İçeriğe geç

Şafak Işığı

Bölüm 8 · 5 dk okuma

Şafak Işığı

Bölüm 8

7. BOLUM TEK KURŞUN

Selçuk'u geride bırakmıştık.

Bu cümle günler boyunca kafamın içinde dönüp durdu.

Yemek yerken.

Nöbet tutarken.

Uyumaya çalışırken.

Hep aynı şey.

Selçuk'u geride bırakmıştık.

Kimse eskisi gibi değildi.

Ahsen geceleri ağladığını saklayamıyordu.

Çağrı en ufak şeye sinirlenmeye başlamıştı.

Mitra daha da sessizleşmişti.

Ben ise her gözümü kapattığımda Selçuk'un son bakışını görüyordum.

Ama en kötüsü Emre'ydi.

Hiç konuşmuyordu.

Gerçekten.

Neredeyse hiç.

Sanki içindeki bütün ışık sönmüştü.

Bir gece uyandım.

Koğuş karanlıktı.

Ama bir şey eksikti.

Emre'nin yatağı boştu.

Önce tuvalete gittiğini düşündüm.

Sonra on dakika geçti.

Yirmi dakika geçti.

Hâlâ dönmedi.

Yatağımdan kalktım.

Tam kapıya yönelirken başka birinin de ayakta olduğunu gördüm.

Mitra.

O da boş yatağa bakıyordu.

Birkaç saniye göz göze geldik.

İkimiz de aynı şeyi anlamıştık.

"Gitmiş."

dedi Mitra.

"Selçuk için."

Mitra başını salladı.

"Ben de öyle düşünüyorum."

O an içime korku çöktü

Çünkü Emre'nin bunu yapacağını biliyordum.

Selçuk'u bırakmayı kendine yediremezdi.

Asla

Yaklaşık yarım saat sonra onu bulduk.

Askeriyenin dışındaki eski depoların olduğu bölgede.

Tek başınaydı.

Silahını hazırlıyordu.

"Sen kafayı mı yedin?"

diye bağırdım.

Emre irkildi.

Sonra yüzünü çevirdi

"Siz burada ne yapıyorsunuz?"

"Sen ne yapıyorsun?"

"Selçuk'u getiriyorum."

Sesi sakindi.

Bu daha korkutucuydu.

"Tek başına mı?"

"Evet."

"Öleceksin."

"Belki."

O cevap içime oturdu.

Mitra ona doğru yürüdü.

"Tek başına gitmiyorsun."

"Hayır."

"Gidiyorum."

"Hayır."

Mitra ilk kez sinirlendi.

"Sen kahraman değilsin Emre."

Sessizlik oldu.

Sonra Emre başını eğdi.

"Kahraman olmaya çalışmıyorum."

Sesi çatladı.

"Arkadaşımı geri almaya çalışıyorum."

O an hiçbirimiz konuşamadık.

Çünkü hepimiz aynı şeyi hissediyorduk.

Bir saat sonra üçümüz yoldaydık.

Resmî emir almadan.

Komutana haber vermeden.

Bu yaptığımızın cezası çok büyüktü.

Ama umurumuzda değildi.

Selçuk'u geri getirecektik.

Sabaha karşı düşman bölgesine ulaştık

Eski bir fabrika.

Selçuk'un tutulduğu yerin orası olduğu bilgisi gelmişti.

Sessizce içeri girdik.

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini herkes duyacak sanıyordum. Bir durmamıştı soktuğumun kalbi bir kendine gelememişti

Bir koridoru geçtik.

Sonra bir tane daha.

Ve sonunda...

Selçuk'u gördük.

Bir sandalyeye bağlıydı

Yüzü tanınmayacak kadar kötüydü.

Ama yaşıyordu.

"Selçuk..."

Başını kaldırdı.

Bizi görünce gözleri büyüdü.

"Salaklar."

İlk söylediği şey buydu.

"Burada ne işiniz var?"

Nedense gülmek istedim.

Her şey bir anda cehenneme döndü.

Silah sesleri.

Bağırışlar.

Koşuşturmalar.

Mitra Selçuk'un bağlarını çözüyor.

Ben etrafı kontrol ediyordum.

Sonra bir silah sesi duyuldu.

Tek bir ses.

Ama yeterliydi.

Emre bir anda geriye sendeledi.

Kalbim durmustu sanki kalbimiz durmuştu.

"EMRE!"

Yere düştü.

Göğsünün alt tarafı kıpkırmızı olmaya başlamıştı.

Hayatımda ilk kez bu kadar korkuyordum.

Mitra donup kaldı.

Selçuk küfür ederek ayağa kalktı.

Ben Emre'nin yanına çöktüm.

"Nefes al."

Ellerim titriyordu.

"Nefes al lütfen."

Emre gözlerini kapatmamaya çalışıyordu.

"Asena..."

"Sus."

"Asena..."

"Sus dedim."

Çünkü ağlamak üzereydim.

Ve o an anladım.

Selçuk'u kaybetmekten korktuğum kadar...

Emre'yi kaybetmekten de korkuyordum.

Ve emre benim için sıradan bir insan değildi o benim emremdi o benimdi herşeyimdi

Ben herşeyimi kaybetmek üzerindeydim

Fabrikadan çıkmayı başardık.

Ama kaos bitmedi.

Askeriyeye döndüğümüzde Emre doğrudan ameliyata alındı.

Koridorda saatlerce bekledik.

Ahsen ağlıyordu.

Çağrı duvarı yumrukluyordu.

Mitra sessizce yere bakıyordu.

Selçuk ise ilk kez konuşmuyordu.

Ve ameliyathanenin kapısındaki kırmızı ışık hâlâ sönmemişti.

Çünkü bazı savaşlar cephede başlamıyordu.

Bazıları hastane koridorlarında başlıyordu.

Bir anda doğrularak yatakta oturdum.

"EMRE!"

Sesim karanlık koğuşun içinde yankılandı.

Nefes nefeseydim.

Kalbim sanki göğsümü parçalayacak gibi atıyordu.

Birkaç saniye nerede olduğumu anlayamadım.

Etraf karanlıktı.

Koğuştu.

Yatağımdaydım.

Etrafımdaki herkes uyuyordu.

Ya da...

Uyuyor sanıyordum.

Yan taraftan bir ses geldi.

"Asena?"

Başımı çevirdim.

Ahsen yataktan doğrulmuştu.

Saçları dağılmıştı.

Gözleri yarı kapalıydı.

"Noldu?"

Boğazım düğümlendi.

Rüya hâlâ gözlerimin önündeydi.

Fabrika.

Kan.

Selçuk

Emre.

Ameliyathane.

Bir anda etrafa bakındım.

Emre'nin yatağı...

Boştu.

Kalbim yeniden sıkıştı.

"Emre nerede?"

Bu kez Mitra da uyandı.

Yatağında doğruldu.

"Asena sakin ol."

"Emre nerede?"

Sesim titriyordu.

Ahsen ile Mitra birbirlerine baktılar.

Sonra Ahsen derin bir nefes verdi.

"Selçuk'u kurtarmaya gitti."

O an koğuş tamamen sessizleşti.

"...Ne?"

Mitra yatağından indi.

Yavaşça yanıma geldi.

"Bu gece."

"Ne zaman?"

"Yaklaşık üç saat önce."

Başım dönüyordu.

"Niye kimse bana söylemedi?"

Mitra birkaç saniye sustu.

Sonra:

"Çünkü Emre istemedi."

"Neden?"

Ahsen burnunu çekti.

"Çünkü sen de gelmeye çalışırdın."

Sessiz kaldım.

Çünkü haklıydı.

Kesin giderdim.

Emre bunu biliyordu.

Mitra yatağımın kenarına oturdu.

"Giderken ilk söylediği şey buydu."

"Ne?"

"'Asena'yı uyandırmayın.'"

Boğazım düğümlendi.

Ahsen devam etti.

"'Uyanırsa peşimden gelir.' dedi."

İstemeden gözlerim doldu.

Salak.

Gerçekten salaktı.

Ama beni düşündüğünü de biliyordum.

Saatler geçmek bilmiyordu.

Kimse tekrar uyuyamadı.

Koğuşun içinde sessizce bekledik.

Çağrı da uyanmıştı.

Sürekli kapıya bakıyordu.

Selçuk'un yatağı boştu.

Emre'nin yatağı boştu.

Ve bu görüntü içimi yiyip bitiriyordu.

Bir saat geçti.

Sonra bir saat daha.

Tam güneş doğmaya yaklaşırken...

Koğuşun kapısı açıldı.

Hepimiz aynı anda ayağa fırladık.

İlk içeri giren kişi Selçuk oldu.

Yüzü morluk içindeydi.

Saçları dağılmıştı.

Ama yaşıyordu.

Gerçekten yaşıyordu.

Mitra çığlık atarak üzerine atladı.

"APTAL!"

Selçuk ne olduğunu anlayamadan kız ona sarılmıştı.

Çağrı koşup ona yumruk attı.

Sonra sarıldı.

Sonra tekrar yumruk attı.

"Gerizekalı!"

"Canım acıyor lan!"

"İyi!"

İlk kez Selçuk güldü.

Tam o sırada kapıda ikinci bir gölge belirdi.

Emre.

Üniforması çamur içindeydi.

Yüzünde çizikler vardı.

Gözlerinin altında morluklar oluşmuştu.

Ama ayaktaydı.

Ve gülümsüyordu.

Ben olduğum yerde kaldım.

Birkaç saniye boyunca sadece ona baktım.

O da bana baktı.

Sonra hafifçe omuz silkti.

"Sürpriz."

O an gözlerim doldu.

Gerçekten sinirlenmek istiyordum.

Bağırmak istiyordum.

Ama yapamadım.

Çünkü yaşıyordu o da Selçuk da yaşıyordu kurtulmuşlardı

Ve bu yeterliydi.

Emre yanıma geldi.

"Özür dilerim."

"Neden gittin?"

"Çünkü gitmem gerekiyordu."

"Ya ölseydin?"

Bu kez gülümsemesi kayboldu.

Birkaç saniye sustu.

Sonra:

"Ama ölmedim."

Bu cevap beni daha da sinirlendirdi.

Koluna vurdum.

Sonra bir daha vurdum.

Sonra bir daha.

Emre gülmeye başladı.

"Tamam tamam."

"Salaksın sen."

"Evet."

"Gerizekalısın."

"Evet."

"Bir daha yaparsan öldürürüm."

"Buna inanıyorum."

Arkadan Çağrı bağırdı.

"Romantik kısmı geçtiyseniz açım ben."

Koğuş kahkahaya boğuldu.

Selçuk yatağına çöktü.

Mitra hâlâ ağlıyordu o kız gitmiş de Selçuk için herşeyi yapabilicek bir kız gelmişti sanki

Ahsen ise ilk kez rahatlamış görünüyordu.

Ve o an fark ettim.

Bu savaş bizden çok şey alıyordu.

Ama bazen...

Bize sevdiklerimizi geri de verebiliyordu.

Bölüm sonu

1 yorum