Kulenin yuvarlak penceresinden, Stultus'un pembe ve turuncuya bürünmüş ufku görünüyordu. Saray ve içinde bulunduğum kule, adeta bulutların üzerine inşa edilmiş gibiydi. Odadan çıkmadığım şu dokuz gün boyunca manzaram, bazen masmavi bir gökyüzü, bazense bulutlardan dolayı beyaz ve yoğun bir sis perdesinden ibaretti. Bugün hava berrak olsa da içimde sanki kaotik bir fırtına kopuyordu.
Lucius'un yanından ayrılıp bu "güvenli" hapishaneme döndüğümden itibaren olan biteni analiz esiyor ve felaket senaryoları üretiyordum. Ayrıca Brev'e bana okuma yazma öğretmesi için ricada bulunmuştum.
Odada olduğum süre boyunca çok sıkı bir okuma eğitimi almıştım. Brev gerçekten zeki ve çok iyi bir öğretmendi. Alfabenin altında yatan mantık, temelde tanıdıktı. Asya alfabeleri gibi her kelime için farklı bir karakter yerine, Latin Alfabesi'ne benzer şekilde her ses için ayrı karakterler kullanılıyordu. Okuması nispeten kolaydı, ancak hatasız yazabilmek için daha fazla pratik yapmam gerekiyordu.
Zindandaki sahne, zihnimde bir kırılma noktası yaratmıştı. Leina'nın o doğal olmayan açıyla bükülmüş bacağı... "Callidus Köpeği" sözleri... Bana diktiği o nefret yüklü mavi gözler... Acı içindeki feryadı, geceleri kabuslarıma musallat oluyordu. Yaşadıklarım artık sadece bir kitaptan ibaret değildi. Ben de sadece bir okuyucu ya da sıradan bir karakter değildim. Yaptıklarım olması gereken senaryoyu tamamen değiştirmişti. Leina'nın yakalanması doğrudan benim suçum olmasa da, bu denli ağır yargılanması benim yüzümdendi. Dark romance kitaplarında romantize ettiğim o "gri ahlak" kavramı, şimdi sırtımda taşıdığım ve içi vicdan azabıyla dolu bir çuvala dönüşmüştü.
"Bu bir hayatta kalma meselesi," diye mırıldandım, penceredeki solgun yansımama bakarak. "Aslında Leina'nın yerinde ben olmalıydım." Ancak bu soğuk mantık, midemde taşlaşmış halde duran suçluluk duygusunu eritmeye yetmiyordu.
Göz çukurlarında göz yerine boşluk olan kadın hizmetkarlar sabah akşam yemeklerimi getirip götürüyordu. Brev ise günlerimin çoğunu sessizce yanımda geçiriyordu. Ona doğrudan bir soru yöneltmediğim sürece, konuşmayı başlatan taraf hiç olmamıştı.
Bugün öğle yemeğini Brev getirmişti. "Sizin rütbenizdeki birinin yemeğini salonda yemesi daha uygun görülür, Üstat Regina." Bu konuşmayı dokuz gün önce de yapmış, o zaman da bu tavsiyeyi geri çevirmiştim.
Brev, getirdiği yemek tepsisini masaya bıraktı.. Ona döndüm. Artık güvenebileceğim, hatta güvenmek zorunda olduğum tek kişi oydu. Yine de ona bile başka bir evrenden geldiğim gerçeğini tamamen açıklamamıştım.
"Kocaman ve boş bir salonda tek başına yemektense, burada senin sohbetin eşliğinde yemeyi tercih ederim," dedim. Brev'in göğsü, fark edilmeyecek derecede hafifçe kabardı. Aslında, odada yemek hayranlık ya da düşmanca bakışlardan uzakta kalmamı sağladığı için daha rahattı. Hem de tuhaf görünen yemek içeriklerini Brev'e sorarken göz önünde olmak istemezdim.
"Brev," dedim, sesim düşünceli ve yorgun çıktı. "Regina... yani ben. Callidus'ta nasıl biriydim? İnsanlar benden ne bekliyordu? Yakın olduğum birileri var mıydı?" Bu soruyu sormak tuhaf hissettiriyordu. Sanki başkasının hayatını araştırıyordum.
Brev, bana yemek getirirken kendine de getirdiği çayı yudumladı. "Siz... ketum biriydiniz, Üstat. Kendinizi kadere ve görevlerinize adamıştınız. Sosyal etkileşimlerden pek hoşlanmazdınız. Bu yüzden, Kral Silvarus'un sizi bu göreve seçmesi şaşırtıcı olmuştu." Duraksadı. "Bazen Leina Hanımla iletişim kurardınız. Bildiğim kadarıyla başka bir... 'yakınınız' yoktu. Zamanınızı büyü çalışmalarıyla ve saraydaki politik entrikalardan uzak durmakla geçirirdiniz."
Brev hep yanımdaydı ama onun hakkında kendi çıkarımlarım dışında hiçbir şey bilmiyordum. "Sen ve ben ne zamandır tanışıyoruz?"
Brev, bir an için duraksadı, sanki geçmişinden bahsetmekten pek hoşlanmıyormuş gibiydi. Sonra, derin bir nefes alarak başladı: "Beni ölümden kurtardınız. Melez olmamdan ötürü gözlerden uzak, sınıra yakın Mossgrove köyü yakınlarındaki bir ormanda yaşıyordum. Bir gün avcılar tarafından yakalanıp köye götürüldüm... infaz edilmek üzere." Sanki o günleri tekrar yaşıyormuş gibi iç geçirdi. "O sırada siz de köyün hanında kalıyormuşsunuz. Durumuma acıyıp beni yanınıza aldınız. Callidus başkentine kadar birlikte yolculuk ettik. Daha sonra sarayda bir iş bulmamla yollarımız ayrıldı."
"Sarayda melezler kötü karşılanmıyor yani?" diye sorarak çelişkimi dile getirdim.
"Melezler çok nadirdir. Farklı ırklardan oluşan birlikteliklerin gebelikle sonuç vermesi nadiren mümkün olur. Bu yüzden çoğu kişi, var olmamamız gereken lanetli yaratıklar olduğumuzu düşünür. Melezler, Üstat Regina, çoğu krallıkta tam olarak kabul görmez. Orkların gücüne, cücelerin dayanıklılığına sahip olsam da, tam olarak hiçbirine ait değilim. Callidus'ta, gücüm ve sadakatim için değerli görüldüm. Kral Silvarus ve siz, bir melez olarak yeteneklerimi... 'takdir eden' nadir kişilerdiniz. Bana bir amaç, bir yer verdiniz." Brev, yeşil yüzündeki profesyonel ve sakin ifadesi her zamanki gibiydi, ancak sözlerinin altındaki bağlılık dipsiz bir kuyu gibi derindi.
"Hem Üstat Regina'nın tavsiye mektubuyla saraya girmiş birini sorgulamak zordur. Hem de kimliğimin belli olmaması için bana, sizinkine benzer bu cübbeyi verdiniz." Kapının arkasında asılı duran, yıpranmış yeşil kadifeden cübbeyi işaret etti. Bu cübbeler büyük olasılıkla büyüyle yüklüydü. Kral Lucius'la zindandan sonraki o gerilim dolu konuşmamız aklıma geldi. Birbirimize çok yaklaşmıştık. Brev'e daha sonra cübbenin sınırlarını sorduğumda, mesafenin bir sorun teşkil etmediğini söylemişti.
"Gerçekten zeki ve vefalı birisinin yanımda olması güven verici, Brev. Teşekkür ederim." İçimden geçen samimi düşünceyi dile getirmiştim.
"Sadakat, hayatta kalmak için gerekli bir araçtır, Üstat, Regina." diye yanıtladı, bakışlarını çayına çevirdi.
"Peki ya büyü?" diye konuyu değiştirdim. "Ben... büyü yaparken, teorinin arkasındaki felsefeyi hatırlamaya çalışıyorum. Enerjiyi nasıl yönlendiriyoruz? Kurallar neler?"
"Büyü, Üstat Regina, herkesin doğuştan sahip olduğu bir şey değildir. Sihri yönlendirmeye yarayan iksir ve mana taşları olsa da, büyü farklıdır. Nadir bulunan bir... kıvılcımdır. Büyücüler, güçlerine göre dört unvana sahiptir: Acemi, Usta, Üstat ve Yüce. Şu an bilindiği kadarıyla dünya üzerinde hiç Yüce Büyücü yok. Her unvanın da üç kademesi bulunur. Siz şu anda dünyadaki tek Kademe Üç Üstat Büyücüsüsünüz." Yani en güçlü büyücü unvanına sahiptim, ama büyü yapamıyordum.
"Yani Leina, Stultus Krallığına bir Üstat Büyücü geldiğini öğrenince direkt ben olduğumu bu şekilde anladı. Düşününce üzerimde cübbe olmasına rağmen tanıması tuhaf gelmişti." Brev onayladı ve konuşmaya devam etti.
"Büyücüler genellikle Callidus Krallığı'nda doğar. Büyücüler o kadar nadirdir ve kimliklerini o kadar iyi gizlerler ki, bunun nedeni tam olarak bilinmiyor. Rivayete göre, ejderhaların güçlerinden sızan enerjiyle doğdukları söylenir." Ejderhaların da bu evrenin bir parçası olduğunu öğrenmek heyecan vericiydi, ancak umarım onlarla hiç karşılaşmazdım. Çünkü eğer karşılaşırsak, muhtemelen o gün son günüm olurdu.
Madem büyücüler bu kadar iyi gizlenebiliyordu, ben neden Kral Silvarus tarafından buraya gönderilmeyi kabul etmiştim? "Peki ben?" diye sordum, sesim neredeyse bir fısıltıydı. "Neden bu görevi kabul edip seçildim? Sadece güçlü bir büyücü olduğum için mi? Yoksa Kral Silvarus'un... başka bir planı mı vardı?" Yoksa benim de Leina gibi gizli bir görevim mi bulunuyordu?
Brev bana uzun ve anlam yüklü bir bakış attı. Bu bakış, derin bir hüzün barındırıyordu. "Siz, Üstat Regina, her zaman... pragmatik biri olarak bilinirdiniz. Güçlü, yetenekli ve hedeflerinize ulaşmak için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmeyen. Tarihimizde de süregelen bir bilgiye göre büyücüler dünyadaki güç dengesi adına kralların veya krallıkların boyunduruğu altına girmemeyi seçseler de siz farklı olarak Kral Silvarus'un yanında kaldınız. Kral Silvarus, bu özelliklerinizi takdir ediyor. Bana verilen emre göre tören, sizin son görevinizdi. Sizi buraya törenden başka bir görev için göndermediler." Brev'in de aklına Leina gelmiş olacak ki, gözlerini kaçırdı. Buraya gönderilme amacımın arkasında başka bir şey olup olmadığını sorguladığımı anlamıştı.
Yemeğim çoktan bitmişti, ancak Brev ayrılmayarak büyü sistemini anlatmaya devam etti. Yüce unvanı hariç dokuz kademeli bir büyücü hiyerarşisi, enerjinin niyet ve odaklanma ile şekillendirilmesi, büyülü nesnelerin rolü... Anlattığı her şey benim için bir kurgudan farksızdı. Ama dikkatle dinliyor, her kelimeyi hafızma kazımaya çalışıyordum. Bu bilgiler, bir sonraki "gösterimde" hayatımı kurtarabilirdi.
Tam Brev, bir büyünün temel hareketlerini tarif ederken, kapı sertçe vuruldu. İkimiz de irkildik. Gelen, Saray Nazırı Valerius'un gönderdiği bir ulaktı. Tören davetiyesinde onun imzası vardı.
Adam, Brev'e, mühürlü bir zarf uzattı.
Brev, mektubu aldı, mührü dikkatle inceledi ve yüzü bir an için taş kesildi. Bana döndüğünde, gözlerinde olağandışı bir tedirginlik okunuyordu.
"Üstat Regina," dedi, sesi alçak ve gergindi. "Callidus'tan... haber var."
Kalp atışlarım hızlandı. Mektubu aldım. "İçimdeki ses, bunun iyi haber olmadığını söylüyor."