Odama giden yolda Brev'in yanına ilerlerken,bir karıncalanma hissettim.
Bakışlarım, içgüdüsel olarak sarayın üst katlarındaki kemerli pencereye kaydı. Orada, ışığın içinde heykel gibi duran bir figür vardı. Gümüşi kanatları, arkasında hafifçe açılmış, öğle güneşinde soluk bir ışıkla parlıyordu.
Kral Lucius.
Aramızdaki mesafe uzaktı, ama o çift renkli gözlerin –biri mavi bir deniz, diğeri yeşil bir orman– üzerimde olduğunu, her kelimeyi, her mimik hareketini kaydettiğini derinliklerimde hissedebiliyordum. Yüzü, bir perdenin arkasındaki sır gibi kapalı ve ifadesizdi. Prens İnanis ile olan o kısa, hesaplanmış diyaloğumuzu görmüş müydü?
İçimde, Ankara'nın o kemikleri donduran rüzgarından daha keskin bir ürperti dolaştı. Lucius'un gözü üzerimdeydi ve oyun, sandığımdan çok daha karmaşıktı. Brev'e doğru ilerlerken, sırtımda o bakışların soğuk ağırlığını hissediyordum. İlk hamleyi yapmıştım, evet. Ama şimdi, tahtaya sürüldüğümü ve rakip oyuncunun gözlerinin benden hiç ayrılmadığını anlıyordum. Oyun, sandığımdan çok daha derin ve tehlikeliydi.
***
Konsey toplantısından bir gün önce, Kral Lucius'tan gelen davet, beni sarayın en tenha ama en ihtişamlı yerlerinden birine, Kral'ın kütüphanesine götürdü. Burası, kuledeki odamın kasvetinden ve halka açık salonların gösterişinden farklı, samimi ama bir o kadar da baskın bir güzelliğe sahipti. Duvarları kaplayan yüksek raflar, ciltleri deriyle kaplı binlerce kitap ve tomar tomar parşömen ile doluydu. Havada, asırlık deri ciltlerin, kurumuş mürekkebin ve sönmüş bir şömineden yayılan hafif odun dumanının karıştığı hoş bir koku asılıydı.
Kütüphanenin bazı bölümleri odacıklar şeklinde çalışma yerleri olarak ayrılmıştı. Kapıda karşılaştığım iri yarı bir elfin rehberliğinde Kral Lucius'u u buldum.
Lucius, devasa bir meşe masanın ardında, arkası geniş, kemerli bir pencerenin yanında oturuyordu. Önünde, üzerinde ince bir toz tabakası bulunan parşömenler ve bir porselen tabakta, kurabiyeye benzeyen susamlı bir tatlı duruyordu.
Pencereden süzülen öğle sonrası ışığı, sarı saçlarını ve kanatlarının kenarlarının kenar tüylerini adeta altınla çiziyor, ona dünyevi olmayan bir görünüm veriyordu. Üzerine, törenlerdeki ağır giysiler yerine, koyu yeşil, sade ama kumaşının zenginliği ve kusursuz dikimiyle kraliyet ihtişamını ele veren bir tunik giymişti.
Kütüphanede yemek yemenin yasak olduğunu sanıyordum." dedim. Bir kralla bu şekilde konuşmanın onu sinirlendireceğini düşünmüştüm ama Kral Lucius sadece başını kaldırdı ve masanın karşısındaki boş sandalyeyi işaret etmekle yetindi.
"Üstat Regina. Zaman ayırdığın için teşekkürler. Lütfen, otur." Ses kütüphanenin sessizliğine uygun, alçak ve kadifemsiydi. Sonra, neredeyse fark edilmeyecek bir gülümsemeyle, "Hecarius'a söylemezsen, yemene izin veririm," diye ekledi, hafifçe iri elfi işaret ederken.
Orada, neredeyse duvarla bütünleşmiş kadar hareketsiz, iri yarı bir elf duruyordu. Hecarius. Omuzları geniş, bakışları kayalardan keskin. Saraydaki diğer zarif elflerin aksine, bana bakışlarında ne düşmanlık ne de hayranlık vardı.
"Beni davet etmeniz bir onur, Kral Lucius," dedim, sesimi nötr bir düzlemde tutmaya çalışarak. Cübbemin ağır kumaşını toplayıp sandalyeye oturdum. "Hecarius beni de biraz korkutuyor. Ama sırrınızın benimle güvende olduğuna emin olabilirsiniz."
Lucius, dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı, sesi kütüphanenin sessizliğinde yumuşak ve kadifemsiydi. Bir anlığına, tören ve zindandaki otoriter hükümdardan farklı biri gibi göründü. Ama bu yumuşamanın altında, keskin bir zeka parlıyordu.
"Öyleyse, biz de sırlarımızı paylaşmış olduk," diyerek konuyu kapattı. Parmağını önündeki parşömene hafifçe vurdu. "Yarınki konsey toplantısı öncesi, fikirlerinizi duymak istedim."
Lucius, parmak uçlarını bir piramit oluşturacak şekilde birleştirdi ve bakışlarını önündeki belgelere dikti. Odadaki sessizlik, kulaklarımda uğulduyor, bastırılmış bir gücün ağırlığıyla çöküyordu. Sonra, yavaşça başını kaldırıp gözlerini bana çevirdi. O çift renkli bakışlar bir an olsun rahatlamama izin vermiyor, ruhumu didik didik ediyordu.
"Bu sefer toplantıda senin ve Prens İnanis gibi yeni yüzler de göreceğiz," diye başladı, sesi düşündürücü bir tondaydı. "Ama siz ikiniz... tanışmış gibi görünüyorsunuz."
Midemde bir düğüm hissederek yutkundum. Penceredeki bakışı hatırladım. Bu bir sürpriz değildi, ama yine de içimi kemiren bir rahatsızlık yayılıyordu.
İnkar etmek anlamsız olurdu. "Prens İnanis ile bahçede rastgele karşılaştık," dedim, her kelimeyi bir ipek ipliğe dizer gibi özenle seçerek. "Derin düşüncelere dalmış gibiydi."
"Öyle mi?" Dudakları, belli belirsiz bir eğri çizdi. "Prens, genellikle... fikirlerini paylaşmakta pek istekli değildir. Dışa dönük biri değildir. Ancak sizinle konuşmuş." Duraksadı, bakışlarını büsbütün üzerime dikerek. "Sizce onun bu içe kapanıklığının, bu 'derin düşüncelerinin' altında yatan ne olabilir, Üstat Regina?"
Zihnim alarm veriyordu. Bu bir tuzak mıydı, yoksa gerçek bir fikir mi soruyordu? Nefesimi yavaşça verdim.
"Işık ne kadar güçlüyse, yarattığı gölge de o kadar koyu olur," dedim, bakışlarımı onunkinden kaçırmadan. Sesim, odanın sessizliğinde sakin ve berrak çıkmıştı. "Belki de Prens İnanis, sizin ihtişamınızın yarattığı gölgede kaybolmuş durumda. Kendi ışığını bulmakta zorlanıyor."
Lucius'un yüzündeki taşlaşmış ifade değişmedi, ama gözlerinin derinliklerinde bir şey kıpırdadı. İlgi mi, onay mı, yoksa öfke mi? Anlamak imkansızdı. Sanki zihninde bir kapıyı sessizce kapatıp, başka bir sırrın kilidini açmıştı.
"İlginç bir metafor," diye mırıldandı, parmağını masanın ahşabında hafifçe tıklatarak. Bakışları cübbemin başlığında gezinirken, zihnimi okuyor, her korkuyu, her gizli niyeti arıyor gibiydi. Sonra, aniden konuyu değiştirdi. "Yarınki konsey toplantısında, kuzey sınırlarımızdaki goblin akınları ele alınacak. Danışmanlarım, geleneksel caydırıcı planlar önerecekler. Sizin... 'kadim' yöntemlerinizin bu konuda bir fikri var mı?"
Fırsat kapısı aralanmıştı. Törendeki kahve falı başarısını, farklı bir alanda tekrarlamam ve konumumu sağlamlaştırmam gerekiyordu. Ama bu sefer daha dikkatli olmalıydım.
"Goblinler," dedim, bazı yaratıklar hakkında kafede çalıştığım zamanlardan kalma bilgi birikimim vardı. "geleneksel büyülere karşı şaşırtıcı bir direnç geliştirmişlerdir. Onları anlamak için kolektif zihinlerini kavramak gerekir. Korku ve açgözlülük kadar, sahip olma duygularıyla da harekete geçerler. Kurnaz ve pratik zekaya sahipmiş gibi gözükseler de tuzaklara çok kolay düşebilirler." Brev'den öğrendiğim temel bilgileri, kendi dünyamdaki sosyoloji ve psikolojiyle harmanlıyordum. "Belki de çözüm, onları yok etmek değil, bu enerjiyi krallığınızın yararına kanalize etmektir. Onlara, sadece savaşarak değil, ticaret yaparak veya belirli işlerde çalışarak da bir şeyler kazanabileceklerini göstermek."
Lucius, kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Ticaret? Goblinlerle?" Sesi şaşkınlık ve biraz da alaycılık barındırıyordu.
"En beklenmedik ittifaklar, en güçlük olanlardır," diye ısrar ettim. "Bir goblin kabilesini müttefik olarak kazanmak, onlarla sürekli savaşmaktan çok daha az maliyetlidir. Bu, diğer kabileler üzerinde de bölücü bir etki yaratır." Bu, modern diplomasi ve savaş stratejisi kitaplarından aklımda kalanlardı. Bu dünyada ne kadar işe yarardı bilmiyordum, ama kulağa mantıklı geliyordu.
Lucius, derin bir düşünceye dalmış gibiydi. "Bu... alışılmadık bir yaklaşım, Üstat Regina. Gelenekselcilerin hiç hoşuna gitmeyecek." Dudaklarında küçük, anlamlı bir gülümseme belirdi. "Belki de yarınki toplantıyı biraz daha ilginç hale getirebilirsiniz."
İşte buydu. Lucius, beni sadece bir büyücü olarak değil, aynı zamanda stratejik bir düşünür olarak da görmeye başlıyordu. Bu, Silvarus'un emirlerini yerine getirmek için ihtiyacım olan erişimi sağlayabilirdi.
"Peki ya diğer konu... Leina." İsmi ağzında bir yabancı cisimmişçesine çıkardı. "Savunmasında ısrar ediyor. Kendisinin, babasının işini devralmış masum bir tüccar kızı olduğunu söylüyor. Babasının... sizin tarafınızdan öldürüldüğü iddiasını da sürdürüyor."
İşte kalbimin en derinlerinde yankılanan, asıl çözülmesini istediğim düğüm buydu.