"Beni aşağılamak, seni bu paslı hücrenden kurtarmayacak," dedim. "Callidus'a hakaret etmek, sana sadece daha fazla acı getirir. Unutma, ben bu sarayın konuğuyum. Sen ise..." Gözlerimi kasıtlı olarak, o berbat şekilde bükülmüş ayağında gezdirdim. "...bir hiçsin."
Leina'nın nefesi kesildi. Gözlerindeki saf nefret, bir anlığına şaşkınlıkla bulandı. Onu aşağılayarak, Kral'ın kafasındaki "ortak geçmiş" şüphesini zayıflatmaya çalışıyor, Leina'yı Callidus Krallığı'nın karşısına almaya çalışıyordum. İki düşman gibi davranmalıydık.
Kral Lucius'un çift renkli gözlerindeki şüphe perdesi kalkmış gibiydi. "Üstat Regina," dedi, sesi az da olsa yumuşamıştı. "Bu... kişisel bir saldırıydı. Bu ana tanık olduğun ve gereksiz laflara maruz kaldığın için beni affet."
Üstümden yük kalkmıştı gibi rahatladım. Leina ile oynadığımız oyun işe yaramaya başlıyordu. Nefes almaya başladığımı fark ettim. Kral Lucius için zindan görüşmesinin sonuna geliyorduk. Önemli olan, sonucunda nasıl bir yargıya vardığıydı.
Ama Leiana bitirmemişti. Son bir hamle yaptı. Zincirlere bağlı olmasına rağmen üzerime atılmaya çalıştı, kırık bacağını zorladı ve rol olmadığını düşündüğüm nefret ve ıstırapla dolu bir çığlık kopardı. İçimde bir şeyler koptu. O kadar gerçekti ki, hayatımın sonuna kadar kabuslarıma girecekti.
"Bir hiç..." diye tekrarladı, sesi titriyordu. "Haklısın, Üstat. Sen kralların sofrasında şarap yudumlarken, ben bu çukurun dibinde bir hiçim. Ama unutma," başını kaldırdı, tek açık olan mavi gözünde delice bir parıltı yanıp söndü, "hiçlerin de hatırladıkları vardır. Ve bir gün, bu hatıralar senin o lüks odanda, o gümüş saçlarının arasında bir hayalet gibi dolaşacak."
Kral Lucius, araya girdi. Yüzünde tatsız bir ifade vardı, sanki bu denli kişisel bir düşmanlığın ortasında kalmak onu rahatsız etmişti. "Bu kadar yeter" dedi, sesi keskin ve emir vericiydi. Bana doğru döndü, arkasını Leiana'ya verdi. Onun bakış açısından, bu bir koruma hareketiydi. Beni, hayatımı borçlu olduğum kişiden koruyordu.
Lucius, koluma hafifçe dokundu. "Gidelim. Artık burada kalmanın bir anlamı yok."
"Evet," diye fısıldadım, sesim güçlükle çıkıyordu. "Buradan... gidelim."
Arkamı döndüm ve o soğuk, nemli zindandan çıkarken, sırtımda Leina'nın yakıcı bakışlarını hissedebiliyordum.
Son dedikleri beni o kadar çok etkilemişti ki bu sözlerin rol olmadığını düşünüyordum. Duyguları gerçekti, belki de benim tarafımdan ihanete uğramış hissediyordu. Regina'nın Leina ile olan geçmişine hakim değildim. Hiçbir şey bilmiyordum. Tek bildiğim bu duruma düşmüş olmasını istemeyeceğimdi, bunu isteyerek yapmamıştım. Zamanı geri alabilsem törenden önceki ana kesinlikle dönerdim.
Kral Lucius, muhafıza işaret verdi ve kapı hışımla kapandı, Leinna'yı hücresindeki karanlığa ve ıstıraba geri mahkum etti. Kral'ın yanında koridorda ilerlerken, zafer değil, derin bir suçluluk ve anlamlandıramadığım bir öfke hissediyordum. Adımlarımız giriştekinden daha ağırdı.
Kral Lucius "Çok... duygusal bir kadın," diye mırıldandı, düşünceli bir sesle. "Öfkesi, masum olduğu anlamına gelmez. Ama bir tüccarın kızını casus olarak yetiştirme sebebi sende de merak uyandırmıyor mu, Üstat Regina"
"Bir çiftçinin oğlu seçkin bir muhafız, yetim bir kız üstat büyücü olabilir. Belki de bu kızın... Leiana'nın, kaçırılmayacak bir yeteneği vardı. Ya da," diye ekledim, bakışlarımı Lucius'un çift renkli gözlerine çevirerek, "belki de onu yetiştirenler, bir tüccar kızının kimliğinin, bir soylununkinden çok daha az dikkat çekeceğini düşündüler. Savaşlar sadece kılıçlarla değil, algılarla da kazanılır."
Lucius'un dudakları hafifçe kıvrıldı. "Algılar..." diye mırıldandı. "Evet. Tıpkı bir üstat büyücünün, barış elçisi kimliği altında sarayıma sızabileceği gibi."
Kalp atışlarım aniden hızlandı. Bu sefer açık açık bana karşı olan şüphesini dile getirmişti?
Zindanın soğuk, ağır havasından, sarayın ılık ve parıltılı koridorlarına çıkmıştık. Ama Lucius'un sözleri, etrafımda görünmez bir buz tabakası örüyordu. Bana olan güveni hâlâ kırılgandı.
"Ben düşman değilim, Kral Lucius," dedim, sesimdeki tedirginliği bastırmaya çalışarak. "Eğer öyle olsaydım, törende böyle bir kehanet dile getirmezdim. Benden ve temsil ettiğim krallıktan şüphelenmeniz... Bu, tam da düşmanlarınızın istediği şey olabilir. İttifakımızı zayıflatmak için, güveninizi sarsmak."
Ona doğru bir adım attım. Boylarımız arasındaki farka rağmen mümkün olduğunca dik durdum. "Bu durumda," dedim, sesim artık daha sakin ve kontrollü çıkıyordu, "Beni öldürmek yerine beni kullanmaya çalışmanız çok daha akıllıca olurdu. Çünkü beni kontrol ettiğinizi sandığınız sürece, asıl planı ve onun arkasındakileri de görebilirsiniz."
Lucius'un gözlerindeki ifade değişti. Şaşkınlık mı, saygı mı, yoksa ikisinin karışımı mıydı? Belli olmuyordu. Bana bakışı, bir egzotik bir hayvanı inceleyen biri gibiydi; türünü ilk kez görüyormuşçasına.
İçimde bir şeyler daha da sıkılaştı. Bana inanıyordu. Leina'nın kurguladığı hikayeye ve benim buna verdiğim soğuk tepkiye tamamen kanmıştı. Bu bir zafer miydi, yoksa daha büyük bir yalanın temeli mi?
"Tehlikeli bir oyun oynuyorsun, Büyücü," diye fısıldadı. Geri adım atmadı. Bir anlığına, koridorda sadece ikimiz varmışız gibi hissettim. Onun gücü ve otoritesi, benim umutsuz cesaretimle çarpışıyordu.
Sonunda, Lucius arkasını döndü. "Öyleyse oynamaya devam edelim," dedi, sesi artık normal, hükmedici tonuna dönmüştü.
"Üç hafta sonraki konsey toplantısında yanımda olacaksın. Sarayımın sakinleri seninle görüşmek için can atıyorlar. Belki de o kadim fal sanatın, bize bir kehanet daha sunar."
Bu bir davetti, ama aynı zamanda bir emirdi. Ve en önemlisi güvenini kazanmak için bir fırsattı. Kitap özetinden yaşanacak bir şeyi daha söyleyebilirdim, ama bunu bir kez yapmış olmam bakın bizi nereye getirmişti. Bir sonraki falımı iyi planlamalı ve hataya yer bırakmamalıydım.
"Elbette Kral Lucien." cümlemi bitirmeden arkasını dönüp gitmeye başlamıştı bile.