Sesimi çıkarmadan Ege'nin peşinden minik adımlarla açtığı kapıdan içeriye girdim. Yol boyunca hiç soru sormamış, ağzını bile açmamıştı. Üzerindeki sessizlik beni daha çok endişelendirirken arabanın aynasından ona attığım kaçamak bakışlarımı yakaladığında iki saniye gözlerimin içine bakıp bakışlarını kaçırarak yola odaklanmıştı. Oturma odasına girdiğimizde de benden kaçmaya devam etti. Konuşursa, bakarsa beni kıracağından korkuyor gibiydi.
Odanın ışıklarını yaktığında aniden gözüme fazla yoğun gelen beyaz ışıkla gözlerimi kıstım. Elimi refleks olarak gözlerimin önüne getirdiğimde Ege bana baktı. Yola çıktığımızdan beri ilk defa dikkatle yüzüme bakıyorken gözü elime doğru kaydı. Bakışlarında korku, endişe, öfke vardı. Ne olduğunu anlamayarak elimi aşağıya doğru indirdim. Sağ bileğimin içine doğru beliren hafif morluk ve etrafındaki yoğun kızarıklık izleriyle karşılaşınca gözlerimi kapadım.
"Vera... Bu ne zaman oldu?" dedi Ege yumuşak bir sesle omuzlarını indirerek. Pes etmişti, benim başına buyruk tavırlarımdan yorulmuştu.
"Adam üzerime atladığında... Yanaşıp yüzünü görmek istemiştim." dedim ve bileğimdeki kızarıklığın üzerinde belirmeye başlayan morluğun üzerinden parmağımla geçtim.
"Neden söylemiyorsun?" dedi daha çok kendi kendine konuşarak. Sonra, arabanın anahtarlarını odanın ortasında duran, alçak masaya doğru fırlatıp arkasını döndü.
"Burada bekle. Bu kez lütfen bir yere kaçma." diye eklediğinde gözlerimi devirerek kendimi yumuşak koltuklara bıraktım. Koltuğa oturduğumda belimin şiddetle ağrıdığını bir kez daha hissettim. Umuyordum ki kemiklerim hasar almamıştı. Başımı koltuğun yastığına doğru bıraktım ve dinlenmeye çalıştım. Kitabımı yazıyorken bilgisayar başında geçirdiğim saatler sonrası vücudumun yorulmasından çok daha fazla bir ağrıydı bu... Keşke yalnızca kitabı yazma sürecinde olsaydım. Yazdığım kitabı gerçekten de yaşıyor gibi hissediyordum.
Ege'nin kısa süre içerisinde elinde bir merhem kutusu, makas ve sargı beziyle gelmesiyle başımı kaldırdım. Merhemi ve sargı bezini masanın üzerine bıraktı ve televizyon ünitesinin yanındaki puf koltuğu alıp tam karşıma koydu. Merhemi ve sargı bezini yeniden kucağına almışken doğruca bana bakıyordu.
"Bir şey mi diyeceksin?" dedim yüzündeki ifadeyi okumakta zorlanarak. Menekşe'yi Ege'nin yüz ifadesini okuması için yanımda gezdirebilirdim. Yoksa benim Ege'yi çözecek gibi bir halim yoktu. Hayır dercesine başını salladı. Yuvarlak merhem kutusunun kapağını açarak işaret parmağını içine daldırdı. Mentole benzer kokusu olan, süt mavisi kremi parmağının ucuna aldığında eliyle bileğime doğru uzandı.
"Bileğini uzatabilir misin?" dedi nazikçe parmağının ucundaki kremi göstererek. Başımı salladım ve bileğimi ona doğru uzattım. Bir eliyle bileğimi hassas bir nesneyi tutarmış gibi sarmışken, parmağındaki merhemi dairesel hareketlerle kırmızı bölgeye doğru sürdü. Morlaşmaya başlayan kısma geldiğinde duraksadı. Çenesini omzuna yaslayıp başını arkaya doğru çevirdiğinde problemin ne olduğunu anlamaya çalışarak onu inceledim. Kendi kendine bir şeyler mırıldandığını duydum fakat ne dediğini algılayamadım. Başını tekrar bileğime doğru çevirdiğinde burnundan soluyarak kremi sürdü.
"Çok acıyor mu?" dedi sertçe yutkunduğunda. Yutkunmasıyla birlikte ortaya çıkan adem elmasına gözüm kaydı. Belim daha çok ağrıyordu. Bileğimde hissettiğim tek şey yakıcı bir sızıydı.
"Sadece biraz yanıyor." dedim dürüstçe yanıt vererek.
"Bana söz vermeni istiyorum." Sargı bezini eline aldı ve masanın üzerine bıraktığı makasa uzanarak uygun boyutta sargı bezini kesti. Merhemin etrafa bulaşmaması için onu beklerken bileğimi havada tuttum.
"Nedir?" dedim vermemi istediği sözün ne olduğunu merak ederek. Ege, sargı bezini bileğime dolamak için küçük bir ayar yaptı. Sıkılığını ayarlamaya çalışırken onu izledim. Her zamanki gibi gözlerinin önünden süzülen ince saç telleri, görüş alanını engelliyordu.
"Bir daha bu işlere girmeyeceksin. Benimle arandaki mesafeyi koruyacaksın. Yalnızca benim belirlediğim saatlerde buluşmaya gelecek, başka soru sormadan hikayeyi dinleyecek, notunu alacak ve gideceksin. Ayrıca artık başka bir yerde buluşmalıyız, daha güvenli olmalı." Tek kaşımı kaldırarak ona baktım. Bu bir sözden ziyade Ege Köksal'ın koyduğu kurallar listesiydi. Her zamanki gibi bir söz derken milyon tane sözden bahsediyordu. Elimi parmaklarının arasından çekerek bileğime sarmaya başladığı sargı bezini devraldım. Sol elimle sağ bileğimi hızla sarmaya başlamışken Ege, sessizce beni izledi.
"Tamam, kabul. Ben de senden mümkün olduğu kadar uzak durmak istiyordum." Ege, sargı bezinin uçlarını bağlamak için tereddüt ederek elini uzattığında onu görmezden gelerek sargı bezinin bir ucunu dişlerimin arasına alıp sağlam elimle diğer ucunu tutarak iki ucu birbirine bağladım. Ege oturduğu puf koltuğun üzerinden kalkıp koltuğu yerine geri koydu.
"Ben burada uyuyacağım. Odamda kalabilirsin. Üzerine rahat etmen için kendi kıyafetlerimden birkaç bir şey koydum. Buradaki odanın çaprazındaki oda." İtiraz etmek için ağzımı açtığımda eliyle beni durdurdu.
"Vera, belinin ağrıdığının farkındayım. O sokaktan çıktığımızdan beri elin oraya gidip geliyor. Fark etmediğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Rica edeceğim git ve rahat bir yatakta uyu." Şaşkınlığımı belli etmemek için başımı çevirdim. Gözünü yoldan bir kez bile ayırmadan nasıl olur da elimi belime götürdüğümü fark edebilmişti? Ege Köksal, gizli yetenekleri ile her geçen gün beni şaşırtıyordu. Odadan çıkmak için kapıya doğru yürüdüğümde durdum ve arkamı dönüp yatmadan önce son bir şey söyledim.
"Biliyor musun? Oraya senin de tehlikede olduğunu hissettiğim için gittim. Stüdyona girip o fotoğrafı almayı başardıysa senin ensende dolandığını düşündüm ama madem artık aramızdaki mesafeyi korumamı istiyorsun öyleyse umurumda değilsin. Bir daha asla senin için kendimi riske atmayacağım."
Ege söylediklerim karşısında kafası karışmış bir şekilde oturma odasının ortasında öylece dururken başka bir şey söylemesine izin vermeden odadan çıktım. Söylediği gibi çaprazındaki odanın kapalı kapısının önüne geldiğimde nefesimi tuttum. Neden kalbim bu kadar hızlı atıyordu? Elim kapı kolunu sardığında başımı oturma odasına doğru çevirdim. Kötü bir şey yapmış gibi hissediyorken daha fazla koridorda dikilmek istemeyerek kapıyı açtım.
Ege'nin odasına girdiğimde içerisini incelemeden kendimi alıkoyamadım. Neredeyse yer yatağı sayılabilecek alçaklıkta duran çift kişilik yatağının üzeri siyah, düz bir nevresimle örtülüydü. Odanın duvarlarının rengi kırık beyaz iken, yalnızca yatak başlığının arkasındaki duvar siyaha boyanmıştı. Siyah duvarın üzerine serpiştirilmiş küçük beyaz boya lekeleri, gökyüzündeki yıldızları anımsatıyordu. Elim istemsizce duvarın üzerine gittiğinde bu siyah duvarın üzerine eğik bir yazıyla yazılmış olan sözü okudum. "But without the dark we'd never see the stars." Ama, karanlık olmadan yıldızları asla göremezdik.
Güzel detaylarla süslenmiş bu duvarı hayranlıkla incelerken gülümsedim. Ege, gerçekten de zevk sahibi bir insandı. Yatağının tam karşısında bir çalışma masası vardı. Masanın tam karşı duvarında asılı duran mantar panonun üzerindeki notları görünce merakımın tavan yaptığını hissettim.
Her ne kadar yorgun olursam olayım Ege'nin odası bir anda ilgi alanım oluvermişti. Panonun yanına yanaşıp Ege'nin kendi yazısı olduğunu düşündüğüm karmaşık harflerle bezenmiş not kağıtlarını okudum. Bu notlar, kendine hatırlatmak için yazdığı notlardı. "Sergi masrafını ödemeyi unutma!" "Müşterinin fotoğraflarını rötuşla!" gibi notların yanında kendi adımı görünce gülümsedim. "Vera'yla fotoğraf çekimi için buluş :)"
Diğer notların yanında sayamadığım kadar çok ünlem varken kendi adımın yazılı olduğu nottaki gülümseyen suratı görünce gülümsemem yüzüme iyice yayılmaya başladı. Daha fazla odanın içinde dolanmayı kesip yatağın üzerine bıraktığı kıyafetleri elime aldım. Siyah ve kısa, beli lastikli bir şort ve üzerine giyeceğim düz beyaz, kısa kollu bir tişört. Şortun büyüklüğüne bakarak başımı salladım. Bu şortun üzerimden düşme ihtimali çok yüksekti.
Önce üzerimdeki elbiseyi çıkarıp Ege'nin beyaz tişörtünü üzerime geçirdim. Normalde de salaş giymeyi sevdiğim için Ege'nin büyük tişörtünün üzerimdeki rahatlığı hoşuma gitti. Altıma şortunu geçirmeyi denediğimde ince belimden süzülmek için inat eden şortun belini iki kez kıvırıp belimde durmasını sağladım. Daha fazla kıyafetlerle uğraşmak istemediğim için elbisemi çalışma masasının sandalyesine bırakıp kendimi Ege'nin yatağına bıraktım. Siyah nevresimi kaldırdığımda elbette siyah bir çarşafla karşılaşmıştım. Ne kadar da sıkıcıydı. Bu odanın biraz renge ihtiyacı vardı.
Başımı yastığa yasladığımda uyumak için gözlerimi kapattım. Fakat burnuma gelen hoş bir koku uykuya dalmamı engelledi. Kokunun nereden geldiğini anlamak için birkaç kez nefes alıp verdim. Yastığın üzerinden geldiğini tahmin ettiğimde başımı koyduğum yastığı burnumun ucuna doğru tutup kokuyu içime çektim. Kokunun Ege'nin erkek parfümünün yastığına sinmiş kokusu olduğunu fark edince büyük bir utangaçlık hissederek yastığı fırlattım ve hemen yanında duran diğer yastığı alıp başımın altına koydum. Diğer türlü mahremiyetine girmiş gibi hissediyordum. Böylesi çok daha iyiydi. O kadar yorulmuş olacaktım ki saniyeler içerisinde gözlerimi kapatıp kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Uyandığımda kısa süreliğine nerede olduğumu unutarak dik dik etrafıma bakındım. İnanılmaz bir baş ağrısıyla uyanmıştım. Müthiş.
Yine de belimdeki ağrı tamamen gitmişti. Bileğimde ise herhangi bir yanma yoktu. Şükrederek yattığım yerden doğruldum. Acaba Ege uyanmış mıydı? Saat kaçtı? Çantamı her zamanki gibi oturma odasında unutmuştum. Çantalar önemli eşyalardı. Bundan sonra gözlerimin önünden ayırmamaya dikkat etmeliydim. En önemli noktayı kaçırdığımı hissettim. Ege'nin dün geceye dair sormak istediği sorular vardı. Benim de dün gece anlatmaktan kaçındığım bazı ufak(?) detaylar vardı. Dün gece beni o kadar sinirlendirmişti ki asla sorduğu hiçbir soruya cevap vermek istemiyordum. Beni daha fazla burada tutmasına izin vermeyerek mümkün olduğu kadar kısa sürede evi terk etmeliydim. Uyuyor olacağından şüphe ederek kapıyı yavaşça açtım. Sersem sersem koridorda ilerleyerek ilk olarak oturma odasına gittim. Kapının açık olduğunu görünce elimi gözlerimin önüne götürüp yavaşça içeriye girdim.
"Ege?" Ses gelmeyince parmaklarımın arasından çaktırmadan baktım. Odada değildi. Duvardaki saate gözüm takıldı. Yediye çeyrek vardı. Bu kadar erken uyanmış olmama şaşırarak kaşlarımı kaldırdım. Yattığım yeri yadırgamış olmalıydım. Doğruca mutfağa yönelerek Ege'yi aramaya devam ettim. Uykulu gözlerle etrafı süzdüğümde Ege'nin kahvaltılıklarla dolu mutfak masasının tam karşısında oturup kahvesini yudumladığını gördüm. O kadar sessizdi ki bir an onu görünce yerimden sıçradım. Baş parmağımı refleks olarak üst dişlerime götürdüğümü gören Ege kupa bardağının arkasından sırıttı.
"Kendi evimde kahvaltı yapıyorum, Vera. Bu kadar korkacağını bilseydim evi sana bırakırdım."
Gözlerimi devirerek ona baktım. Anlaşılan bugün keyfi yerindeydi. Sabahın bu saatinde bile son derece düzenli görünüyordu. Saçlarını yine alttan minik bir topuz yaparak toplamıştı. Üzerine giydiği siyah tişörtün üzerinde bu kez kırmızı rengin hakim olduğu karışık bir desen vardı. Yine de giydiği bütün tişörtler birbirine benziyordu. Kendi görünüşümün ne halde olduğunda şüphe ederek elimi saçlarımın arasından geçirerek düzeltmeye çalıştım.
"Yakışmış, bende bu kadar iyi durmuyordu." dedi üzerimdeki kıyafetleri işaret ederek. Masaya fazla yanaşmadan tezgaha doğru yürüdüm ve kendime bir bardak su doldurdum.
"Bugün pek bir sessizsin." dedi ben bardağıma doldurduğum suyu içerken. İğneleyici tonda söylediği bu cümle karşısında az daha içtiğim suyla boğuluyordum. Konuşmaya hevesli olmadığımı fark etmiş olması ne hoştu. Amacım bir an önce bu evden kendimi dışarıya atmaktı.
"Sadece saat henüz yediye geliyor ve yeni uyandım." dedim bardağı masaya bırakırken. Oturmadığımı fark edince eliyle masayı gösterdi.
"Oturmaz mıydın?" Başımı iki yana doğru salladım. Mümkün olduğunca uzak durmaya gayret ederek mutfağın bir diğer ucuna geçtim.
"Aslında ben git-" Ege cümlemi yarıda keserek elindeki kupa bardağı masaya bıraktı.
"Bugün bol bol konuşma günüydü. Unuttun mu?"
"Ege, neyi bilmek istiyorsun? Sor, haydi yanıtlayacağım. Beni sonsuza kadar burada tutamazsın. Sonrasında evime gidip bir duş almak istiyorum." Elimi üzerimde uçuşan büyük tişörtünün üzerinden bastırarak belime yerleştirdim. Nasılsa ne olduğunu bilmeden ne soracağını da bilemezdi. Ege gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken kafasında ne planladığını anlamaya çalıştım.
"Bu kadar kaçmaya istekliysen seni tutmayacağım. Sadece sen de şunu bil... Bu anlatmaktan neden kaçtığını bilmediğim konudan ve benden sonsuza kadar kaçamazsın."
Bir yorum yapmadan masaya doğru yanaştım ve peynirlerin durduğu tabağa uzanarak küçük bir peynir dilimini alıp ağzıma attım. Üzerimi değiştirip evden çıkmak için geldiğim koridora geri dönüyordum ki arkamdan seslendi.
"Peki görebildin mi?" Geriye doğru bir adım atıp mutfağa doğru başımı uzattım.
"Neyi?"
"Adamın yüzünü." dedi kısık bir sesle. Bunu sorduğundan utanır gibi bir hali vardı. Gülmemek için dudağımı ısırdım. Her ne kadar oraya gitmiş olmama kızgın olursa olsun bir ipucu yakalayıp yakalamadığımı merak ediyordu.
"Üzgünüm. Şapkasından göremedim." Yaptığım küçük bir açıklamadan sonra Ege'nin odasına geri dönüp dün gece üzerimde olan elbiseyi giydim. Ege'nin kıyafetlerini katlayarak yatağının üzerine bıraktım. Gözüm yeniden duvardaki yazıya takıldığında biraz daha duvarı incelersem evden çıkma şansımı kaçıracağımı düşündüm. Her ne kadar garip bir derinliği olsa da daha fazla inceleme yapamazdım. Oturma odasında bıraktığım çantamı da almaya gittiğimde Ege'nin mutfaktan çıkıp peşimde yürüdüğünü hissettim.
Evin giriş kapısına doğru yürürken beni takip etmeye devam etti.
"İki gün sonra, hikayeyi dinlemeye devam etmek istiyorsan görüşürüz. Bir yer ayarlayacağım, sana mesaj atarım. Saat yedi gibi buluşuruz." Hızla ona dönüp net bir tavırla başımı salladım.
"Asla, Ege Köksal. Seninle bir daha buluşmak için saat yedide uyanmayacağım."
"Neden?" dedi bu söylediğim şey dünyanın en aptalca cümlesiymiş gibi. Ellerimi iki yana açarak ona baktım.
"Çünkü ben sabahları uyanamıyorum!" Sesimin mızıkçı, şımarık bir kız çocuğu tonunda çıkmasına sinir olarak gözlerimi devirdim. Son zamanlarda fazla göz devirmeye başlamıştım.
"Tamam, dokuz olsun." dediğinde boş boş ona bakmaya devam ettim. Sağ olsun, iki saat ileri alarak güzel bir gelişme kaydetmişti. Benim uyanma saatimin hala gerisinde bir saat olduğunu düşünerek iç çektim. Yine de daha fazla gecikme kabul etmeyeceğini bildiğim için bir yorum yapmadan ayakkabılarımı giymeye koyuldum.
"Beş dakika bekleyebilirsen anahtarlarımı alıp geleceğim."
Ayakkabılarımı giydiğim gibi doğruldum.
"Gerek yok, taksiyle gideceğim. Sen de boş kalan vaktinde düşmanının kim olduğunu bulmaya çalışırsın. Çünkü ben bu işleri bıraktım." Gülümseyerek söylediğim bu sözler karşısında Ege'nin yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. Tuttuğu kapının ardında öylece kalakalmışken arkamı ona dönüp sokakta ilerlemeye başladım. Birkaç sokak ileriye yürümüştüm ki telefonumu çıkarıp taksi çağırmak için durdum. Hay aksi, şarjı biten telefonum kapanmıştı. Sırf Ege'nin sözüne gelmemek için arkamdaki esnafa benim için bir taksi çağırıp çağıramayacaklarını sordum. Neyse ki yardımsever bir abi, benim için bir taksi çağırdı.






