadar belliydi ki onun yerine ben utanınca yüzündeki o ifadeyi silmek için kolunu dürttüm. Menekşe uyarımı almak istemeyerek Arya’ya karşı kafa tutmaya devam etti.

“Peki Cihan? Onu da beni sildiğin kadar kolayca sildin mi?”

“Menekşe ne yapmaya çalışıyorsun?” dedi Ege sertçe Menekşe’nin lafını bölerek. Sinirlendiği çok belliydi. Menekşe’nin Arya’nın üzerine gitmesinden hiç ama hiç hoşlanmıyordu.

“Bir şey yapmaya çalışmıyorum, Ege. Sohbet etmeye çalışıyorum.”

“Etme, Menekşe. Böyle sohbet edeceksen, etme.” Dedi Ege sinirle ellerini birleştirdiğinde. Cihan’ın yorum yapmadığını fark edince ona döndüm. Dalgın gözlerle Arya’ya bakıyordu. Arya’ya karşı Menekşe kadar öfkeli görünmüyordu. Ege kadar sevgi dolu da… İkisinin arasında bir yerdeydi. Sanki Arya küçük bir özür ile karşısında dikilse hemen kollarını açacaktı. Öyle bir dalgınlıkla izliyordu Arya’yı…

“Kahvaltımızı ettiğimize göre… Asıl meseleye gelebiliriz. Hepimizi ilgilendiren bir olay var.” Arya konuya öyle sakin bir tavırla girmişti ki durumu bilmesem gerçekten de panik yapacak bir şey olmadığını düşünebilirdim.

“Soruşturma yeniden başlatılıyormuş. Vera bana durumu anlattı.” Dedi Menekşe Arya’nın anlatacaklarının bir önemi yokmuş gibi. Bunu bir anda söylemesi, kendine çay doldurmak için ayağa kalkan Cihan’ın üzerinde öyle bir şok etkisi yarattı ki elindeki çay bardağını yere düşürdü. Yere çarpma hızıyla birlikte parçalara ayrılan bardağın sesiyle hepimiz yerimizden sıçradık.

“Ne yapıyorsun Menekşe? Bir anda söylenecek şey mi bu!” dedi Arya sabahtan beri ilk kez Menekşe’ye karşı sesini yükselterek. Bu kez haklı olduğunu düşündüğüm için Menekşe’ye kınayan gözlerle baktım. Cihan yerdeki cam parçalarını toparlamaya çalışırken Arya yerinden kalktığı gibi Cihan’ın yanına giderek yere eğildi.

“Cihan… İyi misin? Bırak bana. Ben toparlarım. Sen geç, otur lütfen.” Ses tonu o kadar yumuşaktı ki Arya’nın Menekşe’nin anlattığının aksine gerçekten de nazik bir insan olduğunu düşünmeye başlamıştım.

“Cihan! Elin kanıyor, kesmişsin. Lütfen… Bana bak…” Arya panik yapınca Ege de ayağa kalktı ve Cihan’ı kendine getirmek için yere eğildi. Omzuna dokunduğunda Cihan bir anda geri çekildi.

“Bırakın beni! Dokunmayın bana! Hele sen… Hiç dokunma.” Dedi sinirle Arya’ya bakarak. Gözlerinden neredeyse alevler çıkıyordu. Arya titreyen ellerini saklamaya çalışarak ayağa kalktı. Ege de Cihan’ın öfkesinden çekinerek geri çekildi. Arya’nın arkasına döndüğünde gözünden akan bir damla yaşı alelacele sildiğini fark ettim. Şahit olmamam gereken anlara şahit olduğumu hissederek yerimde kıpırdandım.

Cihan cam parçalarını kanlar akan ellerinin arasına umursamadan alıp bir poşetin içine attığında sinirle güldü.

“Soruşturma yeniden başlatılıyormuş. Ne kadar kolay… Dimi? Aynı şeyleri yaşamak? İçtiğim ilaç sayısının, gittiğim doktor randevularının bir önemi yokmuş gibi? Tekrar sıyırmamın hiçbir önemi yok değil mi sizin için?”

“Cihan… Böyle söyleme.” Dedi Arya bir kez daha yanaşmaya cesaret ederek. Cihan, aynı mutfakta ne kadar çok kaçabilirse o kadar çok köşeye çekilerek kanlar içerisindeki eliyle yüzünü sildi. Parmağından bulaşan kan yanağını lekeledi.

“Sus! Konuşma! Ben bir daha hiçbir yere gitmiyorum tamam mı? İstemiyorum sorgu falan! Onun ölümünü… Konuşmak… İstemiyorum.” dedi ağlamaya başladığında. Bir yandan kan lekesi olmuş elleriyle yüzüne vuruyordu. Cihan’ın Narin’in ölümünde bir payı olduğunu düşünmeye başladığımda korkuyla yerimden kalktım. Yaşadığım rahatsızlık kimsenin umurunda değildi. O an herkes Cihan ve psikolojisiyle ilgilendiği için kimse benim ayağa kalktığımı fark etmemişti bile. Cihan… Narin’i öldürmüş olabilir miydi? Kalp atışlarım korkuyla hiddetlendiğinde nefes alabilmek için mutfağın penceresini açtım ve tam o noktada durdum.

Arya, Cihan’ı sakinleştirebilmek adına ellerini tutup kendi ellerinin arasına aldığında o da ağlamaya başlamıştı.

“Cihan… Kendine gel. İzin vermeyeceğim tamam mı? Kimse üzerimize gelemeyecek. Sakin ol, sevgilim… Lütfen! Cihan, lütfen kendine gel!”

Duyduklarımdan emin olamayarak ağzım açık bir şekilde onlara baktım. Ne? Arya… Cihana ne demişti?

Bölüm sonu

10 yorum