Menekşe ile aramızda geçen son konuşmayı kafamda tekrar tekrar döndürüp dururken, yabancı yatağımda huzursuzca kıpırdandım. Gözlerimi, karanlığın içerisinde parlayan lacivert renkli gece lambasının aydınlattığı tavana öylece dikerek düşüncelerimi durdurmaya çalıştım. Son zamanlarda uyku düzenimdeki bozulma, yeni bir düzen kazanana kadar beni geceleri ardına kadar açık gözlerle bu şekilde yatakta tutacaktı. Vücudumdaki adrenalin, aklımdan geçen soruların zihnimi hareketlendirmesi beni son derece dinç tutuyordu. Yatağın yanındaki komodine, şarj olmak üzere bıraktığım telefonumu elime aldım. Taner'e hızla kısa bir mesaj attım.
"Uyudun mu?"
"Hayır. Yarına yetiştirmem gereken bir ödevim var, bu gece uyku yok! Sen neredesin?!"
"Ege'nin bir arkadaşının çiftliğindeyiz. Cihan... Ekibin bir diğer üyesi."
Taner'in mesaj yazmasıyla birlikte yukarıda çıkan yazıyor ibaresine baktım. Bir iki dakika yazmasını bekledim. Uzun bir mesaj yazıyor olmalıydı. Birkaç dakika daha bekleyince gözlerimi devirdim. Taner uzun bir mesajdan ziyade ferman yazıyordu! Sıkıntıyla elimi saçlarımdan geçirdim. Beklediğim uzun mesaj gelince derin bir nefes alıp okudum.
"Ege gittikçe eteğindeki taşları döküyor ha? Anlamadığım şey seni neden onun çiftliğine götürdüğü... Yalnız mısınız? Yoksa başka planları mı var? :)" Mesajın tam bu noktasında durup gözlerimi devirdim. Ah, Taner. Konuyu apayrı yerlere çekmeye bayılıyordu. "Şaka bir yana, sana günlerce nereye kaybolduğundan bahsetti mi? Çılgına dönmüş bir Vera'yı sakinleştiren Taner olarak konuyu ben de merak ediyorum... Bir de bana ne zaman ihtiyacın olursa ara, dersleri bir kenara bırakıp koşar gelirim."
Ege nereye gittiğinden bahsetmiş miydi? Kaybolduğu, bizi korkudan deliye çevirdiği günlerde ne yaptığını anlatmış mıydı? Gözündeki morluğun nedenini? Koca bir hayır. Ege, her zamanki gibi kendi kabuğuna çekilip sorularımızdan kaçıyordu. Benim ona sorduğum soruları görmezden geliyor ve kendi sorularını sormayı tercih ediyordu. Onu merak ettiğim ve sorguladığım o gece, sorduğum sorunun bir önemi yokmuş gibi bana neden merak ettiğimi sormuştu. Onu merak etmemin nedeni onun için diğer sorulardan, her şeyden daha önemliydi.
"Konuyu açmak istemiyor. Yalnızca üzgünmüş. Narin'in soruşturması yeniden başlatılacakmış. İşler iyice kızışmaya başladı. Düşmandan saklanmak için de burayı seçti. Bil bakalım yarın kimin düşmanla gizli bir buluşması var? :)"
Mesajımı gönderir göndermez telefonum titremeye başladı. Hemen yan odamda uyuyan Menekşe'yi uyandırmaktan korkarak Taner'in telefon aramasını direkt yanıtladım.
"Efendim?" dedim kısık sesle konuşarak. Pencerenin önüne doğru yürüdüm ve evin tam karşısındaki ağaçlık alanı izledim. Bulutsuz, siyah gecenin tek aydınlatıcısı, parlaklığıyla göz kamaştıran hilalin, ağaçların arasındaki görüntüsünü izlemek içimi huzurla doldurdu.
"Vera! Gizli buluşma da ne demek? Aynı hatayı ikinci kez yapanlara ne denir biliyor musun sen?" Taner'in telefonun ardından kükremesiyle telefonumu kulağımdan bir tık uzaklaştırdım.
"Ne denir?" dedim bir önemi varmış gibi. Bir yandan düşünceli bir tavırla tırnaklarımla camda ritim tutuyordum.
"Delirmiş denir, Vera. Sen deli misin?"
"Taner bu kez bir sorun çıkmayacak. Onunla anlaşmaya karar vermiş gibi davranacağım. Menekşe ile birlikte olacağız. Eğer oltamıza gelirse sonrasında tek başıma devam edeceğim."
"Ne dersem diyeyim vazgeçmeyeceğini biliyorum. Bari sana yardım etmeme izin ver. Uzak bir yerden sizi izlerim. Bir tehlike hissedersem dahil olurum." Derin bir nefesi içime çektim. Etrafımdaki herkesin benim yerime endişelenmesinden yorulmaya başlamıştım. Küçük bir çocuk değildim. Aldığım karar yanlış da olsa cezasını kendim çekebilirdim. Fakat tüm bu insanların bana değer verdiği için endişelendiğinin de farkındaydım. Bu yüzden Taner'in teklifi konusunda kararsız kalarak başımı yana eğdim.
"Bilemiyorum, Taner. İzlemek, takip etmek... Planımızı suya düşürebiliriz. Bir de bu konuyu Ege'den uzak tutmak istiyorum. Şu an bir düşmanla ilgilenemeyecek kadar meşgul. Anlatırsam bana bir şekilde engel olacağını da biliyorum... Bu yüzden aramızda kalsın."
"Tamam söylemem ama dediğim gibi ben sizinle geleceğim. Uzak bir köşeden izliyor olacağım. İtiraz kabul etmiyorum." Pencereden tam uzaklaşmak üzereydim ki evin hemen ön bahçesinde bir hareket sezince geri döndüm. Cihan'ın ellerini cebine sokmuş bir şekilde dalgın gözlerle tıpkı benim gibi gökyüzünü izlediğini görünce merakla ona baktım.
Gecenin bir vakti, bu soğuk havanın tam ortasında ne yaptığını düşünürken Menekşe'nin söyledikleri bir anda aklıma üşüşmeye başladı. Psikolojik olarak yıpranmış Cihan'a artık hayatta olmayan arkadaşının hayat hikayesini yazdığımı söylediğimi hatırlayarak kaşlarımı çattım. Cihan, benim yüzümden tekrardan karamsar düşüncelere dalmış olabilirdi. Vicdan azabı çektiğimi hissederek gözlerimi kapatıp açtım.
"Taner şimdi kapatmam gerekiyor. Yarın akşam tekrardan konuşuruz. İstediğin gibi olsun."
"Hah şöyle! Seni seviyorum, huysuz arkadaşım. İyi geceler."
Taner telefonu kapatır kapatmaz askılığa astığım kot ceketimi alıp üzerime geçirdim. Odadan çıkmadan hemen önce boy aynasından dış görünüşümü kontrol ettim. Dağılmış saçlarımı ellerimle düzeltmeye çalıştıktan sonra üzerimdeki toz pembe eşofman takımına da çekidüzen verip ses çıkarmamaya özen göstererek odadan çıktım. Parmak uçlarımda yürüyerek merdivenlerden aşağıya indim. Başımı ön verandaya uzatıp Cihan'ın hala orada olup olmadığını kontrol ettim. Orada olduğundan emin olunca doğruca mutfağa girdim.
Bardakların, fincanların nerede olduğunu bile bilmediğim bu yabancı mutfağın ortasında hızla dolanıp kahve yapacak malzemeleri aradım. Siyah beyaz fayanslı, karanlıkta iyice gizemli gözüken bu mutfağın, tam tezgahında duran kahve makinesini görünce gülümsedim. Bir iki dolabı fazla kurcalamak istemeyerek hızla açıp kapattım. Şanslıydım ki ihtiyacım olan malzemeleri üçüncü denememde bulmuştum. Cihan ve kendim için iki kupaya kahve hazırladıktan hemen sonra gülümseyerek verandaya doğru yürüdüm.
Kapıya hafifçe vurduğumda Cihan neredeyse sıçrayarak arkasını döndü. Beni görünce biraz şaşkın biraz da rahatlamış bir tavırla tebessüm etti.
"Korkuttum mu? Kusura bakma lütfen. Benim dışımda birini daha uyku tutmamış. Ben de bu iki gece kuşuna kahve hazırlamak istedim." dedim gülümseyerek kupalardan birini uzatırken. Cihan minnettar bir tavırla uzattığım kupayı aldı. Ellerinin arasında aldığı kupanın üzerinden çıkan dumanı burnuna doğru götürüp kahvenin kokusunu keyifle içine çekti. Kızarmış burnuna değen sıcaklık hoşuna gitmiş olacaktı ki bir kez daha teşekkür edercesine kupayı havaya doğru kaldırıp bana gösterdi.
"Teşekkür ederim. Şu anda buna ihtiyacım vardı." Hava gerçekten de beklediğimden daha soğuktu. Çiftliğin her yanının açık oluşu, rüzgarı daha kuvvetli hissettiriyordu. Kupayı dudaklarına götürüp bir yudum aldıktan sonra Cihan, bana kaçamak bir bakış attı. Arkasına dönüp sallanan sandalyenin üzerinde bıraktığı gri, örme battaniyeyi bana doğru uzattı.
"Ah, teşekkür ederim." dedim inceliğini seve seve kabul edip battaniyeyi omzumun üzerine bırakarak.
"Hasta olursan Ege ile bozuşabiliriz. Malum yanağındaki morluk daha tamamen geçmedi." dedi gülmeye başlayarak. Büyük bir şaşkınlık yaşayarak tek kaşımı kaldırıp ona baktım. Ege'nin yanağındaki morluğun sebebi Cihan mıydı? Ne yani bu iki arkadaş yumruk yumruğa kavga edip bu kadar kısa sürede barışmış mıydı? Şaşkın gözlerle ona baktığımı fark eden Cihan küçük bir açıklama yaptı.
"Ona engel olmam gerekmişti de... Pek kendinde değildi. Bir şekilde durdurmam gerekiyordu."
"Yumruk atarak mı?" dedim bu açıklamaya daha da çok şaşırarak.
"Bakma sen bize. Biz kedi köpek gibiyizdir ama mutlaka sonunda kucaklaşmayı biliriz. Abi kardeş ilişkisi de denebilir..." İkimiz arasında kalacak bir sır vermiş gibi göz kırptı. Kahvesinden bir yudum daha alıp ellerini bardağın etrafında gezdirdi.
"Gerçi sen tüm bunları zaten dinlemiş olabilirsin. Hani şu kitap mevzusu?" dedi sormaması gereken bir soruyu sormuş gibi çekingen bir tavırla. Cihan'ın gözlerinde bir çocuğu görebilirdiniz. Yirmi üç yaşındaki yetişkin bir insanın bedenine sıkışıp kalmış küçük bir çocuğun ruhu vardı onda. Tavırları, mimikleri ve konuşma tarzı çok çekingen, kibar, masum bir çocuğu anımsatıyordu. Kahvemi sallanan sandalyenin yanındaki masaya bırakıp kollarımı birleştirdim.
"Cihan öncelikle bu konudan habersiz olduğunu ve hassasiyetini bilmiyordum. Bu yüzden patavatsızlığım adına özür dilerim. Ve ayrıca aslında o iş pek öyle değil... Sizi doğrudan tanımıyorum yani." Cihan iyice meraklanarak ardına kadar açılmış gözlerle bana baktı. Hiçbir şey söylemeden yanımdan ayrıldı ve koşar adımlarla içeri girdi. Birkaç dakika sonra elinde mutfaktan aldığı sandalyelerden biriyle yanıma geldi. Sallanan sandalyenin tam karşısına koyup oturdu.
"Önemli değil. Aslında hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim. En azından uzun zaman sonra birisi ilk defa bana doğrudan bir şeyler söyledi. Peki ya Ege ne kadar şey anlattı?"
Kahvemi tekrar elime alıp bir yudum içtim. Birkaç saniye konuya nasıl gireceğimi düşünerek duraksadım. Artık Cihan'a karşı konuşurken daha dikkatli olmam gerektiğini hissediyordum. Fakat sonrasında Cihan o kadar sıcak bir tebessümle yüzüme baktı ki onunla konuşurken içimden geldiği gibi davranmaya karar verdim.
"Sizi rumuzlar kullanarak anlattı, bu yüzden tam olarak hanginizin nasıl bir hikayesi var bilmiyorum. Sıra arkadaşınızın isimlerini vermiş size, Menekşe öyle söylüyor. Lise günlerinizi dinleme fırsatım oldu. Anladığım kadarıyla Bilge hepinizi birleştiren kişi olmuş. Devamını ne yazık ki dinleyemedim."
Cihan'ın gözleri parladı. Heyecanla ayağa kalktı ve bir sağa bir sola yürüyerek volta atmaya başladı. Ege, bana o günleri anlatırken nasıl özlem doluysa Cihan da tam olarak öyleydi.
"Bilge, Neda, Giray, Ender ve Anıl. Öyle mi?" dedi isimleri hatırlamaya çalışarak. Her birini parmağıyla saymıştı. Başımı usulca salladım.
"Evet, Bilge... Hepimizi bir araya ilk getiren kişi oydu."
"Belki küçük bir hikaye de senden dinlerim. Ne dersin?" dedim birleşme hikayesini ondan dinleme umuduyla. Bu fikir Cihan'ın öyle hoşuna gitmişti ki heyecanla inip kalkan göğsünü görebiliyordum. Eski günlere dönme arzusuyla birlikte o anıların tekrardan gündeme gelmesi Ege'yi de Cihan'ı da Narin'i tekrardan aramızda görmemize neden oluyormuş gibi mutlu ediyordu. Onlar için bir nevi terapi sayılabilirdi. Cihan tavsiyeme kulak vererek Bilge'nin bu arkadaş grubunu nasıl bir araya getirdiğini anlatmaya başladı.
Narin'e yapılan o hain oyundan sonra bu küskünlüğü, mücadeleyi, intikam oyunlarını bitirecek tek bir kişi vardı. O da Bilge'nin ta kendisiydi. Narin'i bu küçük düşürücü oyunun içerisinden çekip kurtaran Bilge ve Narin, daha önce kimsenin tahmin etmeyeceği şekilde bir dostluğa yelken açmıştı. İki zıt karakterin arkadaşlığını görmek tüm Sarıkule Anadolu Lisesi öğrencilerini şaşkına çevirmişti. Narin, uçuk kaçık öğrenci kimliğiyle bilinirken, Bilge çalışkanlığı ve sükuneti ile tanınıyordu. Fakat ne var ki Bilge'nin Narin'e karşı koruyucu tavrı Narin'in gönlünü kazanmaya yetmişti. O günün üzerinden bir hafta geçmesine rağmen oyuna düşürülmeyi kabullenemeyen Narin'in öfkesi dinmiyordu. Tarih dersini can kulağıyla dinleyen Bilge'nin tam arkasında oturuyorken kafasından çoktan başka planlar yapmaya başlamıştı. Ancak Bilge, tüm bu planları yapmasını engelleyen kişiydi.
Her zamanki gibi Narin, Bilge'yi dürterek dersten koparmaya çalıştı. Kulağına doğru eğilerek Bilge'ye planına ne şekilde başlaması gerektiğini soruyordu.
"Önce Neda'dan başlayalım diyorum ne dersin? Bu ruj fikrinin erkeksi tavırlarıyla her şeyi yapabileceğini sanan o sümsüğün altından çıktığına eminim. Önce ona bir ders vermeliyiz."
"Kimseye ders vermek falan yok, Narin. Ben diyorum barışacaksınız sen hala plan diyorsun... Lütfen biraz sakinleş artık." Bilge bir yandan not tutmaya devam ederken bir diğer yandan Narin'in içindeki intikam arzusunu söndürmeye çalışıyordu. Elindeki kalemi bırakıp yan dönerek Narin'in memnuniyetsiz yüzüne baktı.
"Bak, Narin. Ne olduysa gereksiz konular üzerine çekişmeniz yüzünden oldu. Hepinizi az çok tanıyorum. Anlaşamayacak insanlar değilsiniz. Sadece seni biraz şey görüyorlar..."
"Ne?" dedi Narin bütün dikkatini Bilge'nin son cümlesine vererek. Saçını elinin tersiyle itip ona doğru pür dikkat eğildi.
"Yani biraz şey işte... Hırçın, zengin, şımarık kız. Yalan söylemeyeceğim başlangıçta ben de sana karşı ön yargılıydım. Bu olaylarla birlikte aslında senin de en az bizim kadar normal olduğunu fark ettim."
Narin şaşkınlıkla Bilge'ye baktı.
"Normal? Sen son derece normalsin, onu kabul ediyorum. Fakat onlar normal mi gerçekten? Üzerime rujla abuk subuk mesajlar yazmaya kalktılar Bilge!" Tarih hocası uyarı niteliğinde kızlara bakarak hafifçe öksürünce Bilge kalemini yeniden eline alıp toparlanmaya çalıştı. Narin'e kaçamak bakışlar atarak konuşmaya devam etti.
"Sen de en az onlar kadar hoş olmayan şeyler yaptın Narin. En son daha yeni Giray'ın platonik aşkını bütün okula yaydın unuttun mu?" Narin bu kez biraz utanmış olsa da somurtmaya devam etti. Bilge'nin haklı olduğunu biliyordu. Yine de bu küçük, yaramaz oyunlara o kadar alışmıştı ki her şey gözüne normal geliyordu. Bilge son bir şey daha söyleyip tüm ilgisini derse vermeye devam etti.
"Bu akşam sizi benim evimde yemeğe davet ediyorum. Annem harika yemekler yapacak. Hepiniz aynı masada oturacaksınız ve tüm bu problemleri çözeceğiz."
"Ne yemeği Bilge? Ben o insanlarla aynı masada oturmam! Tamam... Küslüğe biraz olsun son verebiliriz ama sakın onlarla arkadaş olacağımı sanma!"
"O yemeğe geleceksin, Narin. Sonra bunu dediğine pişman olacaksın."
"O yemeğe herkes geldi mi?" dedim üzerimdeki battaniyeyi biraz daha çekiştirerek. Hava gittikçe soğumaya başlamıştı fakat umurumda değildi. Bu altı gencin hikayesini dinlemeyi o kadar özlemiştim ki! Çocukken hevesle dinlediğim tüm masallardan daha heyecan verici ve akıcıydı! Cihan ağır ağır kafasını salladı.
"Geldi. Altı kişi o masanın etrafında buluştuk. Bu ikilinin arasındaki diyalogları nereden biliyorum sanıyorsun? Sonrasında her şeyi Bilge bize anlattı. Aylar sonrasında kahkahalarla dinlediğimiz bir anıydı."
"Narin'i öylece aranıza aldınız yani?" dedim şaşkınlıkla. Cihan bu kez başını hayır anlamında salladı. Ellerini birbirine sürterek tekrardan derin düşüncelere daldı. Birkaç dakika toparlanmasını bekledim. Sonrasında anlatmaya devam etti.
Bilge, annesinden onları gece boyunca yalnız bırakmasını rica edince annesi Sevim Hanım çalışma odasına gidip kızını misafirleriyle yalnız bıraktı. Bilge masadaki her şeyin eksiksiz olduğundan emin olduktan sonra çalan zil ile birlikte heyecanla kapıya koştu. Kapıyı ardına kadar açtığında beş kişi ile karşılaştı.
En ortada elinden geldiğince feminen gözüken Neda duruyordu. Belki de ilk defa yüzünde hafif bir makyaj vardı. Yanaklarına toz pembe bir allık sürmüştü. Küçük halka küpeleri de onu çok daha şirin gösteriyordu. Hemen sağ yanında Ender her zamanki rahat tavırlarıyla kolunu duvara yaslamıştı. Üzerinde açık mavi bir gömlek vardı. Kolları düzgün kıvrılmamıştı. Saçları son derece dağınıktı fakat umurundaymış gibi gözükmüyordu. Neda'nın sol yanında Giray vardı. Ender'in aksine çok daha hazırlıklı görünüyordu. Siyah kotunun üzerine giydiği beyaz sweatshirt onu olduğundan biraz daha kilolu gösterse de üzerine yakışmıştı. En arkada ekibin en uzunu Anıl duruyordu. Ellerini ceplerine sokmuş ve tedirgin bir şekilde Bilge'ye bakıyordu. Elindeki asker yeşili trençkotu omzuna yaslamıştı.
Bilge ise siyah, üzerinde sarı papatyalar olan kısa bir etek giymişti. Altına giydiği opak mat, siyah çoraplarla son derece şirin gözüküyordu.
"Hoş geldiniz. Davetimi kırmadığınız için çok teşekkür ederim." dedi son derece heyecanlı bir tavırla. Ellerini nereye koyacağını dahi bilmiyordu. Hafifçe geri çekilip misafirlerine yol verdiğinde içeriye ilk giren Ender oldu. Ayakkabılarını hızla çıkarıp içeriye girmeye çalıştığında tökezledi. Sonra hemen toparlanıp Bilge'ye baktı.
"Tamam, tamam. Olayı dramatize etmeyelim okul birincisi arkadaşımız. Yemeğimizi yiyip sana teşekkür edip evlerimize dağılacağız nasılsa..." Giray, Ender'in hemen arkasından içeriye girip uyarıcı bir şekilde omzunu dürtükledi.
"Oğlum kız ne dedi şimdi? Agresif olmuyoruz demiştik. Tamam?" Ender, Giray'a buz gibi bir bakış gönderdi. Ender, kontrol edilmekten ve düzeltilmekten pek hoşlanmazdı. İkilinin hemen arkasından Anıl içeriye girdi. Ayakkabıları düzeltmeye çalıştığında Bilge onu durdurup kendisinin halledebileceğini söyleyerek teşekkür etti.
"Peki madem. Şey... Geldi mi? Narin?" dedi Anıl, Bilge'ye doğru mırıldanarak.
"Henüz değil ama gelecek." dedi Bilge, Anıl'a gülümseyerek.
"Yaptığın şey çok güzel, Bilge. Bu küslüğü bir gün mutlaka bitirmemiz gerekiyordu. Ben şimdiden sana kendim adıma teşekkür ederim." Anıl'ın bu barışma yemeğine karşı tavrı Bilge'nin hoşuna gidince daha çok keyiflendi. Kapıda kalan son kişi Neda'ya baktı. Neda içeri girmekte tereddütlü gözükünce Bilge hafifçe kolunu tuttu ve onu nazikçe içeriye çekti.
"Kapıda beklemek istemezsin değil mi?" dedi Neda'ya barış dalı uzatırcasına çıkan kibar ses tonuyla. Neda hafifçe başını salladı ve pek istekli olmasa da ekibin diğer üyelerini takip etti. Onlar için hazırlanmış yemek masasının üzerindeki çeşitli yemeklere aç gözlerle bakan Ender, patates kızartmalarından birini alıp ağzına götürdü. İkinciyi almak üzereydi ki Giray, her zamanki gibi Ender'in eline vurarak onu durduran kişi oldu.
"Bir daha beni düzeltmeye kalkarsan sana kafa göz dalacağım Giray!" dedi Ender elinin tersini ovuştururken. Giray olması gerektiğinden bir tık daha sert vurmuş olmalıydı. Sürekli atışıp duran bu ikilinin tatlı huysuzluklarını çekmekten keyif alan Neda gülümseyerek Ender'e yaklaştı.
"Çok mu acıktın bakayım sen?" dedi bir bebeği severcesine tiz sesle. Her biri yemek masasının etrafındaki sandalyeleri çekip sırayla oturdu. İki sandalye boş kalmıştı. Ayakta servis yapmak için bekleyen Bilge ve Narin'in oturması gereken sandalye boştu.
"Bence gelmeyecek. Bizimle barışmak istediğini düşünmüyorum. Bize çok kızdı." dedi Giray ellerini kavuşturarak.
"Onun bize yaptıklarını unuttun galiba Giray efendi? Biz suçluysak o da en az bizim kadar suçlu."
Anıl öksürerek ikilinin diyalogunu böldü. "Sizi bilmem ama ben çok fena vicdan azabı çekiyorum. Resmen kızı kandırdım. Buraya gelirse ilk özür dileyen ben olacağım." Anıl'ın bu cümlesinden sonra bir sessizlik oluştu. O günün tekrardan dile getirilmesi hepsinin yüzünü düşürmüştü. Bilge de ayakta kalmaktan yorularak her an kalkacakmış gibi sandalyesinin ucuna oturdu. Yaklaşık beş on dakika kadar öylece durdular. Etraftaki tek ses yan odada işiyle ilgili telefon görüşmesi yapan Sevim Hanım'ın uzaktan gelen boğuk sesiydi. Ekipteki herkesin gözleri bir cevap ararcasına Bilge'ye döndüğünde Bilge zoraki bir gülümsemeyle onlara baktı.
"Gelecek, merak etmeyin." dedi onları ikna etmeye çalışarak. Bunu söylemesinin üzerinden en fazla bir dakika geçmişti ki zilin sesi ortamdaki bütün gerginliği alırcasına çaldı. Bilge neşeyle oturduğu yerden sıçradı ve Narin'i karşılamak adına misafirlerinin yanından ayrıldı. Yemek masasının etrafında oturan beş arkadaş, gerginlikle oturdukları yerde kıpırdanmaya başladılar. Kapının kapanma sesiyle birlikte nefeslerini tuttular. Hemen arkasında hiç olmadığı kadar çekingen duran Narin ile birlikte içeriye giren Bilge kocaman gülümsemesiyle arkadaşlarına baktı.
"İşte Narin de geldi. Yemekleri soğutmayalım isterseniz." Narin balon kollu, ince ve sık beyaz çizgileriyle birlikte şirin mi şirin toz pembe bir elbise giymişti. Dalgalı saçlarını sıkı bir at kuyruğu ile tepeden toplamıştı. O günkü görünüşüyle son derece kibar duruyordu. Bilge'nin gösterdiği boş sandalyeye oturdu. Masanın bir ucunda Bilge, diğer ucunda Narin oturuyordu. Hemen sağ kısmında Giray ve Anıl, sol kısmında ise Neda ve Ender oturuyordu. İlk olarak herkes tabağına yemekler çıkarmaya başladı. Kimse birbirinin yüzüne bile bakmıyordu. Sonra bir şey oldu. Narin, Anıl ve Giray aynı anda bir şey söyledi.
"Özür dilerim." Üçünün saniyesinde aynı şeyi söylemesi herkesi güldürdü.
"Yaptığımız şey için çok özür dilerim. Gerçekten duygularınla oynamak istememiştim." dedi Anıl doğrudan söze atlayarak. Narin başını salladı ve kollarını kavuşturup arkasına yaslandı.
"Gerçekten de bir iletişimimiz var sanmıştım. O yüzden sanırım en çok sana kızdım, Anıl." dedi Narin küçük bir itirafta bulunarak. Anıl ne diyeceğini bilemeyerek utangaç bir tavırla başını öne eğdi.
"Deniz'e karşı olan ilgimi bütün okula yayınca... Biraz kendimi kaybettim. Fakat kötüye kötüyle karşılık vermemem gerekiyordu. Ben de özür dilerim, Narin. Bir daha böyle bir şey yaşanmayacak." Narin gülümseyerek Giray'a baktı. Elini çenesine yaslayarak ona doğru eğildi.
"Aramızda kalsın ama Deniz eğer erkek arkadaşı olmasaydı seninle ilgilenirdi. Bana senin ne kadar hoş, komik ve kibar olduğundan bahsediyordu." Giray'ın bir anda yüzü aydınlandı. Sonrasında Deniz'in başkasını sevdiğini hatırlayınca gözlerinden hüzünlü bir bakış geçti. Aslında sadece basit bir hoşlanmaydı onunki fakat yine de Deniz'in onun adına söyledikleri gururunu okşamıştı.
"Kim? Giro mu hoşmuş kibarmış? Biz niye göremiyoruz bu hoşluğu?" dedi Ender, Giray'ın saçlarını karıştırarak. Giray sinirle kendini geriye çekti.
"Sen görme beni hoş falan Ender! Mümkünse..." dedi gözlerini devirerek. Ender ve Giray arasındaki bu muhabbete Narin, içtenlikle güldü. Bir anlığına Ender ile göz göze geldiklerinde Ender önce gözlerini kaçırdı, sonrasında tekrardan Narin'in yüzüne bakarak boğazını temizledi.
"Tamam... Sanırım sıra bende. Bak Narin... Önce şu kızı kıskandın, madalyasında bile gözün kaldı..." Duraksayarak eliyle Neda'yı gösterdi. Neda o günü tekrar hatırlayınca sinirle elini saçlarından geçirdi.
"Sonra benim kopyamı ispiyonladın bu çocukların üzerine gittin derken sana karşı kinle doldum, yalan yok. Ama bu kız eğer sende iyi bir şeyler gördüyse..." dedi bu kez Bilge'yi göstererek. Bilge, otuz iki diş sırıttı.
"En azından biraz buzları eritmeyi deneyebilirim. Bir de yaptığımız gerçekten delikanlılığa sığmadı, o gün için kusura bakma." dedi sözlerinin sonuna doğru başını eğerek. Neda, Ender'in ilk defa utanarak özür dilediğini görünce bu anı kaçırmak istemeyerek küçük bir kahkaha patlattı. Dalga geçercesine elini omzuna atıp sırıttı.
"Bak, bak... Laflara bak. Delikanlılığa sığmamış falan..." dedi Ender'in çenesini tutup kaldırarak. Ender öyle sert baktı ki Neda gülmeyi keserek geri çekildi. Ender çaktırmadan Neda'nın kolunu dürttüğünde Neda anlam veremeyerek ona baktı. Ender kulağına doğru fısıldadığında özür sırasının ona geldiğini hatırladı. Bir süre önündeki çatalla tabağındaki yemeklerle oynayarak zaman kazanmaya çalıştı. Sonrasında herkesin ona baktığını hissedince daha fazla oyalanamayacağı anlayarak çatalı bırakıp doğrudan Narin'in gözlerinin içine baktı.
"Of tamam ya." dedi lafa nasıl gireceğini şaşırarak.
"Bu aptalca ruj fikri bana aitti. Çıldırdım, kıskandım. Ders vermek istedim. Ne haddimeyse! Ayrıca çok güzelsin, göz önünde olmanı kabullenemedim herhalde bilemiyorum. Kusura bakma yani." dedi hızla konuşarak. Narin'in güzelliğine atıfta bulunması da masanın etrafındaki herkesi şaşırttı. Daha önce Neda'dan duymadıkları bir itiraftı. Narin'in ne diyeceğini merak ederek bu kez tüm bakışlar onun üzerinde toplandı.
"Güzel olan sensin, Neda. Benim gibi makyaj yapmana bile gerek yok. Asıl ben seni kıskandım. Yeteneklisin, komiksin, doğalsın. Herkesle kolayca arkadaş oluyorsun. Benim 'arkadaş' adıyla yanımda bulundurduğum insanlardan daha yakın olmanıza ve aranızda hızla gelişen dostluğa katlanamadım." Bardağına doldurduğu sudan büyük bir yudum aldı. Toz pembe ojeli tırnaklarına kadar üzerindeki her şey uyum içerisindeydi.
"Ne yaptıysam sizin doğallığınızı, samimiyetinizi kıskandığım için yaptım. Yaptıklarımı haklı çıkarmaz, biliyorum. Fakat ben her zaman o kadar göz önündeydim ki... Göz önünde olmayı hiç istemedim. İnan bana Neda, bu hiç de istenilecek bir şey değil. Sadece dış görünüşümle ilgilenmeyi sevdiğim için insanların ilgi odağı oldum. Sürekli kontrol altında kalmak zorunda hissettim. Başarılı olmalıydım, yetenekli olmalıydım, her zaman kibar olmalıydım. Sizin gibi küfürler edemez, lakaplar takamazdım." Ender neredeyse gülmekten içtiği gazlı içeceği tükürecekti. Önündeki peçeteyi alıp ağzının kenarını silerek Narin'i böldüğü için elini özür dilercesine kaldırdı.
"Pardon. Sadece komik geldi. Bunlar benim için nefes almak gibi bir şey... Yani sen İngiltere prensesi değilsin ki, Narin. Bir küfür et de rahatla kızım..." Ender'in bu dediği şey o kadar komik geldi ki Narin belki de uzun zaman sonra ilk defa tüm içtenliğiyle kahkaha attı. O beş arkadaş, aynı okula kayıt olduğu günden bu yana tanıdıkları sandığı Narin'in hiç bu kadar doğal güldüğünü görmemişti. Narin, bu beş arkadaşın arasında kendini bulmuş gibiydi. Kontrol altında kalmadığı için, en azından bir günlüğüne onlar gibi olmaktan mutluluk duyuyordu.








