Bardan çıktığımız gibi oyalanmadan Ege'nin aracına bindik. Menekşe ile ikimiz yürümekte bile zorlanıyorken araba kullanamayacağımız için tüm kontrolü Ege'nin almasına izin verdik. Ön koltuğu bana bırakan Menekşe, arka koltuğa geçer geçmez arka camdan ayaklarını uzatarak boylu boyunca uzandı.
"Bas gaza ve bizi kim olduğu belirsiz şu şahıstan kurtar, kahramanımız!" dedi tiz bir sesle bağırıp Ege'nin oturduğu şoför koltuğuna eliyle vurarak.
Ağrıyan gözlerimi açık tutmaya çalışarak kaşlarımı ardına kadar açtım. Bir yandan hala ıslak olan yanaklarımı elimin tersiyle siliyordum. Tam sakinleştim derken gözyaşlarım durmadan akmaya devam ediyordu. Patlama yaşamak gibi bir şeydi. Ege bir yandan benim hala ağlıyor oluşuma şaşkınlıkla bakarken bir yandan arka koltukta hareketleri aşırılaşmaya başlayan Menekşe'yi kontrol ediyordu.
Elini benim koltuğuma yasladı ve park ettiği aracı zarar vermeden ve mümkün olduğu kadar hızla çıkarmaya çalışırken arkayı kontrol etti. Gaz pedalına öyle sert yüklendi ki emniyet kemerimi bağlamış olmama rağmen öne doğru savruldum. Belli bir yol aldıktan sonra bakışlarını yeniden ikimiz arasında doğrultarak konuştu.
"Herkes iyi mi?"
"İyi." dedi Menekşe soğuk ve yorulmuş bir sesle. Arkamı dönüp ona baktığımda uyuklamak üzere olduğunu fark ettim. Üzerindeki rahatlığa şaşırarak önüme baktım. Benim hala kalbim kafamda atıyordu.
"Nereden anladın? Takip edildiğimizi? Hala takip ediliyor muyuz?" dedim düzgün bir diksiyonla konuşmaya çalışarak. Ege'nin gözü aynasındaydı. Arkayı kontrol ediyordu fakat arkamızın temiz olduğuna emindim.
"Taner'in evine geldim. İyi olduğundan emin olmak istemiştim." Başımı sallayarak güldüm.
"Ben de senin iyi olduğundan emin olmak istemiştim."
Yaptığının yanlış olduğunu, hatalı olduğunu itiraf etmesini istiyordum. Hiçbir şey olmamış gibi geri dönüp kaldığı yerden devam etmesinin mümkün olmadığını... Ege, hızını hiç azaltmadan yola devam ettiği için midem bulanmaya başlamıştı. Midemde suların kaynadığını hissediyorken onu dinlemeye devam ettim.
"Evden çıktığını gördüm. Yanına geleceğim an, Menekşe'nin vosvosunun sokağa girdiğini fark ettim. Vakit kaybetmeden yola çıktığınızı fark edince sizi takip ettim. Sizi takip eden tek kişinin ben olmadığımı fark etmek çok uzun sürmedi, siyah bir Mercedes yol boyunca ikimizin arasından sinsice ilerliyordu."
Siyah Mercedesi ve hatta Ege'nin kırmızı jeepini fark etmemiş iki gerizekalı olduğumuz yüzümüze çarpılınca oturduğum koltuğa iyice gömülüp kaşlarımı çattım.
"Sonra aracı gözden kaybettim. Başka bir yola saptığında yanılmış olabileceğimi düşündüm. Fakat ne yazık ki barın önünde aynı aracın park edildiğini gördüm. İçeriye girdiğimde şapkalı, ortalıkta şüpheyle dolanan şahıs benim girmemle birlikte daha çok hareketlendi. Onu takip etmek isteyerek peşine takıldığımda pire gibi dolanarak beni atlattı."
Ege'yi dinliyorken gözlerimi yola sabitlemiştim. Hızla ilerliyorken altımızdan kayarak geçip giden asfalt başımı döndürüyordu. Kafamın patlayacağını hissettiğimde camı açıp hava almak istedim. Açtığım camla içeriye sızan soğuk hava, aracın süratinden dolayı yüzüme tokat gibi çarptığında canımı acıttı. Ege neden camı açtığımı kontrol etmek isteyerek kısa bir bakış attığında ondan aracı durdurmasını istedim.
"Midem bulanıyor, durmalıyız." Ege, yavaş yavaş aracı yüz kırk kilometre hıza sonrasında da yüz otuza düşürdüğünde başını salladı.
"Çok az kaldı, birazdan duracağız."
Midemden boğazıma kadar gelen sıvı, daha fazla dayanamayacağımın sinyallerini veriyordu. Ege, bizi her nereye götürüyorsa pes edip aracı kenara çekse iyi ederdi. Yoksa, aracını kusmuk içerisinde bırakacaktım.
"Kusacağım." dedim son bir uyarıda bulunarak.
"Geldik." dedi Ege, direksiyonu sola kırıp bir sokağa girdiğinde. İşte bu dönüş, gerçekten de bardağı taşıran son damlaydı. Ege, ani bir frenle arabayı durdurur durdurmaz panikle arabanın kapısını açtım ve kendimi dışarıya attım. Nerede olduğumuza dair hiçbir fikrim yoktu. Bir ağaca tutunup içimdeki safrayı dışarı çıkarmaya hazır bir şekilde öne eğildim. Kusamadığımı fark edince daha da kötü hissedip elimle ağaca vurdum. Ağacın çıkıntılı gövdesi elimi çizdiğinde iniltiyle yumruk yaptığım elimi geri çektim. Ege saniyeler içerisinde yanı başıma gelip bir eliyle gözlerimin önüne düşen saçlarımı tutarken diğer eliyle neredeyse inciteceğim elimi tuttu.
"Ne yapıyorsun? Kendine neden zarar veriyorsun? İyi misin?" Söylediklerinin hiçbirine cevap vermeyerek önüme baktım. Kusmak istiyordum, midemi rahatlatmak istiyordum. Bu yüzden eğilmeye devam ettim. Ege, merakla ve endişe dolu gözlerle başını eğip suratını suratıma yaklaştırdı.
"Kusacak mısın?"
"Kusamaz mıyım?" dedim onu yumruklamaya hazır bir tavırla. Ne yapsa, ne söylese sinirlerime daha çok dokunuyordu. Ona öfkeliydim, kendimde değildim. Benden uzak dursa iyi ederdi.
"Kusabilirsin, kus." dedi ne diyeceğini şaşırarak. Saçlarımı tutmaya devam ediyordu. Mide bulantımın yavaş yavaş geçmeye başladığını hissettiğimde doğruldum ve sırtımı ağacın dalına yasladım.
"Burada bekle, arabadan su getireceğim. Yüzünü yıkayalım." dedi Ege, arabaya geri dönerek. Yaslandığım ağaca bütün gücümü vermiş bir şekilde toparlanmaya çalışıyorken nerede olduğumuzu merak ederek etrafımı inceledim. Yan yana apartmanların dizili olduğu, köhne bir mahalledeydik. Ege, arabasını mahalleye son derece uyumlu, yıkılmaya yüz tutmuş bir binanın önüne park etmişti. Binanı dış sarı boyası atmıştı. Ciddi bir sıvaya ihtiyacı olduğu barizdi. Binanın ön kısmında kapalı, sağlam bir kapı olması gereken yerde odun parçasını andıran yarısı açık kalmış bir kapı vardı.
Ege elinde bir şişe suyla geldiğinde binayı incelemeyi kesip ona döndüm. Şişenin kapağını açtı ve içerisindeki suyla elini ıslattı. Nemli elini yüzüme değdirdiğinde üşüdüğümü hissederek ürperdim. Saçlarımı rastgele avucumda toplayıp yüzüme daha çok su çarpmasını sağladım. Gerçekten de iyi gelmişti. Biz yüzüme su çarpmakla meşgulken Ege'nin arabasının arka kapısı açıldı ve Menekşe ayaklarını aşağıya sarkıttı.
"Her şey yolunda mı?" dedi bize doğru seslenerek.
"Sen iyi misin?" dedi Ege su şişesini bana uzatıp Menekşe'ye dönerek. Uzattığı su şişesinden bir yudum su içtim.
"Evet, yalnızca çok uykum var. Neden buraya geldik?" dedi benim birkaç dakika önce incelediğim binaya bakarak. Gözlerinde tanıdık bir bakış vardı, ilk kez görmüyor gibiydi.
"Çünkü aklıma gelen tek güvenli yer burası ve konuşmamız gerekiyor."
"Güvenli mi? Burası her an yıkılacak gibi duruyor." dedim sohbetlerine dahil olarak.
"Ben gelemeyeceğim. Gerçekten ayağa kalkacak gücüm yok." dedi Menekşe bir kez daha arka koltuğa uzanarak. Ege, elini arabanın üzerine koyup eğilerek içeride yatan Menekşe'yi kontrol etti. Benimle ve Menekşe'yle bu kadar yakından ilgilenmesi, endişe etmesi hoşuma gidiyordu. Sevdikleri söz konusu olduğunda her şeyi yapabilirdi. Onu izliyorken yanaklarımın ısınmaya başladığını hissettim. Şişeden biraz daha su döküp yanaklarımı ıslattım.
"Menekşe burada yalnız bekleme. Biraz bekleyelim, sonra seni evine bırakırım. Şu an sadece takipte olmadığımızdan emin olmak istiyorum. Haydi, tut elimi." dedi onu doğrultmak için elini uzattığında.
"Gelmeyeceğim, Ege! On dakika kestirmeme izin ver! Sonra size dahil olurum. Bir şey olmayacak." Menekşe elleriyle Ege'nin elini savuşturduğunda ne kadar komik gözüktüğünü düşündüm. Ben ona göre çok daha iyi durumdaydım. En azından midem yatışmıştı ve başım dönmüyordu. Ege onu kaldırmayı başaramayacağını anladığında huysuz bir tavırla dudaklarını büzdü ve arabanın kapısını kapattı. Menekşe'nin nefes alabilmesi için camını açık bıraktıktan sonra arabayı kilitledi. Yanından ayrılmadan hemen önce açık camdan parmağını sallayarak onu uyardı.
"Bir tehlike hissedersen, çığlık at, bize seslen, bir şey yap yeter."
"Git artık!" diye bağırdı Menekşe. Ege, duvarları yıpranmış, inşaat halindeki bir evden farksız olan binaya yöneldiğinde minik adımlarla onu takip ettim. Artık çok daha düz bir çizgide yürüyebildiğimi fark edince kendimle gurur duyarak gülümsedim. Ege yürüyüp yürüyemediğimi kontrol ettiğinde ona önüne dönmesini söyledim. Açık ve kırılacak kadar hassas kapıyı ittirip içeriye girdiğimizde girişte bizi uzun ve dik, beton merdivenler karşıladı. Pisti, her yer leş gibi kokuyordu. Yeniden midemin bulanacağını hissederek korkuyla burnumu tıkadım.
"Neresi burası? Mülkiyet hakkına müdahale etmiyor muyuz?" dedim basamakları çıkan Ege'nin peşinden ilerlerken.
"Senin kafan yerine gelmiş belli... Mülkiyet hakkı falan... Güzel cümleler." dedi Ege benimle dalga geçerek. Her ne kadar pis bir yere dokunmak istemesem de evin korkuluğuna tutunup destek alarak merdivenleri çıkmaya devam ettim.
"Burada biri yaşıyor gibi mi görünüyor Vera?" dedi Ege parmağıyla etrafı göstererek. Başımı salladım. Yukarıya çıktığımızda boş odaların bulunduğu kata gelmiştik. Ege yine de durmadı ve bir üst kata çıkmaya devam etti. Ben de oyalanmadan onu takip ettim.
"Burası bizim liseden beri geldiğimiz bir yer. Ne zaman içimizden birisinin canı sıkkın olsa bu sahipsiz binaya koşar, çatı katındaki terasında toplanır birbirimize destek olurduk. Binanın sahibi yaşlı amca buraya geldiğimizi bir süre sonra fark etti. Normal şartlarda binayı yapılandırmaya götürecekmiş, eşi vefat ettikten sonra binayı resmen ölüme terk etmiş. Bizden haberdar olduktan sonra en azından eve uğrayan birilerinin olmasından dolayı mutlu oldu."
Çatı katındaki terasa ulaştığımızda şaşırarak adım attım. Böylesine yıkık dökük bir binanın böyle güzel bir manzaraya sahip olacağını düşünmezdim. Parlak dolunayın, sonsuz sayıdaki yıldızların izlenebileceği, gökyüzüne davet açan, görebileceğim en güzel yerlerden biriydi.
"Şimdi? Hala geldiğini biliyor mu?" dedim merakla etrafıma baktığımda.
"Kendisi geçen yıl vefat etti. O öldükten sonra belediye burayı imara verecekti. Narin'in bir aile dostu araya girdi ve en azından iki yıl kadar bekletme kararı alındı."
Başımı ileri geri salladım. Kollarımı birbirine dolayarak etrafta yürümeye başladığımda Ege'ye karşı kızgınlığımı hatırlayarak sessizliğimi koruma kararı aldım. Temiz olduğunu düşündüğüm koltuğun üzerine kendimi bırakarak oturdum. Ne kadar bekleyecektik? Bir saat mi? Ne kadar süre sessiz kalabileceğimi düşünerek yüzümü rüzgara karşı verdim. Derin bir nefes alıp rahatlamaya çalıştım. Ege, tam karşımdaki alçak demirlere sırtını verip yüzünü bana döndüğünde bakışlarımı kaçırmaya çalıştım.
Demirler güvenilir durmuyordu. Oraya yaslanmamasını söylemeyi dilesem de sessizlik yeminimi bozmak istemiyordum. Bu yüzden yalnızca rahatsız bir şekilde öksürerek boğazımı temizledim. Ege, konudan habersiz, tıpkı benim yaptığım gibi kollarını birleştirmişti ve son derece rahat görünüyordu. Başını yana çevirip gökyüzüne baktığında kaçamak bir bakış attım. Gözünün altındaki morluk, incinmiş olduğunun kanıtı olduğunu gösterircesine kendini sergiliyordu. Ege'nin kısılmış gözlerinin etkisiyle olduğundan daha şiş görünüyordu. Ne olduğunu, buna neden olan kişinin kim olduğunu delice merak ettiğim için huzursuzca yerimde kıpırdandım.
Ayağa kalkmak, yanına gitmek ve yarasına daha yakından bakıp ona dokunmak istiyordum. O benden bir şeyler gizliyorken, ortalıktan kaybolup hala suskunluğunu koruyorken, benim bunları hissetmem sinirimi bozuyordu. Ege bir anda başını çevirip bana baktığında bakışlarımız kesişti. Bakışlarından kaçamadığımı anlayınca yüzüne bakmaya devam ettim. Ege hafifçe tebessüm ettiğinde duvarlarımı yıkacağımdan korkarak başımı öne eğdim.
"Bir şey mi diyeceksin?" dedi son derece yumuşak bir sesle. Sinirle güldüm.
"Bir şey mi diyeceğim? Ben demeyeceğim Ege. Farkındaysan bir şeyler anlatması gereken kişi sensin." Ege okların ucunun nihayet ona döndüğünü fark edince dudağını ısırarak beni onaylarcasına başını salladı. Ayağa kalktım. Üzerine doğru yürüyüp istemsizce sesimi yükseltmeye başladım.
"Beş gün! Beş koca gün! Bizi habersiz bırakıp gittiğin bu beş günde neler düşündüğümü tahmin edebiliyor musun?" Konuşurken ellerimi kullanmayı çok severdim. Eğer sinirliysem, elimde olmadan ellerimi çok daha fazla kullanırdım. Ege, sakin tavrını koruyarak beni dinlediğinde daha çok öfkelendim. Ben sinirliydim, o ise rahattı. Hiçbir şekilde geri adım atmadığı için şaşkındım. Hazır ağzını açıp tek bir kelime söylememişken konuşmaya devam ettim.
"Sana yüzden fazla mesaj bıraktım. İyiyim demek çok mu zordu Ege?"
"Mesajlarını dinleyemedim çünkü telefonum bende değildi." dedi ilk defa ağzını açmışken. Yaptığı savunma karşısında daha da şaşırarak ellerimi iki yana açtım ve olduğum yerde durdum.
"Başın belada mıydı?" dedim bu kez daha sakin konuşarak.
"Değildi." dedi tek kelimeyle cevap vererek. Başımı salladım. Söylediklerine inanmak istiyordum. Fakat çok daha açıklayıcı yanıtlara ihtiyacım vardı.
"Başın belada değildi demek... Yüzündeki morluğa da in cin sebep olmuştur değil mi? Sen tek kelime bir şey demeden çekip gitmişken ne yaptığımızı merak ediyorsan eğer... Menekşe ile her yerde seni aradık. Başına bir şey gelmiş olabileceğinden deliler gibi korktuk. Polise gitmeyi düşündük. Hani o çok umurumda olduğunu düşündüğün kitap var ya? Senin nerede olabileceğini düşünmekten başka bir şey yapmadım! Günlerdir en fazla iki saat uyuyorum."
Bütün hıncımı tek bir gecede almak isterken yüzüne bağırdığımda hala öylece yaslandığı duvardan sessizce beni izliyordu.
"Bitti mi?" Dudaklarının arasından dökülen bu soru cümlesi beni iyice germişken kafamı olumsuz anlamda salladım. Ona doğru iki veya üç büyük adım atıp üzerine daha büyük bir hırsla yürüdüğümde hafifçe yaslandığı duvardan doğruldu.
"Bitmedi, bitmeyecek. Sen anlatmadığın, sustuğun sürece bitirmeyeceğim. Menekşe bana bugün birinin yanına gitmiş olma ihtimalinden bahsediyor ama bil bakalım yine kimin yanında olmuş olabileceğinden bir tek kimin fikri yok?"
Bir şey demesi için sustum ve bekledim. Birkaç dakika sessizlik içerisinde bekledik. Duyabildiğim tek şey ikimizin arasından sertçe esen rüzgarın sesiydi. Ege, önce yere doğru baktı sonra başını yavaşça yukarıya doğru kaldırıp gözlerimin içine baktı.
"Kimin yanına gitmiş olabileceğimi neden bu kadar merak ediyorsun, Vera?"
Bir cevap veremeden, yalnızca sertçe yutkundum. Aramızdaki mesafe yine bizim kontrolümüz dışında kapanmış gibiydi. Kareli gömleğinin kıvrık kollarının kollarıma sürttüğünü hissederken kısa süreliğine gözlerimi kapattım. Ege, elimi tutup parmaklarımı sol gözünün altındaki morluğa değdirdiğinde kalbimin yerinden çıkacağını düşünerek gözlerimi yavaşça açtım.
"Bu morluğun sebebini neden merak ediyorsun?" dedi parmaklarımı nazikçe yanağında gezdirdiğinde. Yapma demek istedim. Dur. Lütfen, dur.
"Beni neden bu kadar düşünüyorsun, Vera?"




