İçeriğe geç

Safderun

Bölüm 22 · 15 dk okuma

Safderun

Bölüm 22

Yıllanmış Şarap

Kısık sesiyle sorduğu bu soruyla parmak uçlarıma kadar titredim. Gözlerimi yeniden kapattığımda sorunun cevabını düşündüm.

Ege'yle tanıştığımız ilk an, onu ağlarken gördüğüm an, beni zakkum ağacının altına götürdüğü o gün, sergideki gece benimle iddialaştığı zamanki muzip yüzü, karanlık sokakta benim için koşup bana ilk kez sarılması, kahverengi boncuk gözlerinin benim bakışlarımla buluştuğu her an... Onunla geçirdiğim bu özel anların zihnime hücum etmesiyle savunmasız kaldım. Bütün benliğimin onu istediğini biliyordum. Hayatımdan hiç çıkarmak istemediğim birinin beş günlüğüne bir anda hayatımdan çıkması bu yüzden canımı acıtıyordu.

Hayatımda belki de uzun zaman sonra ilk defa biri benim için endişeleniyordu, benimle kimseyle paylaşmadığı hikayesini paylaşıyordu. Hayatının içine soktuğu bu kıza değer verdiğini söylüyordu. Söylemekle yetmiyor, değer verdiğini gösteriyordu. Hayatımda ilk defa birine bu kadar kolay bağlanıyor ve ipleri eline bırakıyordum. Ege, yüzüne götürdüğü elimi elinin arasından çekmeden yavaşça aşağıya doğru indirdi. Parmaklarımız neredeyse iç içe geçmişken gözlerimi açmaktan korkuyordum. Diğer parmaklarımız birbirinden kopmuşken serçe parmaklarımız birbirine takılı kaldı.

İki saniye içerisinde gözümü açtığımda korkularımı bir kenara bıraktım. Sadece bir kereliğine, içimden geleni yaparak kendimi özgür bırakmak istedim. Kanatlanıp uçmaya hazır olduğumda parmaklarımı elinin arasından kurtardım ve elimle yüzünü kendime doğru çekip titreyen dudaklarımı dudaklarının üzerine bastırdım. Ege, ellerini belime yerleştirdiğinde ondan güç alıp kendime daha çok güvenerek elimi yüzüne daha rahat yerleştirdim. Ege'nin karşılık vermediğini fark ettiğimde dudaklarımı dudaklarından çekip geri adım atmaya hazırlandım.

Gözümden bir damla yaş süzüldü. İçimden geleni yapmak istediğim bu kısa anda, hiç yapmama gereken bir şeyi yapmıştım. Burunlarımız birbirine girmişken ve dudaklarımız yalnızca birkaç milim ayrılmışken Ege, parmağıyla gözyaşımı sildi ve bu kısa aralıkta geri çekilmemden korkarak belimdeki elini daha sert bastırdı. Diğer eliyle boynumdan tutarak beni kendine doğru çekti ve bu kez dudaklarımızı birleştiren o oldu. Öpüşü, yavaş ve yumuşaktı. Dudakları dudaklarımı hapsetmişken, esaretimden memnun bir şekilde başımı yana eğerek ona uyum sağladım.

Kırk bin çeşit parazit, iki yüz elli bakteri. Okuduğum bir makaledeki sayılar böyle söylüyordu. Bir insanın bir insanı öpmesi, kırk bin çeşit parazit ve iki yüz elli bakteri çeşidinin yer değiştirmesine neden oluyordu. Bu öpücüğün benim için kırk bin çeşit parazite mal olması sonuna kadar değerdi. Bu öpücük için her şeyimi verebilirdim. Dolunay, yıldızlar, gündüzle gece arasında kalmış zaman ve bu öpücüğe eşlik eden köhne binalar ikimizin şahidiydi. Bu iki gencin tutku dolu tartışmasına ve nihayetinde özgürleşmeyi seçerek bir bütün olmaya karar vermesine tanık olmuşlardı. Belki de ilk ve son kez bir araya gelmiş olmalarını kutluyorlardı.

Dudaklarının dudaklarımın üzerindeki minik hareketlerle dans edişi o kadar hoşuma gitmişti ki dudaklarımız ayrıldığında gülümsememin yüzüme yayılmasına engel olamadım. Birkaç saniye Ege'nin elleri yüzümden ayrılmadan, nefesinin yüzümü gıdıklamasına izin vererek bekledim. Yanağını yanağıma sürttüğünde henüz yeni çıkmış olan sakalları yanağımı çizdi. Nefesimi tuttum. Dünyanın en iyi, yıllanmış şarabından baş döndürücü bir yudum almış gibiydim. Hayatımda tadına baktığım en güzel şey olabilirdi.

Gözlerimi açtığımda hala gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. Geri çekilmek istemiyor gibiydi. Bu anı sonsuza kadar saklama fırsatı olsa yapardı. Gözlerini açtığında bakışlarını benden ayırmadan öylece bekledi. Bir saniyeliğine kirpiklerinin hafifçe titrediğini düşündüm. Kahverengi gözleri tekrardan dudaklarıma kaydığında ondan kopmam gerektiğini anladım.

Belki de daha önce Narin'i öptüğü bu yerde, Ege'yi öpecek cesarette bulunduğum için kendimi aptal gibi hissettim. Ege, Narin'den tamamen kopmuş sayılmazdı. Onun yokluğunu henüz yeni idrak etme sürecindeyken hayatına girmiş olmam ne kadar doğruydu? Yüzümü sarmış ellerini tutup nazikçe aşağıya doğru çektim. Ege, yüzümdeki ifadenin değiştiğini fark ettiğinde buz kesildi. Hala birbirimizden uzaklaşmış sayılmazdık. Alnımı onun başına yaslayıp gözlerimi kapattım. Onun da benimle eş zamanlı olarak gözlerini yumduğunu hissedebiliyordum. Açıkta kalan saçlarım yüzünün her yerine karışmıştı. Onun ise umurunda değildi, aksine saçlarımın onu kaplamasından memnun gibiydi.

"Bu yaptığımız doğru değil." dedim neredeyse sayıklayarak. Ege, beni onaylarcasına başını salladı.

"Değil." Yutkundum. Bu kelimeyi öyle bir tonda söylemişti ki altından bambaşka anlamlar çıkabilirdi. Evet, bu yaptığımız doğru değildi ama hissettiğim en güzel şeydi der gibiydi. Söylediğimiz şeyin aksini göstererek birbirimizden ayrılamıyorken yüreğimi susturmak isteyerek derin bir nefes aldım.

"Hayatına doğru bir zamanda girmedim." dedim neden doğru olmadığını daha çok açıklamaya çalışarak. Ege bir kez daha başını salladı. Ona kendimi en yakın hissettiğim bu anda, kırmak istemiyordum. Onu kırmamaya çalışırken kendimi de kırmak istemiyordum. Yine de ikimizi de paramparça edeceğine emin olduğum geri çekilmeyi yapacaktım.

"Biliyorum." dedi yorgun bir sesle. Nihayet ondan kopmayı başardığımda geriye doğru adım attım. İşte tam o an, kendimi kaybolmuş gibi hissettim. Sırtımı ona dönüp ellerimle sağlam olmadığını düşündüğüm demirliklere tutundum ve aşağıya doğru baktım. Hemen arkamda olduğunu bilmeme rağmen onu kaybettiğimi, yalnız kaldığımı ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündüm.

"Vera?" dedi bana seslenişlerinin arasından en muhtaç seslenişi olduğunu düşündüğüm ses tonuyla. Ona dönmeden yanıtladım.

"Efendim?" dedim cevaplamaya korkacağım bir soru sormasından endişe ederek.

"Pişman mısın?" Vücudumu ona çevirmeden, omzumun üzerinden başımı çevirerek ona baktım.

Ne söylememi istiyordu? Pişman olduğumu söylersem mi daha çok rahat edecekti yoksa olmadığımı söylersem mi? Bir yanıt vermeme gerek kalmadan çatı katının terasına açılan kapının tıklatılmasıyla ikimiz arasındaki çekim dağıldı ve bakışlarımızı kapıya çevirdik. Menekşe şaşkın bakışlarla bana baktı.

"Ne yapıyorsun orada? Hiç sağlam gözükmüyor. Şu koltuğa gelip oturmaya ne dersin?" Ege, kafasını toparlamak isteyerek başını ellerinin arasına aldı ve sarstıktan sonra derin bir nefes alıp Menekşe'ye döndü.

"Nihayet düzgün cümleler kurabilmeye başlamışsın."

"Benim sarhoşluğum beş dakika falan sürüyor. O beş dakikaya denk geldin. O yüzden sana beni rahat bırakmanı söyledim. On dakika kestirmek gerçekten inanılmaz iyi geldi." Menekşe her ne kadar kendine geldiğini söylese de yapmış olduğu mimiklerinden tam olarak ayıldığını söyleyemezdim. Yine de bardan çıktığımız zamandan bu yana çok daha iyi görünüyordu. Kendini koltuğa bıraktığında gülümseyerek bize baktı.

"Ege'nin nerede olduğunu açıkladığı kısmı kaçırdım mı yoksa yetiştim mi?"

Ege gözlerini devirdi. Ben Menekşe'nin oturduğu koltuğun yanına oturmuşken cevap verdi.

"Zor bir dönemden geçiyordum ama toparlandım. Endişe edeceğiniz hiçbir şey yok. Size haber veremediğim için üzgünüm. Bu konuda gerçekten çok özür dilerim. Benim elimde olan bir şey değildi."

Onun elinde değildi, çünkü telefonu onda değildi. Her yanım kıskançlıkla dolarken elimle başımı tuttum. Çok uzun bir geceydi, iki üç saatlik uykuyla ayakta duruyorken güzel bir uykuya ne denli aç olduğumu fark ettim.

"Menekşe, Vera'yı yanımda olduğu için tehdit eden biri var. Bu gece ikinizin peşinde olduğunu düşündüğüm kişi o olmalı. Senin de temkinli olmanda fayda var." dedi Ege kısaca olayı özet geçerek. Menekşe dik bakışlarla ona bakarken Ege'nin sözünü dikkate alması için başımı sallayarak onu onayladım.

"Bana olayın doğrudan Ege'yle ilgili olmadığını söyledi. Yani eski zamanlardan gelen bir düşmanınız olabilir. Bu yüzden sen de tehlike altında olabilirsin. Ege haklı."

Bu söylediğimi Ege de ilk defa duyduğu için küçük bir şaşkınlık yaşayarak bana baktı. O gece, düşmanımızla yaptığım gizli buluşmanın detaylarını anlatmadığım için verdiği tepki çok normaldi.

"Bir dakika, söyledi derken? Sen... Bu kişiyle görüştün mü?" dedi Menekşe olayları yakalamakta zorlanarak. Ege'ye bakmaktan kaçınarak başımı salladım. Bir kez daha o gün, ondan gizlice buluşmaya gittiğim için azar işitmek istemiyordum.

"Kim bu Allah aşkına? Nasıl böyle bir cesarette bulunabiliyor? Senden ne istiyor?" dedi Menekşe bana hayretle bakarak. Bilmediğimi söylercesine omuz silktim.

"Bana iki seçenek sundu. Birincisi tüm bu olayların dışında kalıp güvende kalmamdı."

Ege merakla ikimizin önünde diz çöktü ve dirseklerini dizine yaslamadan önce açılmış kol kıvrımını düzeltti. Bir yandan beni dikkatle dinlerken diğer yandan gömleğinin kollarını kıvırıyordu. Düşünceli hali, gözlerine yansımıştı. Gözlerini kısarak bana bakarken pür dikkat beni izliyordu. Çenesini sıkınca yanağında beliren kısa süreli yumru saniyeler içerisinde kaybolduğunda nabzım yeniden kontrolüm dışında hızla atmaya başladı. Tek kaşını kaldırıp soru sorarcasına bana baktığında gözüm alnında beliren iki çizgiye takıldı. Lanet olsun, onu incelemeyi kesmeliydim.

"İkinci seçenek?" dedi devam etmediğimi fark edince.

"İkinci seçeneğin ona katılmak olduğunu söyledi."

"Nasıl yani?" dedi Menekşe anlamakta zorluk çekerek.

"Ona katılmayı seçersem bana her şeyi eksiksiz anlatacağını söyledi. Bir de oyunu onun kurallarına göre oynayacağımız ve harika bir ikili olacağımız gibi saçmalıklardan bahsetti."

Ege sinirle küçük bir kahkaha attı. Sağ elini avucuna yaslayıp parmaklarını kütlettiğinde sinirlenmeye başladığını anladım. Dizlerinin üzerinden doğruldu ve ayağa kalktı. Terasta volta atmaya başlamışken ona daha önce bunlardan bahsetmemiş olduğum için bana kızdığını anladım. Şimdi ise o buluşmaya dair hatırladığım ne varsa ortaya dökmüştüm.

"Peki sen neyi seçtin?" dedi Menekşe iki seçeneği duyduktan sonra.

"Hiçbirini. Ona Ege'yi satmayacağımı söyledim." Ege kısa süreliğine yürümeyi kesti. Sırtı bana dönük olsa da söylediğim şeyin onu durdurduğunu ve öfkesini bir anda dindirdiğini biliyordum. Menekşe anlattıklarımdan sonra düşünceli bir şekilde parmağını dudağına yasladı.

"Bir dakika... Acaba..." diyecek oldu ki Ege ona doğru döndü ve başını salladı.

"O değil." dedi Menekşe'nin düşündüğü kişiyi çoktan düşünmüş gibi. Gözlerimi devirdim.

"Kim değil?" Sorum öylece havada kaldı.

"Önemi yok. Ege değil diyorsa, değildir. Önemli olan bizim ne yapacağımız."

Keşke bizim de ona karşı kullanacağımız bir koz olsaydı. Elimizde bir plan olsaydı, onu uygulamaya sokmak için bir an bile beklemezdim. Birkaç dakika sessizlik içerisinde oturduktan sonra ilk konuşan Menekşe oldu.

"Sanırım bir fikrim var. Bu adam sana bir şekilde ulaştı öyle değil mi?" Başımı salladım. Fotoğrafa adres yazan kişi oydu.

"Yani istediği an tekrardan ulaşabilir. Bu adama teklifini kabul ettiğini bir şekilde düşündürecek olsak? Sana güvenmesini ve kimliğini açık etmesini sağlayamaz mıyız? Ne istediğini, amacının ne olduğunu bu şekilde öğrenebiliriz. Sonrasında biz de kimin bize karşı oyun oynadığını anlayabilirsek yeni bir plan yapabiliriz."

Menekşe'nin söyledikleri o an o kadar mantıklı geldi ki gözlerim parlamış bir şekilde ona baktım. Bize yeni bir bakış açısı kazandırmış olmasından dolayı ona ne kadar teşekkür etsem azdı.

"Hayır, hayır. Sakın öyle bakma." dedi Ege elini hızla sallayıp beni durdurmaya çalışarak.

"Ege, bunun çok mantıklı bir plan olduğunun sen de farkındasın. Eğer bana güvenmesini sağlayabilirsek ona ulaşabiliriz. Kimliğini açık etmenin tek yolu bu."

Ege sabır dilemek istercesine avuç içlerini kaldırıp göğe kaldırdı.

"Ya sabır... Ben birini kontrol altında tutamıyorken neden ikiye çıkarıyorsun ya rab?"

Bu söylediğine ikimiz de gülmeye başlamışken bir anda ciddi bir tavırla bize baktı ve kaşlarını çatarak başını salladı.

"Komik değil. Ben ciddiyim. Bu hayatımda duyduğum en riskli, en saçma, belirsiz, başarılı olma ihtimali düşük plandı."

Menekşe ayağa kalktı ve kollarını birleştirerek Ege'nin karşısında durdu. En az onun kadar ciddi olduğunu gösterircesine eline saçlarından geçirdi ve tek kaşını kaldırarak konuştu.

"Başka bir planın varsa dinliyoruz bay dahi?"

"Vera'yı riske atmayacağım." dedi Ege son derece net bir tavırla. Benimle ilgili endişesi, yüzümde kocaman bir tebessüm yaratmışken sıcak basmaya başlamıştı. Üzerimdeki kot ceketi çıkarıp koltuğa bıraktım.

"Ege... Kendimle ilgili kararları kendim verebilirim. Menekşe'nin planını uygulamak istiyorum."

"Bir daha benim için kendini riske atmayacağını söylemiştin. Ben de senin riske girmeni istemiyorum." dedi son bir kez beni ikna etmeye çalışarak. Başımı dik tutarak ayağa kalktım ve onlara katıldım.

"Bunu senin için yapmıyorum. Yalnızca o şerefsiz pisliğin bir daha bizi tehdit edememesi için ipleri elime almak istiyorum." Ege derin bir nefes alarak gözlerini kapatıp açtı. Sakinleşmeye çalışıyordu. Bizi bu plandan vazgeçirmek istediği her halinden belliydi. Bize kontrol edilmesi gereken, iki yaramaz küçük çocukmuş gibi davranıyordu. Ellerini çırparak düşünmeye çalıştı. Kabul etmeliydi, kabul edeceğini biliyordum çünkü başka çaresi yoktu. Düşmanımıza karşı hamle yapmamızın tek yolu buydu.

"İkna olmasam dahi yapacaksınız değil mi?" Menekşe ile birbirimize baktık. İkimiz de sırıtarak gülmeye başladık ve başlarımızı olumlu anlamda ileri geri salladık.

"Tamam... Bunu düşüneceğim. Ancak bir plan yapmama izin verin. Dikkatli olmalıyız, bütün hamlelerimizi sıfır zarar olacak şekilde ayarlamalıyız."

"Kimse zarar görmeyecek, kaptan. Rahat ol." dedi Menekşe elini Ege'nin omzuna atıp onu neşelendirmeye çalışarak. Ancak Ege'nin kolay kolay neşelenecek hali yoktu. Menekşe gelmeden önceki yaşadıklarımızı kafasından atamadığına emindim. Ben de en az onun kadar kayıp, dünyadan kopmuş hissettiğim için onun kafasından geçenleri tahmin edebiliyordum. Ege, demirliklere doğru yanaşıp dışarısını kontrol etti. Tek bir araba sesi bile duyulmuyordu. Artık takip edildiğimizi düşünmüyordum. Menekşe, bardaki arkadaşıyla arabasına sahip çıkması için bir telefon araması yaptığında Ege ile baş başa kaldık. İkimizin de birbirimizden çekindiğini fark edince daha fazla bu ıstıraba dayanamayıp ayağa kalktım.

"Ben arabaya iniyorum." dedim terastan çıkmak üzere hamle yaptığımda.

"Tamam, Menekşe konuşmasını bitirebilirse biz de geliyoruz. Sizi evinize bırakayım. Yalnız öncesinde seni tanıştırmak istediğim birileri var." Tam çıkıyordum ki bu dediğiyle birlikte durdum ve merakla ona baktım.

"Birileri?" dedim kimden bahsettiğini merak ederek. Omuz silkip yüzüne keyifli bir gülümseme kondurdu. Bir cevap alamayacağımı bildiğim için daha fazla sorguya çekmeden geldiğimiz merdivenlerden doğruca aşağıya indim. Bir kat geriden beni takip eden Menekşe ve Ege'nin kendi aralarında sohbet ettiğini duyabiliyordum. Anlaşılan doğruca eve gidemeyecektim. Gecenin bu saatinde Ege'nin beni kiminle tanıştıracağını merak ederek onlar bana yetişene kadar telefonumu çıkardım ve Taner'e kısa bir mesaj yazdım. "Ege geri döndü. Onun yanındayım. Endişe edeceğin bir şey yok, benimle uyuduğun için teşekkür ederim." Taner her zamanki gibi olayları geriden takip ettiği için çıldıracaktı.

Ege'nin arabasına bindiğimizde bu kez arka koltuğa geçmek isteyerek arka koltuğun kapısına uzandığımda Menekşe bir anda önüme geçerek kocaman sırıttı.

"Arkayı bana bırak, ön koltukta hava çarpıyor beni." dedi bu dediğini iki saniyede uydurduğu çok bariz olan mimiklerle bana bakarak. Elimi hala kapının kolundan çekmediğimi fark edince kaşlarını kaldırarak kocaman gülümsemesini sürdürdü.

"Bırak diyorum, Vera! Aaa sen de ne inatçı çıktın!" Menekşe, Ege ile benim aramda bir şeyler döndüğünün farkındaydı. Önce, bardaki küçük oyunumuzda bana sorduğu soruyla, şimdi ise ikimizi bariz bir şekilde süzüyorken bu çok belliydi. İkimize de arka koltukta yeteri kadar yer varken beni ısrarla ön koltuğa itelemesinin başka bir nedeni yoktu. Yine de daha fazla ona karşı durmak istemeyerek elimi kapıdan çektim ve arka koltuğu ona bıraktım.

***

Menekşe'yi evine bıraktıktan sonra Ege, doğruca arabasını kendi evine doğru sürmüştü. Menekşe'yi bıraktıktan sonra ikimiz arasında geçen sessiz yolculuğa daha fazla dayanamayıp evine gidene kadar sürecek olan yaklaşık yirmi dakikalık süre içerisinde kestirmek istediğimi söylemiştim. Fakat gözlerimi açtığımda yüzümü ısıtan güneş ışığından bir terslik olduğunu anladım. En fazla yirmi dakika uyumam gerekiyorken kaç saattir uyuyordum? Sersemlemiş ve kafam karışmış bir vaziyette doğrulup hala emniyet kemerim bağlı bir şekilde araba koltuğunda olduğumu fark ettim. Üzerimdeki battaniye görevi görebilecek kadar geniş, siyah deri ceketi şaşkınlıkla kaldırdım ve gözlerimin önüne tuttum. Ege'nin kendi ceketiydi. Arabanın saatine baktığımda saatin altı buçuk olduğunu gördüm.

Şaşkınlıkla emniyet kemerimi çıkarmak üzereyken yolcu koltuğunda kafasını geriye yaslamış bir şekilde uyuyan Ege'yi görünce durdum. Onu ilk defa uyuyorken izlemek içimi garip bir hisle doldurdu. Emniyet kemerimi çıkardım ve vücudumu yana çevirerek onun olduğu tarafa döndüm. Emniyet kemerimi çıkarmamla birlikte arabadan gelen bip sesi onu uyandırmadığı için şanslıydım. Aldığı nefesle birlikte sakince inip kalkan göğsünden onun iyi bir uyku çektiğini düşündüm. Kaşları çatık değildi, yüzü hafifçe tebessüm eder gibiydi. Arabada olduğunu görmesem, hayatındaki en güzel uykuyu çektiğini düşünürdüm. Gözlerim dudaklarına kaydığında birkaç saat önce yaşadığımız ve asla pişmanlık duymadığım, benim için hayatımın en nahif, değerli anını hatırladım.

Tokasından çıkmak için inat eden öndeki dalgalı birkaç saç tutamını tokadan kurtarmak için delice bir istek duyduğumda saçlarına daha önce hiç dokunmadığımı fark ettim. Onu uyandırmaktan her ne kadar korkuyor olsam da içimdeki isteğe daha fazla engel olamayarak işaret parmağımla öndeki birkaç gevşek saçı yavaşça tokanın dışına saldım. Hareketimle birlikte kıpırdanmaya başlayan Ege, hızla elimi geri çekmeme neden oldu. Uyandığımdan haberdar etmek isteyerek hafifçe boğazımı temizledim. Ege gözlerini açtı ve hiçbir tepki vermeden dümdüz karşıya baktı. Sonra kaşlarını kaldırdı ve kendine gelmeye çalışarak elleriyle yüzünü ovuşturdu.

"Uyandın mı?" dedi kısık sesiyle. Başımı salladım ve önümdeki aynayı aşağıya doğru çekerek saçlarımı kontrol ettim. Görünüşüm kelimenin tam anlamıyla korkunçtu. İyi bir duşa ihtiyacım vardı.

"Neden beni uyandırmadın? Yalnızca kestirmek istemiştim."

Öyle güzel, öyle içten gülümsedi ki ne olduğunu merak ederek soru sorarcasına başımı yana eğdim.

"Senden çaldığım uykuları geri vermek istedim. En fazla iki saat uyuduğunu söylemiştin."

İşte onun özür dileme şekli de buydu. Yaptıklarının telafisi pek güzeldi. Bu yüzden her ne kadar bu yaptığı hoşuma gitse de aramızdaki mesafeyi korumak istediğim için yalnızca teşekkür edercesine başımı öne eğdim. Sonuçta ikimiz de o öpücüğün bizim için ne kadar güç olduğunun, Ege'nin hayatının bu döneminde beni kendi dünyasına dahil etmesinin zorluğunun farkındaydık. Onu hızla yanlış kararlara sürüklemek, isteyeceğim en son şey olurdu. Hayatındaki bir yeni pişmanlığın, benimle ilgili olması çok üzücü olurdu. Yeni bir sayfa açması için zamana ihtiyacı vardı. Daha doğru bir deyişle, zamana ihtiyacımız vardı.

"Beni biriyle, pardon... Birileriyle tanıştıracaktın. Kaçırdık mı?" dedim camdan dışarıya bakarak.

"Yok... Uçağı rötar yapmış. Aslında on dakika sonra buraya gelmiş olur." dedi arabanın kapısını açtığı sırada. Ben de aradan inip peşine takıldım. Beni kiminle tanıştıracağı konusunda kafam karıştığı için olduğumdan daha sersem hissediyordum. Ege, arabanın camından içeriye doğru uzanıp elinde bir sigara paketi ve çakmakla, kırmızı jeepine sırtını vererek yaslandığında dik ve şaşkın bakışlarımı üzerine diktim.

"Sigara içtiğini bilmiyordum." Demek barda hemen yanı başımda duruyorken üzerinden gelen is kokusu bundan kaynaklanıyordu. Paketin içinden bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi.

"Rahatsız olur musun?" dedi son anda hatırlayıp sigarayı dudaklarının arasından çıkardığında. Omuz silktim.

"Olmam. Sadece seni ilk kez içerken görüyorum, o yüzden öyle söyledim." Rahatsız olmadığımı söylememe rağmen yine de yana doğru iki adım alıp benden uzaklaştı ve yaktığı sigarayı arkaya doğru tuttu.

"Bağımlı değilim. Yılda bir içiyorum desem yeridir." Bu mantığı asla kafam almıyordu. Madem bağımlı değildi... Kontrolü elinde tutabiliyorken neden tamamen bırakmıyordu? Onun kararına herhangi bir laf söyleme hakkım olmadığı için sustum.

"Uçakla gelecek olan kişiden bahsedecek misin? Yoksa tanışınca mı öğreneceğim?" dedim gözüme gelen güneş ışığından kaçmak istercesine elimi alnıma yasladığımda.

"Ekibin bir diğer üyesi geliyor, Vera. Onu Narin öldüğünden beri görmüyordum." Şaşkınlıktan gözlerim ardına kadar açıldığında keyfimden hoşnut bir şekilde kollarımı birbirine doladım. Ekibin üyelerini, kimliklerini, hayatlarını benden uzak tutmak isteyen Ege, bile isteye beni onlardan biriyle tanıştırıyordu.

"Seninle tanışmak isteyen oydu." dedi kafamın karıştığını hissedince bir açıklama daha yaparak. Bu cümlesi kafamın daha da karışmasına neden oldu. Ekibin hangi üyesi, benimle neden tanışmak istiyordu? Üstelik daha da önemlisi beni nereden tanıyordu? Bu tanışma isteği sosyal medyada çıkan haberlerden sonra mı olmuştu yoksa Ege'yle daha öncesinden iletişim halinde miydi?

"İşte, nihayet geliyor." dedi Ege sigarasını bir kez daha dudaklarının arasına yerleştirirken. İşaret ettiği yere bakmak için başımı çevirdim.

Güneşin parlaklığından dolayı çok net göremiyordum fakat kulaklarıma gelen motorun sesi beni fazlasıyla meraklandırdı. Bakış açıma ilk giren şey siyah, ihtişamlı bir Harley Davidson motoruydu. Gürültülü ama kulağa hoş gelen bir sesi vardı. Kesinlikle havalı olduğunu söyleyebilirdim. Ardından seçebildiğim diğer şey, motorun üzerinde oturan kişiydi.

Aklıma gelen ilk tahminim motorun üzerinde bir erkek görmek iken aksine zayıf, altına giydiği asker yeşili, kargo pantolonun aşırı havalı durduğunu düşündüğüm bir kız bedeni görmek beni dumura uğrattı. Kız, motoru ikimizin tam önünde yan bir şekilde durdurduğunda şaşkınlık ve hayranlık karışımı bakışlarla onu inceledim. Kısa siyah botuyla ayağını yerleştirdiği gaz pedalından ayağını çekti. Başına geçirdiği beyaz şeritlerle kaplı kaskı nazikçe çıkardığında alttan rastgele bağlamış olduğu belli olan küçük, dağılmış saç topuzunu tek bir harekette çözdü ve koyu kahve, dalgalı saçlarını başını hızla sallayarak gözler önüne serdi.

Kendine çeki düzen verdikten sonra motorundan indi ve ikimize dönüp kocaman bir gülümseme bahşetti. Hafif çekik duruşu olan, kahverengi ışıl ışıl bakan gözleriyle bende son derece samimi bir izlenim yaratırken dudağının hemen altındaki küçük benin ona ne kadar farklı bir hava kattığını düşündüm.

Saçlarını eliyle son bir kez havalandırıp doğrudan Ege yerine benimle ilgilenerek tam önümde durdu ve elini uzattı.

"Merhaba, Vera. Arya ben. Beklettiğim için lütfen kusura bakma." Uzattığı eli sıkarken gülümsedim ve olanlara inanamayarak başımı salladım. Yeni bir tanışma hikayesi beni bekliyordu.

Bölüm sonu

8 yorum