Cihan, çoktan boşalan kahve kupasını ellerinin arasında öylece döndürdüğünde onu bu anıların içerisinden çıkarmanın biraz zor olacağını anladım. Elimi gözlerinin önünde sallayarak onu yeniden dünyamıza getirmeye çalıştım.
"Cihan?" dedim başımı endişeyle eğerek. Cihan bir anda gözlerini kırpıştırdı ve bu büyülü geçmişten sıyrıldı.
"Öyle işte... Bilge'nin o yemek davetinden sonra altı arkadaş, Sarıkule Anadolu Lisesinde gururla göğsümüzü kabartarak dolandık durduk senelerce. Aramızdan birine bir şey olsa diğer herkes ona kanat olurdu."
"Bir şey daha sorabilir miyim?" dedim merakla gözlerim kolyesinde takılı kaldığında. Cihan onay verircesine gözlerini kırpıştırdı.
"Kolyen. Çok orijinal duruyor da... Bir anlamı var mı?" Cihan'ın parmakları yılan motifinin üzerinde dolandı. Kolyenin ucundaki gümüş parçayı tutup gözlerinin önüne getirdi. Zaten siyah ipi o kadar uzundu ki bunu yapması zor olmadı. Yüzünden buruk bir gülümseme geçtiğinde kolyeyi bıraktı.
"Ekibin bana hediyesiydi. Yılan Cihan derlerdi bana. Aramızda bir espriydi. Hediye ettiklerinden beri boynumdan hiç çıkarmadım." Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. Dokuz yıl. Liseye başladıklarından bu yana geçen koskoca dokuz yıl. Bunca süre hala arkadaşlarının verdiği kolyeyi takması beni şaşırtmıştı. Sahiden de arkadaşlarını ailesi yerine koymuş olmalıydı.
"Onlara çok değer veriyorsun değil mi Cihan?" dediğimde dişlerini sıktığını fark ettim. Gözlem yapmada fena sayılmazdım. Bu yüzden Cihan'ın yüzündeki ifade değişikliğinden eskiden verdiği değerin şu anda verdiği değerle ölçüşemeyeceğini anlamam uzun sürmedi. O yılların etkisi zamanla azalmış olmalıydı.
"Evet, veriyordum. Veriyorum. Herkes verir." gibi bir şeyler söyleyerek cümlesini toparlamaya çalıştı. Daha fazla soru sorup onu sıkmak istemeyerek gülümsedim.
"Hikaye için çok teşekkür ederim, Cihan. Bunlara kitapta yer vereceğimden emin olabilirsin." Bu söylediğim üzerine Cihan biraz daha yumuşayarak başını salladı ve gülümsememe karşılık verdi. Tam üzerimdeki battaniyeyi çekerek içeri girmek üzere ayağa kalkıyordum ki yoldan gelen araba sesiyle ikimiz de dikkatimizi o yöne çevirdik. Karanlığın içerisinde farları yanıp sönen araca bakmaya çalışarak doğruldum. Cihan benden daha çevik davranarak hızlı adımlarla arabaya doğru yürüdü. Arabadan iki kişinin indiğini görsem de tam olarak yüzlerini seçemedim.
"Cihan'ım!" Ege'nin neşeli sesini duyunca gecenin bu saatinde gelmiş olmalarına şaşırarak ayağa kalktım. Oysa Kadir, yarın geleceklerini söylemişti. Cihan, Ege'nin bir anda üzerine yığılırcasına sarılışına karşılık verdi. Ege, arkadaşlarının yanında bambaşka biriydi. Çok daha sıcak ve neşeli birine dönüyordu.
"Hoş geldin." dedi Cihan biraz kırgın, biraz benim kadar şaşkın ve biraz da soğuk bir sesle. Ege, Cihan'dan ayrıldıktan sonra eliyle Arya'yı gösterdi.
"Amerika'dan bir konuk getirdim bize." dedi kocaman gülümsemesiyle. Arya biraz çekingen bir tavırla kollarını birleştirdi ve Cihan'a ufak bir baş selamı vermekle yetindi. Arya'nın Ege kadar samimi bir tepki vermemesine hayret ederek onları izlemeye devam ettim.
"Sen de hoş geldin, Arya." dedi Cihan tavırlarından ödün vermeyerek. Cihan ikisini de eve davet edince Ege, önden yürüyerek verandaya doğru ilerlemeye başladı. Üzerimdeki battaniyeyi katlayarak sandalyeye bıraktım ve arkamı dönerek boşta kalan bardakları alıp alelacele içeriye girmeyi denedim. Fakat her zamanki gibi Ege, kaçmama izin vermeden beni durdurdu.
"Vera? Sen uyumadın mı?" Arkamı dönüp onlara kaçamak bir bakış atarak gülümsedim.
"Hoş geldiniz, yarın geleceğinizi sanıyordum." Elimdeki bardakları bir anda çekip alan Cihan'a baktım.
"Onları ben alayım." dedi ve gülümseyerek içeri girdi. Anlaşılan kaçmak isteyen tek kişi ben değildim. Nedendir bilinmez Cihan da Arya'dan kaçıyor gibiydi. Amerika'dan dönmesine sevinmiş gibi durmuyordu.
"Ege sizi burada yalnız bırakma düşüncesine dayanamadı. En sonunda onu tutamadım ve işte buradayız!" dedi Arya yaramaz çocuğundan şikayet eden anne edasıyla ellerini sitemle iki yana açarak. Ege utangaç bir tavırla başını eğdi.
"Yalnız değildik. Söylediğini yapıp buraya geldik. Ayrıca Cihan bizi çok güzel karşıladı."
"Ben... Cihan demişken... Bir ona bakayım. Size iyi geceler." dedi Arya parmağıyla içerisini göstererek.
"Biz de girelim. Üşüyeceksin." dedi Ege başıyla üzerimi işaret ederek.
"Daha sakin misin?" dedim ruh halini gerçekten de merak ederek.
"Eğer sen yanımda olursan her şey çok daha iyi geçecek, Vera." dediğinde kalbimin teklediğini hissettim. Ege, uzun zaman sonra bir saniye bile düşünmeden kalbinden ne geçiyorsa onu dile getirmişti. Bu hali, her şeyden çok daha fazla hoşuma gidiyordu. Korkmadan, çekinmeden, endişe etmeden duygularını itiraf ediyor oluşu beni de cesaretlendiriyordu.
"Ben... Sen bana karşı açık oynadığın sürece yanındayım, Ege."
Ege alaycı bir şekilde başını eğerek güldüğünde neden güldüğünü anlamaya çalıştım. Ayağıyla yerde olmayan bir şeyi eziyormuş gibi yapıp dalgın bir şekilde durduğunda kafasından neler geçirdiğini her zamankinden çok merak ettim.
"En azından üç gün daha yanındayım diyorsun." dedi ve sonra başını kaldırarak gözlerimin içine baktı. Ben de korku dolu gözlerle ona baktım.
"Ne demek istiyorsun?" dedim kollarımı birleştirerek.
"Bir şey demek istemiyorum. Ben sadece şu an yanımda olduğun bu vakitlerin tadını çıkarmak istiyorum. Seni biriyle daha tanıştıracaktım unuttun mu?"
Başımı salladım. Evet, beni birinden ziyade birileriyle tanıştıracağını söylemişti. Arya ile tanıştıktan sonra bu konuya aklım takılmıştı. Fakat sonra Cihan ile tanışmamın ardından, kast ettiği kişilerin Arya ve Cihan olduğunu düşünmüştüm. Cihan değilse... Beni başka kiminle tanıştıracaktı? Hem de gecenin bu saatinde?
"Haydi, benimle gel." dedi Ege elini uzatarak. Birkaç saniye bakışlarımı bana uzattığı eline ve onun yüzü arasında gezdirdim. Sonrasında derin bir nefes alıp uzattığı eli tuttum. Gecenin soğukluğunun aksine sıcacık elinin soğuk parmaklarımı sarması, bütün gerginliğimi vücudumdan söküp attığında Ege de en az elleri kadar sıcak bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Daha fazla oyalanmadan beni Cihan'ın bahçesinde dolandırıp evin arka yüzüne doğru götürdü.
Evin hemen arka bitişiğinde yer alan depo benzeri küçük bir kulübenin önünde durduğumuzda merakla ona baktım. O ise bana bakmayarak doğrudan kulübenin ince bir perdeyle örtülü küçük penceresinden içeri baktı. Yüzünden buruk bir tebessüm geçtiğinde hafifçe kapıya vurdu.
"Cihan abi, daha uyumayacağım." İçeriden gelen kız sesiyle irkildim. Aklım bu kızın kim olduğuna dair sorularla dolmuşken Ege kapıya doğru konuştu.
"Benim, Ege." İçeriden bir takırtı sesi duyuldu. Kapının kilidinin açılma sesiyle birlikte Ege bana doğru kısa bir bakış attı ve gülümsedi. Gözleri kızarmıştı ve neredeyse ağlayacak gibi duruyordu. Yine de gülümsemeye çalışarak gözlerinden geçen bu hüznü silmeye çalışıyordu. Kapı açıldığında kapının hemen önünde, tekerlekli sandalyesine oturmuş olan gencecik bir kız bizi gülümseyerek karşıladı.
"Abi! Bugün geleceğini bilmiyordum!" Kollarını Ege'ye doğru neşeyle uzattığında ağzım şaşkınlıktan açık kalmış bir şekilde geriye doğru adım attım. Ayakta durmakta zorlanıyordum. Ege, tekerlekli sandalyeye doğru eğilip sımsıkı kardeşine sarıldı. Elimle ağzımı kapatıp şoke olmuş bir tavırla onları izlediğimde verdiğim tepkiden utanarak arkamı dönüp akan gözyaşlarımı hızla sildim.
"Geldim, miniğim. Geldim, Rüya'm." dedi Ege ona sarılırken. Ege, kardeşinin yanaklarına öpücükler kondurduktan sonra kız kardeşi de, tekerlekleri döndürerek birkaç adım geriye gitti. Açık kahve, kıvırcık sayılabilecek kadar dalgalı saçlarını kulaklarının arkasına aldı. Gülümseyerek Ege'nin hemen arkasından bana bakmaya çalışarak başını yana eğdi. Gözlerinin hemen altındaki çiller onu fazlasıyla tatlı gösteriyordu. En fazla on dört yaşında olmalıydı. Pespembe dolgun dudaklarını merakla ısırdı.
"Bu kim abi? Bana kimi getirdin? Bana bir arkadaş mı getirdin?" dedi hevesle ellerini çırparak. Hemen kendimi toparlayarak daha fazla kapıda beklemeden yavaşça içeriye girdim. Ege'nin hemen yanında durduğumda kardeşi Rüya'ya içten bir gülümseme gönderdim.
"Merhaba, ben Vera." dedim kısık sesimi kontrol altında tutmaya çalışarak. Ege de en az benim kadar duygusallaşmıştı. Bu yüzden koluyla gözlerini silip hemen kardeşinin tekerlekli sandalyesine uzandı ve doğruca onu uygun bir yere çekti.
Yatak başlığının hemen bitişiğinde üst üste duran tahta sandalyelerden iki tane çıkarıp birini bana uzattı. Sandalyeyi çektim ve oturdum. Bu kulübe gerçekten de çok dar ve küçüktü. Kız kardeşinin burada nasıl kaldığına şaşırarak etrafa bakındım. Her şey tahtadan yapılma gibiydi. Küçük bir yatak, hemen yanı başında bir çalışma masası ve üzerinde duran sarı ışıklı bir aydınlatma lambası. Hemen duvara monte edilmiş küçük bir rafın üzerinde artık sığmayacak gibi duran okuma kitapları. İşte her şey bu kadardı. Yatak, masa, aydınlatma lambası ve kitaplar. Rüya'nın hayatı bundan ibaret gibiydi. Bir anda yeniden duygusallaşınca etrafı incelemeyi kesip Rüya'ya ve Ege'ye baktım.
"Ben de Rüya yeni arkadaşım. Memnun oldum." dedi utangaç bir tavırla saçlarını düzelttiğinde.
"Rüya bugün ne yaptın bakalım? Yeni bir kitap verdi mi sana Cihan abin? Bize anlatmayacak mısın?"
"Ben anlatırım da... Sen Vera arkadaşımı neden getirdin söyle bakalım abi?" dedi Rüya biraz cilveli biraz da çocuksu bir tavırla abisine baktığında. Ege öksürerek gülmeye başladı.
"Rüyacığım... Canım benim. Bunları sonra konuşalım olur mu? Vera, ailemi sormuştu. Ben de sana getirdim. Ayrıca Vera, senin arkadaşın olamayacak kadar büyük. Ona abla desen daha doğru olur."
Hızla aralarına girerek sohbetlerine dahil oldum.
"Hiç de bile! Rüya arkadaşı olmamı istiyorsa seve seve olurum." dedim ona doğru eğilerek. Rüya cevabımdan hoşnut bir şekilde inci gibi dişlerini gözler önüne sererek güldü. Gerçekten de son derece kibar, neşeli ve tatlı bir kızdı. Kahverengi, parlak gözleri bana Ege'nin gözlerini hatırlattı.
"Ben şimdiden seni çok sevdim! Bugün Cihan abimle pek görüşmedim, Kadir abi uğradı yanıma. Bak bana ne getirdi abi!" dedi Rüya tekerlekli sandalyesini bu dar odada döndürerek çalışma masasına götürdüğünde. Tekerlekli sandalyesini kısıtlı alanda dahi ustaca kullanmasına şaşırarak gözlerimle onu takip ettim. Kucağında küçük bir ukulele ile geldiğinde Ege tam da Rüya'nın beklediği bir tepkiyle ilgiyle ona döndü.
"Çok iyi düşünmüş, Kadir. Kadir çalabiliyor muymuş bunu?"
"Evet! Hem de bana öğretmeye başladı." dedi Rüya parmaklarını ukulelenin tellerinde gezdirip birkaç ses çıkararak. İkimiz de gülümseyerek onu izledik. Birkaç dakika sonra Ege "Seni yatağına yatırayım mı artık? Çok geç saatlere kadar duruyorsun. Daha erken uyumalısın." dediğinde Rüya burun kıvırarak bana baktı.
"Abim de böyle işte... Ne yapalım." dedi ellerini iki yana kaldırarak. "Şikayet etme bakalım haydi doğruca yatağa!" dedi Ege kız kardeşini kollarının altından tutup kuvvetle kaldırmaya çalıştığında. Oturduğum yerden kalktım ve onlara yanaştım.
"Yardım lazım mı?" dedim ne yapacağımı şaşırarak. Ege kibarca reddetse de zorlandığını görebiliyordum. Rüya da nefes nefese yatağına yatabildiğinde mahcup bir şekilde bana baktı. Daha fazla rahatsız etmek istemeyerek iyi geceler dileğimi ilettikten sonra hızla kulübeden çıktım.
Kulübeden biraz uzaklaşarak bahçenin bir uç noktasına yürüdüm. Ege'nin beni kardeşiyle tanıştırması gerçekten derinden sarsmıştı. Birkaç dakika sonra Ege kulübenin kapısını yavaşça kapatarak yanıma yürüdüğünde başımı hayretler içerisinde sallayarak ona baktım.
"İşte. Seni hayatımla tanıştırdım. Soruyordun ya... Ailemi... Benim bütün ailem Rüya." Ona doğru büyük bir adım alıp parmak uçlarımda kalkarak sımsıkı boynuna sarıldım. Ege, sarılışıma şaşırarak öylece durduğunda gözümden akan yaşı o görmeden hızla sildim.
"Teşekkür ederim." dedim kısık bir sesle. Ailesini sorup durduğum için, onun benimle hiçbir şey paylaşmadığını hatırlatıp durduğum için benimle bütün özelini paylaşması içimi paramparça etmişti. Ege de, bu teşekkürüme karşılık ellerini belime koydu ve çenesini küçük bir çocuk edasıyla omzuma yasladı. O da en az benim kadar, onu anlayıp yanında olduğum için müteşekkirdi. Biri ona sarılsın diye dünyaları yakacak bu küçük çocuk, biri elini tuttuğu için mutluydu. İşte bu duygu, ikimize de yeterdi.






