İçeriğe geç

Şafak Işığı

Bölüm 9 · 15 dk okuma

Şafak Işığı

Bölüm 9

8.bolum YA İSTİKLAL YA ÖLÜM

Koğuştaki kahkahalar yavaş yavaş dinerken kapı sertçe açıldı.

Bu kez kimse gülmedi.

Çünkü kapıda duran kişi komutandı.

Ve yüzündeki ifadeden iyi bir şey olmayacağı belliydi.

Hepimiz refleks olarak ayağa kalktık.

Selçuk bile zorla doğruldu.

Komutan önce Selçuk'a baktı.

Sonra Emre'ye.

Sonra hepimize.

Sessizlik birkaç saniye sürdü.

Ama o birkaç saniye saatler gibi geldi.

"Emre."

Emre dikleşti.

"Komutanım."

"Odama."

Koğuşun içindeki hava bir anda değişti.

Kimse konuşmadı.

Emre kısa bir an bize baktı.

Sonra komutanın arkasından çıktı.

Kapı kapandığında Ahsen hemen konuştu.

"Eyvah."

Çağrı başını iki yana salladı.

"Öldü."

"Abartma."

dedi Mitra.

"Öldürmezler."

"Keşke öldürseler."

dedi Selçuk.

"Hesap vermek daha korkunç."

Kimse buna itiraz etmedi.

Çünkü haklıydı.

Yaklaşık kırk dakika sonra kapı tekrar açıldı.

Emre içeri girdi.

Yüzünde garip bir ifade vardı.

Ne üzgün görünüyordu.

Ne mutlu.

Sadece yorgundu.

"Ne oldu?"

dedim.

Emre yatağına oturdu.

Sonra derin nefes aldı.

"İki hafta."

"Ne iki haftası?"

"İki hafta görev yasağı."

Koğuş sessizleşti.

Çağrı ilk tepkiyi verdi.

"Ne?"

"İki hafta boyunca operasyona çıkmayacağım."

Ahsen gözlerini büyüttü.

"Bu ceza mı?"

"Sanırım."

Selçuk kaşlarını çattı.

"Bu saçmalık."

Emre omuz silkti.

"Emirlere karşı geldim."

"Benim için."

dedi Selçuk.

Emre ona baktı.

"Bizim için."

O an kimse konuşmadı.

Çünkü hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.

Eğer Emre gitmeseydi...

Selçuk burada olmayacaktı.

Ama askeriyede sonuç önemli değildi.

Kurallar önemliydi.

Ve Emre kuralları çiğnemişti.

Sonraki günler tuhaf geçti.

Emre eğitimlere katılıyor ama operasyonlara çıkamıyordu.

Her görev emri geldiğinde yüzündeki ifadeyi görüyordum.

Kafeste tutulmuş gibi hissediyordu.

Bir akşam eğitim alanında otururken telsizlerden üst üste anonslar gelmeye başladı.

Önce kimse önemsemedi.

Sonra ikinci.

Sonra üçüncü.

Sonra dördüncü.

Komutanların yüzleri değişmeye başladı.

Askerler koşuşturuyordu.

Araçlar hazırlanıyordu.

Bir şey oluyordu.

Büyük bir şey.

Akşam yemeğinde herkes aynı şeyi konuşuyordu.

Savaş büyüyordu.

Yeni şehirler düşüyordu.

Yeni birlikler kaybediliyordu.

Cephe hattı genişliyordu.

Her gün gelen yaralı sayısı artıyordu.

Ve ilk kez...

Herkes korkuyordu.

Gerçekten korkuyordu.

Bir hafta sonra gökyüzü yine griydi.

Tıpkı her şeyin başladığı gün gibi.

Sabah içtimasında yüzlerce asker vardı.

Normalden çok daha fazla.

Komutan kürsüye çıktı.

Yüzü bembeyazdı.

Elindeki dosyayı açtı.

Sonra konuşmaya başladı.

"Savaş resmî olarak ülkenin tamamına yayılmıştır."

Kimse nefes almıyordu.

"Dört cephede aynı anda çatışmalar sürüyor."

Bir asker başını eğdi.

Başka biri dua etmeye başladı.

Komutan devam etti.

"Son kırk sekiz saatte kayıplarımız ağır."

O cümle içime oturdu.

Ağır.

Bu kelime savaşta her zaman kötü şeyler demekti.

Çok kötü şeyler.

O gece koğuş sessizdi.

Kimse şaka yapmıyordu.

Kimse gülmüyordu.

Hatta Çağrı bile.

Yatağımda otururken Mitra'nın pencereden dışarı baktığını gördüm.

Ahsen sessizce battaniyesine sarılmıştı.

Selçuk tavana bakıyordu.

Emre ise yatağının kenarında oturmuş yumruklarını sıkıyordu.

Yanına gittim.

"İyi misin?"

Başını kaldırmadı.

"Bilmiyorum."

İlk kez böyle cevap veriyordu.

"Bazen..."

diye devam etti.

"Kendimi suçlu hissediyorum."

"Neden?"

"Herkes savaşıyor."

Sesi çok sessizdi.

"Ben oturuyorum."

Ne diyeceğimi bilemedim.

Çünkü onun yerinde olsam ben de aynı hissederdim.

Tam o sırada dışarıdan siren sesi duyuldu.

Sonra bir tane daha.

Sonra bir tane daha.

Koğuştaki herkes ayağa kalktı.

Kapı açıldı.

Bir asker içeri girdi.

Yüzü korku içindeydi.

"Komutan bütün birlikleri toplantı alanına çağırıyor."

"Neden?"

diye sordu Selçuk.

Asker birkaç saniye sustu.

Sonra cevap verdi.

"Düşman başkente ilerliyor."

O an...

Koğuşun içindeki herkesin yüzündeki renk kayboldu.

Çünkü ilk kez savaşın uzaklarda olmadığını anladık.

İlk kez savaşın kapımıza dayandığını hissettik.

Ve hepimiz biliyorduk.

Önümüzdeki günler...

Şimdiye kadar yaşadığımız her şeyden daha kötü olacaktı.

Artık bu kötülük umrumuzda değildi yıllar önce baş komutanımızin o sözleri kulaklarimizda çınlıyor ve hiç susmuyordu YA İSTİKLAL YA ÖLÜM

Binlerce asker aynı anda bağırıyordu.

Sesimiz gökyüzüne yükseliyordu.

Artık korku kalmamıştı.

Yorgunluk kalmamıştı.

Açlık kalmamıştı.

Sadece öfke vardı.

Ve vatan vardı.

Saatler sonra savaş başladı.

Bu kez önceki çatışmalara benzemiyordu.

Bu bir operasyon değildi.

Bu düpedüz savaştı.

Top sesleri kilometrelerce öteden duyuluyordu.

Gökyüzü dumanla kaplanmıştı.

Patlamalar hiç durmuyordu.

Yanımda Ahsen vardı.

Biraz ileride Çağrı.

Selçuk ve Mitra başka hatta görev yapıyordu.

Emre ise cezası yüzünden geride bırakılmıştı.

Buna hâlâ sinirleniyordu.

Ben de sinirleniyordum.

Ama artık yapacak bir şey yoktu.

Saatler geçti.

Sonra bir gün.

Sonra ikinci gün.

Uyku diye bir şey kalmamıştı.

Bir ara siperin içinde otururken ellerime baktım.

Titriyordu.

Ama korkudan değildi.

Yorgunluktandı.

Bir asker yanıma koşarak geldi.

"Doğu hattı düştü!"

Hepimiz ayağa fırladık.

"Ne?"

"Takviye lazım!"

Kimse düşünmedi.

Koşmaya başladık.

O gün ne kadar sürdü bilmiyorum.

Dakikalar mıydı?

Saatler miydi?

Hatırlamıyorum.

Hatırladığım tek şey...

Koştuğum.

Savaştığım.

Ve düşmediğim.

Bir noktada yaralı askerleri taşımaya başladım.

Sonra mühimmat taşıdım.

Sonra başka bir birliğin geri çekilmesini sağladım.

Sonra tekrar cepheye döndüm.

Durmadım.

Çünkü durursam yıkılacağımı hissediyordum.

Ve günün sonunda...

Başarmıştık.

Düşman geri çekilmişti.

İlk büyük savaşı kazanmıştık.

Askerler birbirine sarılıyordu.

Bazıları ağlıyordu.

Bazıları dua ediyordu.

Ben ise bir sandığın üstüne oturdum.

Ayağa kalkacak gücüm bile yoktu.

Komutan yanıma geldi.

Uzun süre konuşmadı.

Sonra omzuma dokundu.

"Asker."

Başımı kaldırdım.

"Bugün yüzlerce kişinin hayatını kurtardın."

Bir şey diyemedim.

Sadece baktım.

"Bu savaşın kahramanlarından biri oldun."

Kahraman.

Ne kadar garip bir kelimeydi.

Çünkü ben kahraman gibi hissetmiyordum.

Ben sadece...

Çok yorgundum.

Savaştan döndükten sonraki günlerde garip şeyler olmaya başladı.

Sürekli başım dönüyordu.

Midem bulanıyordu.

Yemeklerin kokusu rahatsız ediyordu.

Ahsen ilk başta dalga geçti.

"Yaşlandın."

"Kes sesini."

"Doktor görsün seni."

"Gerek yok."

Ama günler geçtikçe durum kötüleşmeye başladı.

Mitra bir akşam yatağımın kenarına oturdu.

"Bence doktora gitmelisin."

"İyiyim."

"Yalan söylüyorsun."

Mitra'nın en kötü özelliği buydu.

Her şeyi fark ediyordu.

İki gün sonra mecburen revire gittim.

Doktor birkaç soru sordu.

Sonra bazı testler istedi.

Ben de yaptırdım.

Umurumda bile değildi.

Muhtemelen yorgunluktan diye düşünüyordum.

Ama test sonucu verildiğinde...

Elim titremeye başladı.

Küçük beyaz bir poşetin içindeydi.

İçinde hamilelik testi vardı.

Birkaç saniye boyunca sadece ona baktım.

Sonra kalbim hızlanmaya başladı.

Hayır.

Olamazdı.

Olamazdı değil mi?

Nefes almakta zorlandım.

Teste bakamadım.

Gerçekten bakamadım.

Elimden düşecek gibi oldu.

Tam o sırada Mitra yanıma geldi.

"Asena?"

Sesim çıkmadı.

Elimdeki şeyi ona uzattım.

Mitra önce anlamadı.

Sonra testi aldı.

Gözleri yazıya kaydı.

Ve yüzündeki ifade değişti.

İlk kez.

Gerçekten ilk kez.

Mitra'nın nutku tutuldu.

"Ne oldu?"

diyebildim.

Ama ona bakamıyordum.

Mitra birkaç saniye konuşamadı.

Sonra çok yavaş şekilde bana baktı.

"Asena..."

Kalbim duracak gibi oldu.

"Evet?"

Mitra yutkundu.

Teste tekrar baktı.

Sonra tekrar bana.

Ve fısıldadı:

"Sanırım..."

Gözleri dolmaya başlamıştı.

"...hamilesin."

O an dünya sessizleşti.

Patlamalar yoktu.

Sirenler yoktu.

Savaş yoktu.

Hiçbir şey yoktu.

Sadece o iki kelime vardı.

Hamilesin.

Ve hayatım bir kez daha tamamen değişmek üzereydi.

Mitra'nın dudaklarından çıkan o iki kelime hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.

"Sen hamilesin."

Yavaşça arkamı döndüm.

Ve koğuşa doğru yürümeye başladım.

Mitra birkaç saniye yerinde kaldı.

Arkamdan gelmedi.

Sadece beni izledi.

Koğuşa girdiğimde herkes görevdeydi.

İçerisi sessizdi.

Yatağıma oturdum.

Sonra uzandım.

Tavana baktım.

Dakikalar geçti.

Belki saatler.

Bilmiyordum.

Hiçbir şey düşünemiyordum.

Sonra birden her şey aynı anda aklıma üşüştü.

Savaş.

Emre.

Görevler.

Patlamalar.

Kurşunlar.

Ve şimdi...

Bir bebek.

Gözlerimi kapattım.

Ama düşünceler susmuyordu.

Kapı açıldı.

Mitra içeri girdi.

Hâlâ şok olmuş görünüyordu.

Bir süre kapının yanında durdu.

Sonra yatağının kenarına oturdu.

Hiç konuşmadı.

Ben de konuşmadım.

Sessizlik uzadıkça uzadı.

Sonunda Mitra başını ellerinin arasına aldı.

"Emre'ye nasıl söyleyeceğiz?"

Bu soru içime oturdu.

Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum.

Nasıl söyleyecektik?

Ne diyecektik?

Savaşın ortasında...

Ölümün ortasında...

Böyle bir şey nasıl söylenirdi?

Saatler geçti.

Ben hâlâ yatağımda yatıyordum.

Mitra ise sürekli volta atıyordu.

En sonunda dayanamadı.

"Ben söylüyorum."

Başımı çevirdim.

"Ne?"

"Ben söylüyorum."

"Mitra..."

"Yok."

dedi kararlı bir sesle.

"Sen şu an bunu yapamazsın."

Ve gerçekten yapamazdım.

Mitra koğuştan çıktı.

Kalbim yeniden hızlanmaya başladı.

Dakikalar geçmek bilmiyordu.

Sonra kapı tekrar açıldı.

Ama bu kez yalnız değildi.

Emre de yanındaydı.

Yüzünde endişeli bir ifade vardı.

Belli ki kötü bir şey olduğunu sanmıştı.

"Asena?"

Yatağımda doğruldum.

Konuşamadım.

Emre bana baktı.

Sonra Mitra'ya döndü.

"Neler oluyor?"

Mitra derin nefes aldı.

Hayatımda ilk kez onun da gergin olduğunu görüyordum.

Sonra tek cümle söyledi.

"Asena hamile."

Sessizlik.

Tam anlamıyla sessizlik.

Emre donup kaldı.

Çağrı Emre'ye bakıyordu

Ahsen bana ve mitraya

Birkaç saniye boyunca nefes bile almadı.

Bana baktı.

Sonra Mitra'ya.

Sonra tekrar bana.

Sanki duyduğuna inanamıyordu.

"Ne?"

diye fısıldadı.

Mitra elindeki sonucu uzattı.

"Test pozitif."

Emre kâğıda baktı.

Sonra tekrar bana.

Gözlerinin içindeki o ifade...

Hayatım boyunca unutamayacağım bir ifadeydi.

Şaşkınlık.

İnanamama.

Ve sonra...

Mutluluk.

Gerçek mutluluk.

Bir anda yüzüne yayıldı.

Sanki savaş bitmişti.

Sanki dünyadaki bütün kötü şeyler yok olmuştu.

Yavaşça yanıma geldi.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Ve gülmeye başladı.

Gerçekten gülüyordu.

"Asena..."

Sesinin titrediğini fark ettim.

"Biz..."

Cümleyi tamamlayamadı.

Ama gözleri her şeyi anlatıyordu.

Birkaç saniye sonra ayağa kalktı.

Sonra beni şaşırtan şeyi söyledi.

"Komutana gidiyoruz."

Mitra kaşlarını kaldırdı.

"Neden?"

"İzin alacağız."

"Ne izni?"

"Hamilelik izni."

"Sen mi hamilesin Emre "

Hepimiz istemsizce gülmeye başladık çağrı gülmekten bogulucakti

Emre'nin yüzü düştü

Ama hepimiz bunun ne kadar zor olduğunu biliyorduk.

Yine de denedik.

Bir saat sonra komutanlık binasındaydık.

Yüzbaşı Yavuz masanın arkasında oturuyordu.

Her zamanki gibi sert görünüyordu.

Dosyalara bakıyordu.

Biz içeri girince başını kaldırdı.

"Konuşun."

Emre dikleşti.

"Komutanım."

"Dinliyorum."

"Asena'nın sağlık durumuyla ilgili bir konu var."

Yüzbaşı kaşlarını çattı.

"Ne olmuş?"

Emre derin nefes aldı.

"Asena hamile."

Oda sessizleşti.

Yüzbaşının yüzünde en ufak bir değişim olmadı.

Sadece birkaç saniye bana baktı.

Sonra dosyasını kapattı.

"Peki?"

Emre şaşırdı.

"Peki mi?"

"Evet."

"Komutanım izin talep ediyoruz."

Yüzbaşı sandalyesine yaslandı.

"Ne izni?"

"Asenanın Operasyonlardan çekilmesini istiyoruz."

Sessizlik.

Sonra Yüzbaşı Yavuz ayağa kalktı.

Bir anda odanın havası değişti.

Gözleri buz gibiydi.

"Operasyonlardan çekilmesini mi istiyorsun?"

"Komutanım ben sadece—"

"Hayır."

O tek kelime duvara çarpmış gibi yankılandı.

Emre'nin yüzü düştü.

Ama vazgeçmedi.

"Komutanım savaş bölgesindeyiz."

"Farkındayım."

"Asena'nın durumu—"

"Farkındayım."

"Komutanım—"

"Yeter."

Yüzbaşının sesi sertleşmişti.

Odanın içindeki hava ağırlaştı.

"Bu ülkede binlerce asker savaşıyor."

Kimse konuşmuyordu.

"Dışarıda insanlar ölüyor."

Yüzbaşı masaya yumruğunu vurdu.

"Şehirler düşüyor."

Bir adım daha attı.

"Birlikler yok oluyor."

Bir adım daha.

"Ve siz benden izin mi istiyorsunuz?"

Emre yumruklarını sıktı.

Ama susuyordu.

Yüzbaşı gözlerini hepimizin üzerinde gezdirdi.

Sonra sert bir sesle konuştu.

"Bu savaş bitene kadar kimse özel muamele beklemeyecek."

Odanın içindeki sessizlik daha da büyüdü.

"Burada hepiniz askersiniz."

Başını bana çevirdi.

"Sende."

Gözlerini ayırmadan devam etti.

"Bu üniformayı giydiğin gün neyi kabul ettiğini biliyordun."

Ama gözlerimi kaçırmadım.

Yüzbaşı derin nefes aldı.

Sonra son sözünü söyledi.

"Savaşın ortasındayken izin istemeyin."

Sesi taş gibiydi.

"Gerekirse ölün."

Kimse kıpırdamadı.

Emre'nin çenesi kasıldı.

"Gerekirse o bebekte ölsün"

Emre yumruğunu kaldırdı Selçuk elini tutup indirdi

Odanın içindeki sessizlik artık boğucu hale gelmişti.

Ve Yüzbaşı Yavuz son kez konuştu.

"Ama bir daha karşıma izin istemek için çıkmayın."

Sonra kapıyı işaret etti.

"Çıkabilirsiniz."

O an anladık.

Savaş henüz bitmemişti.benim için hiç hemde.

Emre dişlerini sıkarak odadan çıktı küfürler ediyor duvarlara yumruk atıyordu sonra bana baktı

"Hiç bir tehlikede ön plana atmicaksın kendini Asena artık sadece kendin için değil bebeğimiz icin de yaşıcaksın güzelim benim için bebeğimiz için tamam mı"

Ağlamak üzereydim sarılmaya başladı bana o da ağlicaktı belliydi o sert adam oturup hıçkırıklarla ağlamak üzereydi

Ben napıcağımı bilmiyordum sadece ama sadece bebeğim ve emre yaşasın istiyordum

Komutanlık binasından çıktığımızda kimse konuşmadı.

Yüzbaşı Yavuz'un sözleri hâlâ kulaklarımızda yankılanıyordu.

Rüzgâr sert esiyordu.

Ama içimdeki karmaşa daha sertti.

Emre yanımda yürüyordu.

Birkaç kez konuşmaya çalıştı.

Sonra vazgeçti.

Çünkü ne diyeceğini bilmiyordu.

Ben de bilmiyordum.

Koğuşa döndüğümüzde Ahsen bizi kapıda karşıladı.

"Ne oldu?"

Kimse cevap vermedi.

Bu cevap için yeterliydi.

"Of..."

diye mırıldandı.

"Adam harbi taş kalpli."

Mitra yatağına oturdu.

Selçuk sessizce duvara yaslandı.

Çağrı ise tavana baktı.

"Ben olsam izni verirdim."

dedi.

Hepimiz ona baktık.

"Sen olsan ilk gün bütün orduyu dağıtırsın."

dedi Selçuk.

"Bana güvenmiyorsunuz."

"Hayır."

dedi hepimiz aynı anda.

O gün ilk kez biraz güldük.

Ama sonraki günlerde işler değişmeye başladı.

Özellikle ben.

Çünkü hamilelik kendini iyice hissettirmeye başlamıştı.

Sabahları mide bulantısıyla uyanıyordum.

Bazı yemeklerin kokusu midemi altüst ediyordu.

Bir gün yemekhanede önümdeki çorbaya baktım.

Sonra çorbaya.

Sonra tekrar çorbaya.

Ve koşarak dışarı çıktım.

Arkamdan Çağrı'nın sesi geldi.

"Çorbayla düello yapıp kaybetti."

Ahsen kahkahaya boğuldu.

"Çorba kazandı."

"Kesin çorba kazandı."

O gün üç saat boyunca benimle dalga geçtiler.

Bir sonraki gün daha kötüydü.

Gece yarısı uyandım.

Canım portakal istedi.

Normal bir istek gibi görünüyordu.

Ama sorun şu ki...

Üsse haftalardır portakal gelmiyordu.

Sabah bunu söylediğimde Emre ciddileşti.

"Portakal mı istiyorsun?"

"Evet."

"Tamam."

İki saat sonra gerçekten portakalla döndü.

Kimse nereden bulduğunu öğrenemedi.

Komutan bile.

Mitra günlerce bununla dalga geçti.

"Ülke savaşıyor."

dedi.

"Bu adam portakal operasyonu düzenliyor."

Ahsen yatağa düşüp gülüyordu.

Ben utanıyordum.

Emre ise gururlu görünüyordu.

Sanki cephe kazanmıştı.

Ama en kötüsü duygusallıktı.

Gerçekten.

Bir gün Çağrı son bisküviyi yedi.

Normalde umursamazdım.

Ama o gün gözlerim doldu.

Kimse neden ağladığımı anlamadı.

Ben de anlamadım.

"Sadece bisküviydi."

dedi Çağrı.

Daha çok ağladım.

"Özür dilerim."

dedi.

Ahsen güldü.

"Çağrı bir bisküvi yüzünden Asena'yı ağlattı."

"İstemeden oldu."

"Canavarsın."

O günden sonra Çağrı bana yiyecek teklif ederken korkmaya başladı.

Bir gün yanlışlıkla omzuma çarptı.

On dakika boyunca özür diledi.

Selçuk bunu gördüğünde gülmekten nefessiz kaldı.

Ama bütün bu karmaşanın içinde bir şey değişmemişti.

Mitra.

O hâlâ yanımdaydı.

Ve bunu düşündükçe içim ısınıyordu.

Belki Emre hayatımın aşkıydı.

Belki Ahsen kardeşim gibiydi.

Belki Çağrı ve Selçuk aileden daha yakındı.

Ama Mitra...

Mitra farklıydı.

O benim en karanlık günlerimi görmüştü.

Babamı özlediğim geceleri.

Korkudan titrediğim zamanları.

Yoğun bakımda uyandığım günü.

Hamile olduğumu öğrendiğim anı.

Her şeyi.

Ve hiç gitmemişti.

Bazen geceleri herkes uyurken onun yatağına bakıyordum.

Kitap okuyor oluyordu.

Ya da pencereye bakıyordu.

Ve nedense onu görünce rahatlıyordum.

Çünkü Mitra varsa...

Her şey düzelirmiş gibi hissediyordum.

Bir akşam eğitimden sonra ikimiz yalnız kaldık.

Diğerleri yemekhaneye gitmişti.

Koğuş sessizdi.

Mitra yatağında oturuyordu.

Ben de karşısında.

Uzun süre konuşmadık.

Sonra bir anda bana baktı.

"Asena."

"Hm?"

"Sana bir şey söyleyeceğim."

Sesindeki farklılığı hemen fark ettim.

Kaşlarımı çattım.

"Noldu?"

Mitra birkaç saniye sustu.

Hayatımda ilk kez onu utanırken görüyordum.

Bu çok tuhaftı.

Sonunda derin nefes aldı.

"Ben galiba birini seviyorum."

Gözlerim büyüdü.

"Mitra."

"Evet."

"Mitra."

"Ne var?"

"Sen insan seviyor musun?"

Yastığı kafama fırlattı.

"Defol."

Gülmeye başladım.

"Kim?"

Mitra gözlerini kaçırdı.

Bu daha da şaşırtıcıydı.

"Kim?"

tekrar sordum.

Sessizlik.

Sonra çok sessiz şekilde konuştu.

"Selçuk."

Bir an donup kaldım.

Sonra yatağın üstünde doğruldum.

"NE?"

"Mümkünse bütün üssün duymamasını istiyorum."

"SELÇUK MU?"

"Asena."

"SELÇUK MU?"

Mitra yüzünü elleriyle kapattı.

Ben ise şok geçiriyordum.

Bütün taşlar yerine oturmaya başlamıştı.

Onun yaralanınca neden sustuğu.

Esir düşünce neden günlerce konuşmadığı.

Kurtarıldığında neden ilk onun yanına koştuğu.

Hepsi.

Bir anda.

"Sen ciddi misin?"

diye sordum.

Mitra başını salladı.

İlk kez gözlerinde o kadar savunmasız bir ifade gördüm.

"Korkuyorum."

dedi sessizce.

"Neden?"

"Çünkü kaybetmekten korkuyorum."

O an gülmeyi bıraktım.

Çünkü bu duyguyu çok iyi biliyordum.

Savaşta sevmenin ne demek olduğunu da biliyordum.

Sessizce yanına oturdum.

Omzuna yaslandım.

"Bence aptalın teki."

dedim.

Mitra güldü.

"Ama seni sevme ihtimali yüksek."

Bu kez gerçekten güldü.

Ve uzun zamandır ilk kez...

Savaşın gölgesinde bile olsa...

Geleceğe dair güzel bir şey konuşmuş olduk.

Sonraki haftalarda koğuşun düzeni tamamen bozuldu.

Daha doğrusu...

Ben bozuyordum.

Bir sabah uyandığımda canım deli gibi turşu çekti.

Normal bir turşu değil.

Acılı.

Sarımsaklı.

Limonlu.

Ne olduğunu ben de bilmiyordum.

Sadece istiyordum.

O kadar istiyordum ki ağlayacak gibi oluyordum.

Emre nöbetten yeni dönmüştü.

Gözleri yarı kapalıydı.

"Asena?"

"Canım turşu istiyor."

"Tamam."

"Şimdi."

Emre saate baktı.

Sabahın dört buçuğuydu.

"...Şimdi mi?"

Gözlerim doldu.

Gerçekten doldu.

"Beni anlamıyorsun."

Emre panikledi.

"Tamam tamam tamam."

Bir saat sonra gerçekten turşuyla döndü.

Kimse nereden bulduğunu öğrenemedi.

Selçuk bir noktadan sonra sorgulamayı bırakmıştı.

"Bence bu çocuk karaborsaya düştü."

dedi.

Mitra başını salladı.

"Bence de."

Ahsen kahkaha attı.

Ben ise turşu kavanozuna sarılmış oturuyordum.

O gün öğlene kadar herkes benimle dalga geçti.

Ama ertesi gün daha kötüydü.

Çünkü bu kez canım kavun istedi.

Kışın ortasında.

Savaş bölgesinde.

Cephe hattına elli kilometre uzaklıkta.

Kavun.

Emre ilk kez pes etti.

"Asena."

"Evet?"

"Kavun yok."

"Niye?"

Bu soruyu gerçekten sormuştum.

Çağrı yatağın üstünden düştü.

Gülmekten.

Selçuk duvara yaslanıp gözlerini kapattı.

Mitra ise sessizce not alıyormuş gibi yaptı.

"Hamilelik günlüğü."

dedi.

"Bugünkü kriz: Kavun."

Ben üç saat boyunca Mitra'ya trip attım.

Tam üç saat.

Akşam gelip özür diledim.

"Neden özür diliyorsun?"

"Bilmiyorum."

"Niye kızmıştın?"

"Bilmiyorum."

Mitra kahkaha attı.

Ben de onunla birlikte gülmeye başladım.

Ama bazen gerçekten zor oluyordu.

Bir gün Ahsen bana şaka yaptı.

Normalde güleceğim bir şeydi.

Ama o gün yatağa oturup ağlamaya başladım.

Ahsen'in rengi attı.

"Asena?"

Ağlıyordum.

"Asena ben ne yaptım?"

"Hiçbir şey."

"O zaman niye ağlıyorsun?"

"Bilmiyorum."

Koğuş sessizleşti.

Sonra Çağrı'nın sesi duyuldu.

"Bu çok korkutucu."

Ahsen neredeyse ağlayacaktı.

Ben ağlıyordum.

Mitra gülüyordu.

Selçuk odadan çıktı.

Emre ise çaresizce önümde duruyordu.

Hayatında ilk kez savaşın daha kolay olduğunu düşündüğüne yemin edebilirdim.

Çünkü düşman askerleri daha tahmin edilebilirdi.

Ben değildim.

Bir akşam yemek sırasında canım aniden çikolata çekti.

Ama kantinde kalmamıştı.

Bunu öğrendiğim anda kaşığı bıraktım.

Yemeği bıraktım.

Konuşmayı bıraktım.

Hayatı bıraktım.

Emre beni yarım saat ikna etmeye çalıştı.

Başaramadı.

Sonunda bütün üssü dolaşıp iki paket çikolata buldu.

Geri döndüğünde nefes nefeseydi.

Saçları dağılmıştı.

Üniforması çamur içindeydi.

Çikolatayı uzattı.

Ben baktım.

Sonra...

"Artık istemiyorum."

dedim.

Koğuş sessizleşti.

Emre'nin yüzüne baktılar.

Yüzündeki ifade görülmeye değerdi.

Çağrı sandalyeden düştü.

Ahsen masaya kapanıp gülüyordu.

Selçuk ilk kez yüksek sesle kahkaha attı.

Mitra gözyaşlarını siliyordu.

Emre ise tavana bakıyordu.

"Ben cephede daha az yoruluyordum."

dedi.

O gece herkes yine güldü.

Ama gecenin ilerleyen saatlerinde koğuş sessizleşti.

Herkes uyumuştu.

Sadece ben ve Mitra ayaktaydık.

Pencerenin yanında oturuyorduk.

Dışarıda hafif yağmur yağıyordu.

Uzun süre konuşmadık.

Sonra başımı omzuna yasladım.

Mitra buna alışmıştı artık.

İtiraz etmedi.

"Biliyor musun?"

dedim.

"Neyi?"

"Seni çok seviyorum."

Mitra bana baktı.

Kaşını kaldırdı.

"Emre bunu duyarsa kıskanır."

"Başka türlü seviyorum."

dedim.

"Giderse peşinden koşacağım insanlar vardır ya."

Mitra sustu.

"İşte sen onlardan birisin."

Bu kez o konuşamadı.

Çünkü ne zaman duygusal bir şey söylense kaçmak isterdi.

Ama kaçmadı.

Sadece hafifçe gülümsedi.

"Sen de."

dedi.

O kadar sessiz söylemişti ki zor duydum.

Ama duydum.

Ve o cevap nedense içimi ısıttı.

Bir süre sonra Mitra pencereye baktı.

Sonra derin nefes aldı.

"Asena."

"Hm?"

"Selçuk bugün bana gülümsedi."

Bir anda doğruldum.

"NE?"

"Bağırma."

"SELÇUK MU?"

"Asena."

"NE OLDU ANLAT."

Mitra yüzünü kapattı.

İlk kez utanıyordu.

Bu artık favori hobim olmuştu.

"Bir şey olmadı."

"Oldu."

"Olmadı."

"Oldu."

Mitra pes etti.

"Tamam."

Sonra istemsizce gülümsedi.

"O yaralı askerleri taşıyordu."

"Evet?"

"Ben de yardım ediyordum."

"Evet?"

"Sonra teşekkür etti."

"EVET?"

"Sonra gülümsedi."

Ben birkaç saniye boş boş ona baktım.

Sonra yatağa düştüm.

"Kızım sen bitmişsin."

Mitra bana yastık fırlattı.

Ama yüzündeki gülümsemeyi saklayamıyordu.

Ve uzun zamandır ilk kez...

Savaşın ortasında bile...

Koğuşun içinde ölümden değil...

Aşktan konuşuluyordu.

Bölüm sonu

1 yorum