Adam, Brev'e, mühürlü bir zarf uzattı.
Brev, mektubu aldı, mührü dikkatle inceledi ve yüzü bir an için taş kesildi. Bana döndüğünde, gözlerinde olağandışı bir tedirginlik okunuyordu.
"Üstat Regina," dedi, sesi alçak ve gergindi. "Callidus'tan... haber var."
Kalp atışlarım hızlandı. Mektubu aldım. "İçimdeki ses, bunun iyi haber olmadığını söylüyor."
"Regina,
Stultus'taki 'başarıların' kulaklarıma kadar geldi. Bir casusun yakalanmasını sağlamak... Cesur bir hamle.
En değerli piyonlarımdan birini heba ettin. Bu son oyununun, hangi saçma stratejinin parçası olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum.
Başarısızlığın sonucunu en iyi sen bilirsin diye düşünüyordum.
Ancak, bu hamlen Leina'nın artık oynayamayacağı rolü sana yüklüyor. Onun görevi artık senindir. Melez prensle yakınlaşacak, onun güvenini kazanacak ve Kral Lucius'u tahttan indirme planlarında ona yardım ediyor gibi görüneceksin.
Lucius'a karşı olan 'bağlılığın' bir numara olduğunu asla unutma. Sen benim büyücümsün ve bana bağlılığın senin en kutsal görevindir.
Bu emirleri görmezden gelmenin veya bir kez daha kendi inisiyatifinle hareket etmenin sonuçlarını tahmin edebileceğin kadar zeki olduğuna inanıyorum.
Şans ve kader seninle olsun,
Silvarus"
Mektup, elimden kayıp yere düştü. Nefesim kesildi, ciğerlerime hava çekmekte zorlanıyordum. Oda, etrafımda dönmeye başladı. Bu bir şakaydı. Kötü yazılmış, basmakalıp bir kurgu parçası gibiydi.
Silvarus'un tehdidi mektubun her satırına sinmişti. Regina gibi bir büyücüyle nasıl böyle konuşabildiğini anlamıyordum. Brev'in dediklerinden anladığım kadarıyla büyücüler kralların emirlerine uymak zorunda değildi veya o kadar güçlülerdi ki itaatsizlik umurlarında bile olmuyordu. Kral Silvarus'un elinde bir koz olsa bile Regina olmadığım için önemli değildi belki ama gene de ondan kaçabilecek bir büyü gücüm yoktu.
"Hayır, hayır, hayır!" diye homurdandım, avuçlarımı şakaklarıma dayayarak. "Bu olamaz! Bu tam bir klişe! 'Yakaladığın casusun görevini sen üstlenirsin'... Hangi beceriksiz yazar böyle bir şey yazardı?!"
Brev, sessizce mektubu yerden aldı ve şöminedeki ateşe uzattı. Alevler kadim mührü ve üzerindeki yazıları yutarken yüzünden hiçbir duygu ifadesi okunmuyordu.
"Üstat?" Brev'in sesi, beni düşüncelerimden çekip çıkardı.
"Leina'nın yerine geçmem gerekiyor." diye kısaca açıkladım. Yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Öfke mi duyuyordu, yoksa bu yeni ve ölümcül görev için endişeleniyor muydu?
"Bu..." diye kekeledim, "Bu, beni doğrudan ölüme göndermekle aynı. Lucius bir kere bile şüphelense..."
"Ya mektubu biri okusaydı, belki de çoktan okumuştur ve beni yakalamaya geliyorlardır?" diye sordum. Çığlık atmak istiyordum. "Sen törenden sonra ona yazdığın raporu yakmıştın."
Brev, başını hafifçe eğdi. "Mektup açılsaydı mühür bozulmuş olurdu. Mühürler konum odaklıdır. Raporunun ulaşması gereken tam konumu bildiğim için yakarak yollamıştım. Ama Stultus Sarayında spesifik konumunuz belli olmadığı için ilkel yollarla mektup elimize ulaşmak zorunda kaldı. Merak etmeyin kimse Kral Silvarus'un mühürlü mektubunu okumaya cesaret edemez."
Dışarıda, kemikleri donduran bir rüzgar uğulduyordu. Ama içeride, göğsümde kabaran panik, ondan katbekat daha dondurucuydu. İki alev arasında sıkışmıştım. Bir yanda, beni sadece bir araç olarak gören ve varlığımı tehditle sürdüren kendi kralım Silvarus; diğer yanda, güvenini kazanmaya çalıştığım, büyülü bir güzelliğe ve tehlikeli bir zekaya sahip Elf Kralı.
"Kral Silvarus'un emirleri açık," diye kesti Brev, sesi artık daha sert bir tondaydı. "Leina'nın yakalanması onarılması güç bir kayıp." Gözlerime baktı. Mevcut... durumunuz göz önüne alındığında, bu son derece tehlikeli bir görev olacak." Hafıza kaybımdan söz ediyordu. "Ama henüz bunu bilen kimse yok."
Kader ve Karanlığın Tahtı'nın sayfalarında sıkışıp kalmıştım. Öyleyse kabullenmeli ve Regina gibi davranmalıydım. Ve şimdi, okumadığım bir kitabın hikayesinin tam kalbine, en tehlikeli rolüne atılıyordum.
Brev'e baktım. "Öyleyse," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak, "Oynamaya devam edelim."
***
Ertesi gün göz çukurları boş olan -Brev ırklarının voith olduğunu söylemişti- kadınlar, kapının eşiğinde hareketsiz duruyorlardı. Tıpkı taştan oyulmuş, ürkütücü heykeller gibiydiler; yüzlerinde hiçbir ifade, hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Onları her gördüğümde, tüylerim diken diken oluyordu. Gri renkli, sade iş elbisesinin kolunu çekiştirirken, kadınlardan biri, sesi tıpkı görüntüsü gibi mekanik ve ruhsuz bir tonla konuştu: "Üstat Büyücü, odanızda biriken... kötü havayı ve tozu temizlememiz gerekiyor. On gündür odanızdan ayrılmadığınız için görevimizi yerine getiremiyoruz." Masanın üzerinde biriken ince toz tabakasına ve yere yığılı duran kadim kitaplara göz ucuyla baktım. Diğeri, kısa boylu ve kıvırcık saçlı olan voith ekledi: "Derinlemesine bir arınma gerekiyor. Lütfen, birkaç saatliğine bize müsaade edin, Üstat Büyücü."
Leina'nın yanından ayrıldıktan sonra gerçekten de hiç dışarı çıkmamıştım. Hem Kral Lucius'un davet ettiği konsey toplantısında ne yapacağımı hem de Leina'ya nasıl yardım edebileceğimi bulmaya çalışıyordum. Üstüne bir de Kral Silvarus'tan gelen emir vardı.
Yemekler ve temiz kıyafetler ayağıma getirildiği, banyo da odama bitişik olduğu için dışarı çıkmak için hiçbir sebep görememiştim. Bu kuledeki güvenliğim ne kadar şüpheli olsa da, dört duvar arasında kendimi nispeten güvende hissediyordum. Ancak, hareketsizlikten giderek uyuşan kaslarım ve buraya hapsolmuşluk hissi, dışarı çıkma fikrini cazip hale getiriyordu. "Peki," dedim, sesimi olabildiğince kayıtsız tutmaya çalışarak. "Brev'e haber verir misiniz lütfen. Ben de biraz temiz hava alırım."
Brev'in rehberliği sayesinde bahçeye inebilmiştim. Kuledeki odamın penceresinden uçurum ve bulutlardan başka hiçbir şey göremiyordum.
Sarayın iç bahçesine adım attığımda, gözlerime inanamadım. Gerçeküstü güzellikte bir manzarayla karşı karşıyaydım. Sanki bir fantastik romanın sayfalarından fırlam— Bir dakika, zaten tam olarak öyle bir yerin içindeydim.
Havada süzülen, ışık saçan minik çiçek tozları, mor yaprakları olan tuhaf ve heybetli ağaçlar, mermer çeşmelerden fışkıran berrak ve parıltılı sular... Her şey o kadar kusursuz ve mükemmeldi ki, neredeyse yapay hissettiriyordu. En azından etrafta Tolkin'in konuşan ağaçlarından yoktu.
Bir süre amaçsızca dolaştım, devasa ve alışılmadık renklerdeki çiçeklerin kokusunu içime çektim, parmak uçlarımı soğuk mermer bir heykelin pürüzsüz yüzeyinde gezdirdim.
Çit köşeyi geçmemle, bir köşede, sırtı dönük, siyah ve dalgalı saçları esen rüzgarda hafifçe savrulan bir figür gördüm. İpeksi kısa saçlar, kasıtlı bir dramatiklikle, derin ve hüzünlü düşüncelere dalmış izlenimi veriyordu. Dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi. Vay canına, diye düşündüm. Sahne ışığı ve yavaş çekim efekti nerede?
Bu kesinlikle tahta ikinci söz sahibi olan Prens Inanis.
Aniden kafamda şimşekler çaktı. Bütün planlarımın kilidi başından beri Prens İnanis'ti.
Stultus Krallığı'nın güvenini kazanmak...
Silvarus'un bana verdiği görev...
Leina...