Koridordan ilerlerken kalbimin yerinden çıkacağını düşündüm. Bu yaptığımın yanlış olduğunu bilerek kafamı sallayıp duruyordum. Bir yandan tırnaklarımı yerken ön kapıya ulaştığımda Ege'nin arka bahçede oturduğundan dolayı duyma ihtimali olmadığını bilsem de ses çıkarmamaya çalışarak kapıyı açtım.
Sokağın uç noktasına koşar adım ilerlediğimde düşünmeye devam ediyordum. Oraya gitmeliydim çünkü gitmediğim takdirde bu adam, Ege ve benden on hamle önde giderek yoluna devam edecekti. Ege'nin dinlettiği ses kaydı hiçbir işe yaramamıştı. Anlaşılan, o ses kaydındaki adam dışında bir tahmini yoktu. Şimdi ise, çok az bir ihtimal bile olsa onun kim olduğunu öğrenme ihtimali karşıma çıkmıştı. Bu ihtimale yüzde on diyebilirdik. Yüzde on peşinde koşmak akıl karı mıydı? Hayır. Fakat bugün çoktan aptalca kararlar alma işine girmiştim. Biraz daha sersemce davranmakta problem yoktu. Ege'nin evinin birkaç sokak ötesine vardığımda kaldırımın tam ortasında durdum.
Damarlarımdan akan adrenalin duygusunu bastırmaya çalışarak derin bir nefes aldım ve her zaman aradığım taksiyi arayıp bir an önce beklediğim yere gelmesini rica ettim. Acil bir durum olduğunu söyledikten sonra telefonu kapattım ve beklemeye başladım. Arslan Plaza arkasındaki sokak. Buluşma noktasının özel bir anlamı olup olmadığı konusunda düşünmek istesem de üzerimdeki gerginlik düşünce yetimi kısıtlıyordu. Birkaç dakika sonra taksici durumun aciliyetini kavramış olacaktı ki tam önümde arabayı ani bir frenle durdurdu. Arabanın arka koltuğuna hızla bindim ve Ege'nin gittiğimi fark etmiş olmasından korkarak arkama baktım. Gittiğimi fark ettiğinde ne düşünecekti? Haber bile vermeden çekip gitmiş olmam karşısında ne yapardı? Ortalığın alev alacağından korkarak telefonumu çıkarıp Taner'e kısa bir mesaj attım.
"Ege sana gittiğimden, nerede olduğumu bilmediğinden, endişelendiğinden söz ederse korkma. Ona sana haber verdiğimden bahset ve biraz yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu söyle."
"Gidebilir miyiz? Arslan Plaza." dedim bir elimle ön koltuğa tutunarak.
Taner'e yazdığım mesajdan iki dakika sonra yanıt geldi.
"Yine ne haltlar karıştırıyorsun?! Gerçekten de her şey yolunda mı?"
Bu yaptığımdan sonra Taner kelimenin tam anlamıyla başıma bela olacaktı. Ona her şeyin yolunda olduğunu söylediğim kısa bir mesaj attım ve telefonu çantamın içerisine koymadan önce şarjımın yüzde on kaldığını fark ettim. Bir kez daha küfür etmemek için kendimi zor tuttum. Olası acil bir aramada telefonum kapanabilirdi, tamamıyla yalnızdım.
"Abla iyi misin?" dedi taksici çocuk aynadan bana bakarak. Aynadaki yansımamdan kendime baktım. Alın bölgem gerginlikten terlemeye başlamıştı. Elimin tersiyle alnımı silip başımı salladım.
"Gayet iyiyim, sadece biraz daha hızlı gidebilir miyiz?" dedim sakinleşmeye çalışarak. Taksici söylediğimi yaparak gaza biraz daha yüklendi. Yaşadığım stresten dolayı beni daha da rahatsız ettiğini düşündüğüm saçımdaki tokayı çıkarıp bileğime geçirdim. Tokadan kurtulmuş olan saçlarım pencereden sızan rüzgarla özgürce uçuşmaya başladı.
Gecenin sessizliği sokaklara da yansımıştı. Arabanın saatini kontrol ettim. On ikiye yaklaşıyordu. Fakat Arslan Plaza'nın bulunduğu cadde, genel itibariyle kalabalık bir konumdu. Caddeye yaklaştığımızda da, tıpkı diğer günlerde olduğu gibi saat fark etmeksizin insanların sokakların arasında keyifle yürüdüğünü fark ettim. Arslan Plaza, gizlenmek için harika bir tercihti. Kafamda bir anlığına beliren bu fikirle dudağımı dişledim. İşte bu yüzden, buluşma noktamız buradaydı. Bu adamın bana kendini göstereceği yoktu. En başından anlamalıydım. Taksici arabayı Arslan Plaza'nın mavi ışıklı, dışarıya doğru yuvarlak oluşturan cam binasının önünde durdurduğunda artık geri dönüş yolunun kapandığını anladım.
Taksiciye teşekkür edip parasını uzattıktan sonra arabadan indim. Dinmek bilmeyen rüzgar, saçlarımı geriye doğru savunduğunda beyaz, kısa kollu elbisemin beni ısıtmadığını fark ederek kollarımı birbirine doladım. Arslan Plaza'nın sol yanında, hemen bitişiğinde bir ofis dükkanı vardı. Sağ yanı ise, arka sokağına gitmek için küçük bir boşluk yaratıyordu. Adımlarımı hızlandırarak plazanın yanından geçip arka sokağına doğru yürüdüm. İş işten geçmişti, kararıma uyum sağlayıp emin adımlarla yürümek yapabileceğim en iyi şey olacaktı. Ona korkmadığımı göstermeliydim. Belki de bu kez ona tehditlerinin işe yaramayan boş bir balon olduğunu söylerdim. Hayır, söylemezdim. Bunu söylersem Ege beni haylaz bir çocuk gibi haşlamakla kalmaz, bir daha evinin önüne dahi almazdı.
İç dünyamda yaşadığım kaosun beni ele geçirmesine izin vermişken Arslan Plaza'nın arka sokağı görüş alanıma girdiğinde adımlarımı durdurdum. Binanın uç köşesine sırtımı yaslayıp başımı hafifçe yana uzatarak sokağı inceledim. Sokakta tek bir lambanın bile olmayışı bütün bedenimi korkuyla sarstı. Önümü görmemi sağlayan tek ışık kaynağı Arslan Plaza'nın cam kaplamalı binasından sızan cılız mavi ışıktı. Sergide kapana sıkılmış gibi hissettiğim o anı ve fotoğraf çerçevesinin arkasından sızan mavi, cılız ışığı hatırladım. Bu adamın karanlık ve mavi ışıklarla bariz bir olayı vardı.
Karanlık korkumu biliyor olabilir miydi? Bu mümkün müydü? Hayır, hayır. Bu adamda Ege'nin yanında olmam dışında benimle ilgili bir bilgi yoktu. Olsaydı bana onun sevgilisi olup olmadığımı sormazdı. Öyle ya da böyle, karanlık, rüzgarın sesinin bile duyulmadığı, in cin top oynuyor diye adlandırılacak bir sokağa adım atacak olmak vücudumu stres altına sokuyordu. Bacaklarımın diz kapağımdan itibaren titremeye başladığını hissedince ellerim, bu titremeyi önlemek istercesine dizlerimi kavradı.
Sessizliğin içerisinden aniden işittiğim tiz bir ses ve tam ayağımın dibindeki kıpırtı sıçramama neden oldu. Çığlık atmamak için elimle ağzımı kapadım. Gelen şeyin sokak kedisi olduğunu görünce rahat bir nefes alıp başımı binaya yasladım. Siyah kedi, yeşil gözlerini dikerek bana baktı. Ağır adımlarla bacaklarıma sürtünerek yanımdan geçip gittiğinde usulca onun arkasından baktım. Siyah kedi, uğursuzluk demekti. Önce plazanın mavi ışığı ardından siyah kedi. Allah, bana işaret üzerine işaret yolluyordu. Bense hepsini yok sayıp tehlikenin kucağına oturmayı seçiyordum.
Tüm korkularımı bir tarafa bırakarak sokağın ortasına doğru yürüdüm. Arslan Plaza'nın arka binasına yüzümü dönerek beklemeye başladım. En azından elimdeki tek ışık kaynağına bakmak beni biraz da olsa sakinleştiriyordu. Etrafımdaki hareketsizliğe karşın, kendimi korumak istercesine kollarımı göğsümde birleştirdim. Hemen arkamda duran dükkanların kapıları kapalıydı, kapalı levhaları cama doğru çevrilmişti. Arkamda bir tane bile aile apartmanının olmayışı sinirlerimi geriyordu. Arslan Plaza'nın önü ne kadar canlıysa, arkası o kadar sakindi. En azından olası bir durumda ön tarafa koşabilirdim. Tüm bu planları kafamdan geçiriyorken beni tam sokağın ortasında durarken biri görürse ne düşünür diye iç geçirdim. Sanırım deli olduğumu düşünürlerdi.
"Gelmeyecek." diye mırıldandım sokağın sessizliğinde kendi kendime konuşarak. Siyah, yeşil gözlü kedinin birkaç dakika önce geldiğim yerden tekrar miyavladığını duydum. Anlaşılan peşime takılmıştı. Aynı ağır hareketlerle yanıma gelip tam önümde durduğunda onu elimle kovalamaya çalıştım. Gözlerini tam arka noktamda bir yere dikip miyavladığında durdum. Siyah kedi, bana bir şeyi göstermeye çalışıyor gibiydi. Diğer bir ihtimalle, birini...
İşte tam o anda ensemde hissettiğim ürpertiyle geldiğini anladım. Arkamdaydı. Sanki ölümcül nefesini sırtıma doğru üflüyordu. Bende yarattığı his o kadar korkutucuydu ki ayaklarımın arnavut kaldırımlı sokağın zeminine çakılı kaldığını hissettim. Dünya, bir anlığına yalnızca bu sokak için ağır çekime alınmış gibiydi. Beynime hükmeden düşmanla buluşmayı kabul etmenin sonucu olmalıydı. Daha fazla dikilmenin iyi bir fikir olmadığını düşünerek nefesimi topladım ve arkamı döndüm.
Az önce tam arkamda durduğuna yemin edebileceğim bu düşman şimdi hemen sol taraftaki, üç dükkan ötede, sokak levhasının altında duruyordu. Oraya yaslanmış beni izlerken rahat görünüyordu. Lanet olsun, çok karanlıktı. Elbette gizlenecekti. Bu noktadan görebildiklerim çok azdı. Bugün çok daha kısa görünüyordu, belki de levhaya sırtını vermişken eğildiği içindi. Üzerinde karanlığın içerisinde parlayıp kendini belli edecek hiçbir renk yoktu, simsiyah giyinmişti. Doğru seçebiliyorsam, başında yüzünü örten bir şapka vardı.
"Geldim." dediği anda sesinin robotikliğini fark ettim. Çıplak sesini kullanmıyordu. Bu kez kendini gizlemede çok daha özenliydi. Ben buraya tamamen savunmasız, kendi başıma gelmişken onun bu denli kendini gizleme çabaları komik gelince sırıttım. Korktuğum adam bir hiçti. Düşmanım, kendini gösteremeyecek kadar acizken benim korkmuş olmam çok gülünçtü.
"Sesini neden gizliyorsun? Zaten daha önce seninle tanışma şerefinde bulunmuştum." dedim karanlığa doğru konuşarak. Siyah kedi, ona doğru yürümeye başladı. Bir anlığına onun kedisi olma ihtimalini tarttım.
"Bunu konuşmaya gelmedim. Fazla zamanım yok." dedi monoton bir sesle. Kullandığı ses değiştirme cihazının ses tonlarını yansıtmada ne kadar başarılı olduğu konusunda şüpheliydim.
"Sorularımı yanıtlayacağını söyledin. Kimsin sen? Neden bizimle uğraşıyorsun?" dedim cesaretimi toplayıp, ona belli etmeden öne doğru bir adım atarak. Karanlık korkum devreye girip boynuma bir ağrı saplanmasına neden olduğunda gevşemeye çalışarak başımı yana eğdim. Yapmalıydım, yapabilirdim.
"Biz. Sen ve Ege. Ne ara biz oldunuz, Vera? İşte sen tam da bu noktada önem teşkil ediyorsun. Olayın ise doğrudan Ege ile bir ilgisi yok. "
Yutkundum. Adımı biliyordu. Sergideki konuşmamızdan sonra benimle ilgili çok daha fazla yol kat etmişti. Bir şey söyleyemeden olduğum yerde durdum..
"Seni uyarmıştım ama dinlemedin. İki seçeneğin var. Sana bunları sunmak için geldim."
"Beni nereden tanıyorsun? Adımı nasıl öğrendin?" dedim dediğini dikkate almayarak.
Bir gülme sesi işittim. Cihazdan oldukça boğuk çıkıyordu. Bir adım daha atmak için kendimi zorladım.
"Sandığından daha ciddiyim, beni dikkate almaya başlarsan iyi edersin. Hazırsan ilk seçeneği sunuyorum." Bir yorum yapmadan dinledim. Onu kaçırmak istemezdim. Bu yüzden adım atmayı kesip bekledim. Vera Toksöz, hayatının en cesur buluşmasını yapıyordu. Üstelik karanlık bir sokakta korkusunu yenerek! Güvenli sığınağımdan çıkıp ne ara kendimi burada bulmuştum? Ege'nin hayatıma girmesi bende iyi ya da kötü sayamayacağım kadar çok yeniliğe yol açmıştı.
"İlk seçeneğin, tüm bu olayların dışında kalıp gitmek. Geri çekilirsin, güvende olursun, zarar görmezsin." Zarar görmek. Defalarca kez söylediği bu iki kelime artık sinirimi bozmaya başlamıştı.
"İkinci seçeneğin bana katılmak."
Söylediği şey karşısında kalakaldım. Açıkça ona katılmam adına teklif sunuyordu. Ne demekti bu? Ne için beni tehdit eden bir düşmanla işbirliği yapmak isteyebilirdim ki? Ona bunu düşünmeyi iten şey neydi?
"Ne demek bu? Senin kim olduğunu ve ne istediğini bile bilmiyorum!" dedim daha açık olması adına onu kışkırtarak.
"O cinayetin işlendiği gün, gerçekten neler oldu Vera? Amacım doğru olanın peşinde olmak. Senin de doğruların peşinde olduğunu biliyorum. Bana katılmayı seçersen sana her şeyi eksiksiz anlatacağım. Yalnız benimle olduktan sonra onunla bir daha görüşmeyeceksin. Oyunu benim kurallarıma göre oynayacağız. İyi bir ikili olacağız."
Hızla başımı salladım.
"Hayır, Ege'yi satmayacağım." dedim ona ne kadar ciddi olduğumu göstermek isteyerek. Beni eksiksiz bir hikayeyle ikna edemeyecekti. Üstelik neden benimle işbirliği yapmayı istiyordu? Yani... Demek istediğim... Neden ben?
"Ege'yi ne kadar tanıyorsun? Ailesini mesela? Sana hiç onlardan bahsetti mi?"
Ailesi mi? Ege'nin ailesiyle konunun bir ilgisi yoktu. Anlattıklarından tek bir kelime bile anlayamamışken gururumun incindiğini hissettim. Ben Ege'yi korumaya ve ona güvenmeye bu denli ant içmişken, onun benimle çok az şey paylaşmış olması inancımı kırıyordu.
"Ben de öyle düşünmüştüm. Seçeneğin nedir?"
Öne doğru sessiz bir adım daha aldığımda ona yaklaştığımı hissettim. Kolları, bacakları çok daha net olmaya başlamıştı. O açıdan beni ne kadar gördüğünden emin olamayarak nefesimi tuttum.
"Seçeneğim..." dedim onu oyalamaya çalışırken. Bir adım daha attığımda yer, altımda tepetakla olarak kaymaya başladı. Kolumu saran bir el, beni hızla tutup duvara doğru fırlattığında neye uğradığımı şaşırdım. Siyah şapkasını, kapüşonlu üstünü hayal meyal seçebiliyordum. Vücudumu o kadar hızlı savurmuştu ki görüşüm bulanıklaşırken ne yapacağımı düşünerek gözlerimi ardına kadar açtım. Sırtım, sertçe duvara çarptığında belimin kırılmak üzerine olduğunu düşündüm. Omuzlarım öne doğru düşünce karnıma saplanan ağrıyla nefes almaya çalıştım. Bacağımı öne doğru atıp vücuduna doğru bir tekme savurduğumda dengesini kaybederek şapkasını yere düşürdüğünü gördüm.
"Ne yapmaya çalışıyorsun? Benimle oynama, Vera." dediğini işittim. Yerdeki şapkayı aldı ve ben onun üzerine atlayamadan başına takıp yüzünü saklayarak arkasına döndü. Başımın döndüğünü hissediyordum. Karanlık bir yana, her yer bulanıklaşmaya başlamıştı. Vücudumun duvara ani çarpışından veya korkudan yaşadığım bu baş dönmesiyle dik durmaya çalıştım. Robotik sesinin dışında sokakta yankılanan başka bir ses işittim.
"Vera!"
Bu, Ege'nin endişeli sesinden başka bir ses değildi. Sokağın başından gelen koşturma seslerini duyuyorken, adam bir anda karanlıkta kayboldu. Gözlerimle nereye gittiğini aramaya çalıştım. Adım seslerinin Ege'ye mi yoksa ona mı ait olduğunu anlayamadım. Anlaşılan, Ege'nin sesini bile duymak onun kaçmasına neden olmuştu. Ege, adamın peşinden gitmek isteyerek sokağın diğer ucuna doğru koşmaya devam etti. Birkaç dakika sonra bana yaklaşan adım seslerini işittiğimde yerimden sıçradım.
Ege, az önce adamın sertçe tuttuğu kolumu tutup beni kendine çektiğinde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Gözlerim dolmuşken, elimi yumruk yaparak tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Ege, vücudumu vücuduna yaslayarak ellerini sırtımda gezdirdi. Beni öyle sıkıyordu ki vücudumu göğsüne biraz daha bastırırsa oracıkta patlayacaktım. Sarılışıyla iyice küçülmüşken kolunun arasından nefes almaya çalışarak başımı çıkardım.
"Lanet olsun." dedi nefeslerinin arasından konuşarak. Beni kollarımdan tutarak geri çekti ve karışmış saçlarımı elleriyle iterek yüzümü açtı.
"İyi misin? Cevap ver bana! İyi misin?" Az önce karanlıktan hiçbir şey görmüyorken, bir anda üçüncü gözüm açılmış gibiydi. Ege'nin karanlığın ortasında parıldayan kahverengi gözlerindeki korkuyu rahatlıkla görebiliyordum. Deliye dönmüş gibiydi. Bir an, aramızdaki mesafeyi iyice kapatıp ellerini yanaklarıma yaslayarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Kalbimin durduğunu hissederek nefesimi tuttum. Başını eğip alnıma doğru yasladığında gözlerimi kırpıştırdım. Burunlarımız neredeyse birbirine dokunacaktı.
"Vera?" dedi panik dolu bir sesle. Sesimi duymak için yalvarır gibiydi. Cevap vermediğimi fark edince başımı sallamaya çalıştım.
"Ege, iyiyim. Sakin olur musun?" dedim onu sakinleştirmeyi deneyerek. Güçlü olmaya çalışsam da sesim titriyordu. Şu karanlık sokaktan çıkabilseydim her şey daha iyi olacaktı. Ege ise... Burada olduğumu nasıl bilebilirdi? Beni bir kez daha göğsüne yaslayıp sıkıca sarılırken sesimi çıkarmadan bekledim.
"Sıçayım, gerçekten sıçayım." dediğinde suçluluk duygusuyla dudağımı dişledim. Daha bir saat önce yanımda küfür etmekten çekinen Ege'yi bu hale getirdiğim için üstün başarı belgesini hak ediyor olmalıydım. Elleri hala sırtımdaydı. Üzerindeki tişörtün göğsüne yapışmasından dolayı koşmaktan ter içinde kaldığını anlayabiliyordum. Verdiği sık nefesler boynumu gıdıklıyordu. Elleri ise hareket etmese de hala sırtımdaydı. Bir anda yaptığı şeyi fark etmiş gibi beni bırakıp geri adım attı.
"Sen ne halt ettiğini sanıyorsun?" diyerek yüzüme bağırdığında afallayarak ona baktım. Az önce vücudumu korkuyla göğsüne bastıran adamın ani ruh değişikliği ile bambaşka bir moda girmesi beni sarsmıştı.
"Sakin olur musun?" dedim bir kez daha aynı şeyi söyleyerek. Eliyle alnının ortasına iki kez vurduğunda gerçekten de sinirli olduğunu gördüm. Onu ilk defa bu kadar öfkeli görmüşken ne yapacağımı şaşırdım. Bileğim zonkluyordu. Adamın iri parmaklarıyla sardığı bileğimi ovuşturdum.
"Ne olacak sandın? Aklından ne geçiyordu? Aksiyon filmindeki kahraman mısın sen? Buraya gelecek, polisleri falan mı arayacaktın? Aklınca bizi kurtaracaktın öyle mi?"
Arka arkaya sıraladığı sorular, sesinin yüksekliği iyice gerilmeme neden oluyordu. Ne düşündüğümün, ne yaptığımın bir önemi kalmış mıydı? Olan olmuş, giden gitmişti. Şu an ise bu noktadaydık. Üstelik zonklayan bileğim ve dik durduğumda ağrıyan belimin sızısı artmaya başlamıştı. Ona bu bilgileri aktarmamıştım fakat daha fazla burada durmak istemiyordum. Bir yorum yapmadan, sustum. En azından öfkesini boşaltmasını bekledim.
"Hani bana korkak demiştin ya?" dedi ses tonunu biraz olsun azaltmadan konuşmaya devam ederken.
"Sadece bir tahmindi." dedim kısık bir sesle. Beni duymadan sözlerini haykırmaya devam etti.
"Aptal bir cesarettense korkaklığı tercih ederim." dedi zehir gibi sözlerini yüzüme akıtarak. Karanlıktan, o adamdan, aldığım darbeden ağlamamışken Ege'nin sinirlenmesi ve yüzüme doğru haykırışı canımı acıtınca gözümden bir damla yaş aktı. İlk defa karanlıkta olduğum için memnun olarak dirseğimle yanağımı sildim.
"Ege, buradan gidebilir miyiz?" dedim sokağı göstererek. Ege, etrafına kısa bir bakış attığında sokağın ne kadar karanlık olduğunu fark etti. Bir an öfkesine yenilmiş olmanın verdiği pişmanlıkla yutkundu, başını öne geri salladı.
"Gidelim. Arabayı öne park ettim." dedi eliyle işaret ederek. Belimdeki ağrıyı belli etmemeye çalışarak adımlarını takip edip yürüdüm. Plazanın önüne geldiğimizde nihayet etraf aydınlanmaya başladı. Önümden ilerleyen Ege, ön tekerleği kaldırıma çıkmış, arka kısmı ise yamuk duran aracının farlarını yaktı. Saçma bir şekilde park edilmiş aracının ön kapısını benim için açarken elimi belime götürmekten kendimi alıkoyamadım. Ege, aniden bana dönünce elimi geri çektim.
"İyi olduğuna emin misin?" dedi gözlerini kısıp bana bakarak. Ne kadarını görmüştü? Adamla yaşadığım boğuşmadan haberdar mıydı? Açtığı kapıya tutunarak hiçbir şey söylemeden araca bindim. O da vakit kaybetmeden koltuğuna oturdu ve aracı çalıştırdı.
"Özür dilerim, sesimi yükselttiğim için. Yalnızca beni çok korkuttun." dedi aracı hareket ettirmeden önce pişmanlık dolu gözlerle bana bakarak. Ona bakmadan dümdüz karşıya odaklandım ve başımı salladım.
"Burada olduğumu nereden biliyordun?" Ege ön cama fırlatılmış olan küçük fotoğraf karesini eline alıp iki parmağının ucunda tutarak bana uzattı.
"Bu fotoğrafın özel olmasını dilerdim. Böyle bir oyuna malzeme olması canımı sıkıyor." Fotoğrafı çantamdan düşürecek kadar aptal olduğumu fark edince sinirle dişlerimi sıktım. Ege haklıydı. Aptal cesaretinden başka bir şey değildi.
"Ne dedi? O adam?" dedi önümde açık duran arabanın aynasından bana kaçamak bakışlar atarken. Bir anlığına duraksadım. O robotik ses kulaklarımda çınladı. Bana katılmayı seçersen sana her şeyi eksiksiz anlatacağım. Bu yeni bilgilerle ne yapacaktım? Henüz zihnimi toparlayabildiğim söylenemezdi. Bir savaşın ortasından yeni çıkmışken olanları düzgün bir şekilde hatırlayıp doğru olanı yapmam beklenemezdi. Bu yüzden yutkundum, Ege'ye bakmadan omuz silktim.
"Konuşacak kadar güçlü hissetmiyorum. Sadece buradan gidelim, olur mu?" dedim bir kereliğine inat etmeden, beni dinleyeceğini umarak. İlk defa beni şaşırtarak direksiyonu çevirdi ve aracı hareket ettirdi.
"Gideceğiz. Benim evime... Yarın bol bol konuşacak kadar iyi olacaksın."




