Aniden zihnimde bir şimşek çaktı. Tüm planlarımın ve belki de bu lanet olası labirentten bir çıkış yolunun anahtarı, başından beri Prens İnanis'ti.
Stultus Krallığı'nın nihai güvenini kazanmak...
Silvarus'un bana yüklediği ölümcül görev...
Leina'ya yardım etme çabalarım...
Her şey, bu melez prensin etrafında dönüyordu. Silvarus'un emrine uyup onu müttefikim yapmalı, İnanis üzerinden Lucius'a daha kolay ulaşabilirdim. Leina'yla da, kitaptan hatırladığım kadarıyla zaten bariz bir bağları vardı.
Tam o sırada, prens oturduğu yerden bana doğru döndü. Tahminlerim doğru çıkmıştı: keskin, zarif bir çene hattı, heykel gibi yüksek elmacık kemikleri ve çarpıcı, fırtınalı bir okyanusu anımsatan derin mavi gözler. Ama bu gözlerde, umduğum tehlikeli ve gizemli parıltı yerine, neredeyse sıkılmış, canı burnunda bir ifade vardı. Bakışları doğrudan bana odaklandı.
Tamam, diye geçirdim içimden, Koyu ve fırtınalı bir gece gibi simsiyah kısa saçlar, okyanus derinliklerini anımsatan mavi gözler... Check ve check. Başarılar, ana erkek karakter olmaya hak kazandınız.
Sanki yolumun üzerinde duruyormuş da ben geçip gidecekmişim gibi, hiç tereddüt etmeden Prens'e doğru yürümeye başladım. Yaklaştığımda adımlarımı yavaşlattım, ona konuşmak için fırsat yaratmaya çalıştım . Bu tür "kazara" karşılaşmalar, planların temel taşıydı.
Tam konuşmayacağını düşünüp, 'Bu ışıltılı çiçekler gerçekten büyüleyici, değil mi?' gibi sıradan bir şeyler mırıldanacaktım ki, İnanis sessizliği, sesine kasıtlı olarak yüklediği yapay bir derinlikle bozdu. "Bu bahçenin sessizliği," dedi, bakışlarını uzaklara, mavi ufka dikerek, "zihnin en kaotik seslerini bile susturabiliyor. Siz de öyle düşünmüyor musunuz, Üstat Büyücü?"
Bingo. 'Bu dünya beni anlamıyor, içimdeki fırtınalar, altın kafes' repliği. Tam isabet!
Sohbet başlattığı için iyice yavaşlayan adımlarımı durdurdum ve bir ağaca doğru bakmaya başladım. Sözlerine karşılık olarak hafif ve kontrollü bir şekilde tebessüm ettim.
"Zihnimdeki sesler genellikle daha yüksek sesle konuşur, Prens İnanis," dedim, sesimi yumuşak ama kararlı tutarak. "Ama evet, bahçe... ferahlatıcı." Yakınlaşmam gerekiyordu. "Siz de sık sık buraya gelir misiniz? Düşüncelere dalmak için?"
Daha da kasvetli, neredeyse ezberdenmiş gibi bir tonda cevap verdi: "Kaçmak için. Bu altın kafesten... tahtın birinci varisi olmanın getirdiği yükten... beklenenlerin ağırlığından." Sanki bu cümleleri bir yerden ezberlemiş ve her fırsatta tekrarlıyormuş gibi gelmişti.
'Ah, tanrım,' diye düşündüm içimden. 'Bu adam rolünü fazla ciddiye almış'. Sözlerini dinlerken İnanis'in Kral Lucius'un doğal otoritesini ve karizmasını taklit etmeye çalıştığını, ama bunda başarısız olduğunu düşündüm.
Yine de rolümden çıkmayarak "En ağır yükleri de en güçlüler taşır. Güç, her zaman bir sorumlulukla gelir." dedim alçak bilge bir ses tonuyla.
Sözlerimdeki abartı drama ve yapaylıktan duyduğum cringe sebebiyle galiba bayılacaktım. Ama içimden kahkaha atmadan da duramıyordum.
İnanis, sözlerimi ciddiye almış gibiydi. Gözlerinde ani bir ilgi kıvılcımı parladı. "Gerçekten öyle mi?" diye sordu, sesindeki yapaylık yerini samimi bir meraka bırakmıştı. "Yani... siz de böyle hissediyor musunuz? Üstat bir büyücü olmanın yükünü?"
'Hayır, olur mu öyle şey,' diye geçirdim içimden. "Benim yüküm sahte bir büyücü, iki kral arasında sıkışmış bir casus ve senin gibi bir drama prensi ile zoraki yakınlaşmak etmek zorunda olmam." Ama ona, anlamlı ve sırlarla dolu bir bakış atarak, "Her gücün bir bedeli vardır," dedim. Sözlerim kasıtlı olarak belirsiz ve gizemliydi.
İnanis'in gözünde bilge ve güçlü bir büyücü gibi gözükmeliydim. Böylece Kral Lucius'u devirme planında bana güvenip kolayca ittifak kurabilirdik. Hatta Stultus Krallığı hakkında işe yarar bilgiler edinip Silvarus'un tehdidini kendimden uzaklaştırabilirdim.
İnanis büyülenmişti. Beklediği Callidus Krallığından gelen düşman büyücüden ziyade, büyülü bir bilge ve onu anlayan birini bulduğunu sanmıştı. Sonra aniden, oldukça beklenmedik bir hareket yaptı. Elini havaya kaldırdı ve havada süzülen ışıltılı bir toz parçacığını yakalamaya çalıştı. Ama parmakları sakarca hareket etti ve ışıltılı toz, tam da onun temas edeceği saniyede, parmaklarının arasından sıyrılıp uzaklaştı. Hareketi beklenmedik derecede sakar ve çocuksuydu. "Bazen," dedi, hafifçe kızarmış bir yüzle, "sadece... özgür olmak istiyorum."
'Prens İnanis gerçekten bir kitabın ana karakteri olmak için uygun muydu? Ve en önemlisi, Leina gerçekten bu adamla mı aşk yaşayacak, ve krallığı onunla mı devirecekti? Belki de ana karakter olmadığım için bu kadar tuhaf geliyordur.' diye geçirdim içimden.
Ayağa kalktı. Sanırım sohbet buraya kadardı. Ayrılırken, "Umarım yeniden konuşma fırsatımız olur, Üstat Regina. Sohbetiniz... aydınlatıcıydı," dedi.
Planın ilk adımı için bu kadar sohbet yeterdi. Yüzümdeki ifadeyi korumak yüz hatlarımı ağrıtmıştı zaten. Acaba odamdaki temizlik bitmiş miydi?
Zarif bir baş hareketiyle onayladım.
İçimde garip bir duygu karmaşası vardı. Bir yanda, görevde ilerlemiş olmanın soğuk rahatlığı. İnanis'i etkilemişe benziyordum, hatta ona kendini anlaşılmış hissettirmiştim. Bu, Silvanus'un emirlerine doğru atılmış sağlam bir adımdı. Diğer yanda ise, onun o trajikomik, biraz da acınası hali karşısında içimde uyanan hafif bir merhamet ve yoğun bir merak vardı. Acaba bu "ezik" tavırlar, son derece iyi oynanmış bir numara mıydı? Yoksa Lucius'un gölgesi altında ezilmiş, kim olduğunu bile unutmuş biri mi? Belki de ikisinin arası bir şeydi.
Derin bir nefes aldım ve geri dönüp Brev'i bulmak için arkanı döndüm.
Tam o anda, gözlerim, sarayın üst katlarındaki kemerli bir pencereye takıldı. Orada, ışığın içinde zarifçe duran, gümüşi kanatları hafifçe arkasında yelpaze gibi açılmış bir figür vardı.
Kral Lucius.