2 gün sonra…
Bugünün gecesi yola çıkıyorduk. Valiz hazırlıklarımı bitirmiş ve devamsızlık sorunumu halletmiştik. Ben tüm yazı orda geçirmek istiyordum fakat annem ve bulut, yazın son ayı gelebilirdi. Kesinleşmemişti fakat şu an orada iki ay kalacak olmam büyük bir ihtimaldi. Ballı ponçikim Akay beni aramış ve 23.00 olmadan beni almaya geleceğini söylemişti. Bende kalan malzemeleri toplamaya başlamıştım; küçük bir ayakkabı poşeti, bakım malzemeleri ve üstümdeki en sevdiğim düz kahverengi aşırı bol tişörtüm…
Yolumuz benim için uzun olacağından, bir yolculuk çantası hazırlamaya giriştim. Siyah orta boy bir sırt çantam vardı.
Çantamın içine küçük bir çanta daha koydum ve küçükken en sevdiğim oyuncağım olan matruşka bebeklerini anımsadım. Matruşka bebekleri rus kültürüne aitti ve küçükken rus kültürüne çok ilgiliydim. Sonra bu ilgim gittikçe azaldı tabi ki.
Çantamın önünde küçük bir ön cep vardı. O minnak cebe hayatımı sığdırmak vatani görevim olduğundan hayatımdan daha dolu olması gerekiyordu. Lipbalm, astım ilacım, el dezenfektanı, peçete, ıslak mendil, toka, sakız, şarj aleti ve ip kulaklığımı o mini minnak cebe sıkıştırdım.
Sosyal medyada eşyaları konuşturan ve hallerini anlatan bir abla vardı, sanırım içerik üreticiliğine devam etmesi için benim valiz benzeri çantamı görmesi gerekiyordu. O ablaya yazmayı da her zaman ki gibi beynimin aşırı güzel fakat tozlu köşelerine kaydettim ve nedensiz bir şekilde pis pis sırıtarak çantayı doldurmaya devam ettim.
Küçük cebin işkencesi bittiğine göre sıra artık büyük gözdeydi. Zaten içinde küçük bir çanta daha vardı ve biraz fazla yer kaplamıştı o yüzden burayı gereksiz şeylerle doldurmak istemiyordum. Aslında küçük çantayı valizime koyabilirdim fakat içi zaten tıklım tıklımdı ve üstüne oturarak zar zor kapatmıştım. Valiz, ne kadar güzel şekilli popomu yakından gördüğü için çok şanslı olsa da kesinlikle bir daha görmesine gerek yoktu.
Neyse. Çanta hazırlama vloguma geri dönebiliriz. Karanlık anılar deposundan çıkmak bana büyük bir enerji verecek. Enerji demişken, ENERCİİİİİİİİ.
Azıcık havamız yerine gelsin diye şey etmiştim ama kafamdaki bu sesi susturmak baya zordu.
Kendi kendime konuşup ikinci neysemi dile getirdikten sonra –bu sefer gerçekten- çantamı hazırlamaya geri döndüm.
Çantanın içine bir şişe su, kraker, bir türlü bitiremediğim cep boy okuma kitabım ve en önemlisi de çikolata koydum ve ağzını kapatarak çantayı valizimin yanına koydum.
En sevdiğim aktivitelerden biri valiz hazırlamaktı gerçekten.
Bilin bakalım bu çantadaki en önemli şey neydi? Tabii ki toka.
Tokasız ve açık saçlı gezen kızları bir türlü anlayamıyordum hele ki bizi sırıtarak pişiren güneşin altındayken. Gerçekten toka bir kültürdür. aksini iddia eden etmesin lütfen.
Saat 22.00 a geliyordu. Hızlıca bir duş alıp her zaman ki gibi bol bir tişört ve şort giydim. Saçlarımı kurutmayacaktım çünkü enseme değdiklerinde verdikleri serinlik hissini seviyordum ama saçlarımı toplamadan asla durmayacağımı bildiğim için bir toka daha alıp bileğime taktım ve artık hazırdım.
Ablam kendine soğuk kahve yaparken bana da yapmıştı. Ablamla kahvelerimiz eşliğinde sohbet ederken masrafsız ve biricik şoförümü beklemeye başladım.
Ballı turtam yarım saat sonra gelmişti. Beni arayıp aşağı inmemi söyledi. Ablamla vedalaşıp aşağı inecektim ki Akay dibimde beliriverdi.
“Valizlerin için geldim burçikinyo.”
“ Sana ne oluyor?” diye mırıdandım -fakat bu ses tonunu benden başkasının duyması neredeyse imkansızdı ve Akay bana zaten cevap vermemişti- ve Akay a gülümseyip teşekkür ettim.
Kendim yapabilirdim ve bunu biliyordu ama bu hareketleri hoşuma gitmişti çünkü kaç yıllık arkadaşım hayatı boyunca böyle bir İstanbul beyefendisi gibi davranmamıştı, ne bana ne de farklı kızlara. Sadece annesine böyle harika davrandığına şahit olmuştum. ,
Ben bunları kafamda bir manav edasıyla tartarken çoktan arabanın ön koltuğuna yerleşmiştim. Uykum gelince arkaya geçmeyi düşündüm. Tabi Akay da en sonunda uyumak isteyecekti ve arabayı ben sürecektim. Ehliyetimi alalı çok olmamıştı ama nerdeyse tüm pratiklerimi akay ile yaptığımdan arabayı sıklıkla bana verirdi. Bu yolculuk da pek farklı olmayacaktı bizim için.
Şöfer beyim arabayı çalıştırdı ve son ses müzikle yolları şenlendirmeye başladık.
Ankara bize –özellikle bana- sahip olduğu için çok şanslıydı elbette.
Hemen bu araba için yaptığım müzik listesinden modumuza uygun bir şarkı seçip son sese ayarladım ve kendimi müziğin o şahane ritmine bıraktım.
“şu anda kulüpte, keyfim yerinde, arasan da seni duymuyorum.”
Sırayla bir ben bir akay şarkıyı söylemeye devam ettik. Bu bizim şarkımızdı. Küçüklüğümüzden beri birlikte bu şarkıyı söylerdik.
“sanma çekilirim bir kenara, pistin ortasında oynuyorum”
Akay partlarını söylerken bir elini camdan dışarı çıkarmış ritme göre hareket ettiriyordu. Bende ona eşlik etmek için ellerimi havaya kaldırarak aynısını yapıyordum.
“yine kalıyor aynı noktada, suratın da asılıyor. Bir derdin bitmeden, sende valla diğeri başlıyor.”
Ve en sevdiğimiz kısmı aynı anda söylemeye başladık:
“ah, hiç durulmuyor
Orda bi dur, geride dur
Vermiyorsun ki sen bana huzur.
konuşmadan bi dinlesen
Biraz sussan çok güzel olur.
Evde sen otur da
Kendi kendine kudur.”
………………………………………….
Bu enerjiyle yola devam etmiştik ve ikimizde çok yorulmuştuk. Yaklaşık 6 saatlik bir yolumuz kalmıştı.
Elbette akay benden daha enerjikti. Bu yüzden arka koltuğa geçip 1 saat boyunca aralıksız uyudum.
Ben uyanınca akay ile yer değiştirdik ve o da birazcık uyuyup kendine geldi.
Arabayı kenara çekip bir şeyler yedikten sonra aynı müziklerle tekrar devam ettik ve sadece 3 saatimiz kalmıştı.
Akay ile zamanım her zaman hızlı geçerdi yani ben hep öyle hissederdim..
…………………………………..
Kalan 3 saati de asla bitmek bilmeyen enerjimizle tamamladık ve İzmir e vardık.
Sanırım 12. Yaş günümde tuttuğum dileğim gerçek olmuştu, sonsuz bir pozitif enerji ve en yakın arkadaşlarımla mutlu olmak.