İçeriğe geç

Sadece Hayatta Kalmak İstiyorum

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Sadece Hayatta Kalmak İstiyorum

Bölüm 5

5. Bölüm

Kral zaten bu tepkiyi alacağını biliyormuşçasına devam etti "Ele verdiğin casus seni yakından tanıyormuş gibiydi, Üstat Regina." diye devam etti.

Zihnim bir anda sorularla doldu. İsmimi krala Leina mı vermişti? Beni nereden tanıyordu? Bu krallıkta olduğumu nasıl biliyordu? Stultus Kralı'ndan bile saklı tutulan bu sırrı bilecek kadar, Callidus'ta ne denli yüksek bir mevkiye sahipti?

Brev'e dönüp ondan benim yerime cevap vermesini bekleyemezdim. İçimde kopan fırtınayı bastırmaya, sesimi olabildiğince sakin ve düz bir tonda tutmaya çalışarak cevap verdim: "Kral Lucius, buraya kimliğim gizli tutularak gönderilmiş olsam da, beni tanıyan, varlığımdan haberdar olan kişiler elbette olabilir." Yanıtımın kral için yeterince inandırıcı olduğunu umut ettim.

Tepkisini ölçmek için yüzüne baktım, ancak o sadece başını hafifçe sallayarak hizmetkârlara işaret verdi. Beni zindanlara götürmelerini emrettiğini sanarak yerime mıhlanmış halde beklerken, yemekleri getirdiklerini görünce rahatladım. Tamam, şimdilik her şey yolunda gidiyordu.

Sofra kurulumu tamamlandığında, Kral eline bıçak alıp söze başladı. "Casusun kime hizmet ettiği henüz netlik kazanmadı. Dediğin gibi, kimliğin krallığınızda bile korunuyor yani seni tanımaları için krallığınıza veya sana yakın olmalılar, Üstat Regina." Bıçağıyla mor etinden zarif bir parça kesti, ağzına götürdü ve çiğnerken bakışlarını bana dikti. "Ancak daha da ilginç olan, zanlının seninle görüşme talebinde bulunması."

Gözlerimin içine öyle derin ve merakla bakıyordu ki, biraz daha sürerse gerçekte kim olduğumu anlayacakmış gibi geldi. Bakışlarımı kaçırdım ve önümdeki tabağa, garip bir mor renge sahip et parçasına odaklandım. Zaman kazanmaya çalışıyordum, ancak aklıma söyleyebilecek tek bir mantıklı söz gelmiyordu. Kral, Leina'nın benim ismimi nereden bildiğini öğrenmek istiyordu, hatta benim de bir casus olabileceğimden şüpheleniyor olmalıydı. Neyse ki, henüz aynı krallığa mensup olduğumuz gerçeğini bilmiyor gibiydi.

Kestiğim et parçasını yutamayacağımdan emin olduğum için ağzıma götürme zahmetinde bile bulunmadım. Onun yerine, "Callidus Krallığı'ndan gelen bir Üstat Büyücü'yü neyle itham ettiğinizin farkında mısınız, Kral Lucius?" diyerek çok basit Türk manipülasyon tekniği olan 'Sen benim kim olduğumu biliyor musun?' metoduna başvurmuştum.

Kral Lucius'un dudakları yukarı mı kıvrılmıştı yoksa bana mı öyle geliyordu. Belki de yediği mor et parçası lezzetli değildi. Hem hangi canlının etiydi ki bu böyle?

"Öyleyse," diye sürdürdü sözlerini, "Yarınki görüşmenizde sana eşlik etmemde bir mahsur görmeyeceğini umuyorum, Callidus Krallığı'ndan Gelen Büyük Üstat Büyücü Regina." Ardından sakince yemeğine devam etti.

Böyle bir adamın size kişisel olarak eşlik etmesi, ancak rüyalarınızda ya da bir kitapta olurdu. Ama bu eşlik bir hapishane ziyaretineyse? Bu da benim başıma gelebilirdi zaten. Bir dark romance kitabında normaldi belki ama romantik fantastik bir kitap için biraz tuhaf kaçıyordu. Tabi ana karakter değilseniz başınıza her şey gelebilirdi.

Yemeğin geri kalanında sofrada ağır bir sessizlik hüküm sürdü. Ben de o tuhaf mor ete dokunmaya cesaret edemedim; sadece turuncu, havuç benzeri sebzelerden birkaç lokma aldım. Kral Lucius yemeğinin son lokmasını da afiyetle yerken, safir ve yeşil gözlerini bana çevirdi. Bakışları artık kurnaz ve sorgulayıcı değil, daha yumuşak, hatta sıcak bir ton taşıyordu.

"Bugün törendeki katılımın... sadece bir ittifakı kurtarmakla kalmadı, belki de bu krallığın kaderini değiştirdi." Sesindeki yumuşama, odadaki gerilimi neredeyse hissedilir şekilde dağıttı. "Bana ikram ettiğiniz o büyülü içeceğin karşılığı olarak seninle bu mütevazı yemeği paylaşmak istedim. Umarım o içeceği tekrar tatma fırsatını bulurum."

"Danışman ve muhafızlarımın ötesinde, gerçek bir müttefike ihtiyacım vardı," bakışları bütün benliğime işlercesine baktı. "Ve umarım onu bulmuşumdur." diye ekledi.

Kral beni bu sözlerle tehdit mi etmişti, teşekkür mü etmişti yoksa bir arzusunu mu dile getirmişti, anlamak imkansızdı. Fantastik kitaplardaki yakışıklı erkekler gerçekten bu kadar dramatik konuşmak zorunda mıydı?

"Ben sadece... üzerime düşeni yaptım," diye mırıldandım, sesimdeki güvensizliği gizlemeye çalışarak. "Bu nezaketinizle beni onurlandırdınız, Kral Lucius." diyerek yemeğin sona ermesine içtenlikle rahatladım. Odaya dönüp Brev'le acilen konuşmam gerekiyordu. İçimdeki rahatlama hissi, yaklaşan fırtınanın habercisi olan geçici bir sakinlikten farksızdı.

Kral Lucius yemek salonundan ayrıldıktan sonra, Brev ve muhafızlar eşliğinde dönüş yoluna koyulduk. Bizi yine o ihtişam saçan koridorlardan geçirirken, saraydaki elflerin bakışlarına maruz kaldım. Bazıları törendeki performansımdan ötürü hayranlık ve hayretle bakarken, kimileri de Callidus Krallığı'ndan geldiğim için mesafeli, hatta düşmanca bakıyorlardı. Belli bir noktadan sonra saray sessizleşti, koridorlar tenhalaştı. Odayı, saray halkından izole bir köşeye tahsis etmiş olmalılardı. Odamın bulunduğu kata vardığımızda, Brev yirmi dakika içinde yanımda olacağını söyleyip ayrıldı.

Odama vardığımda muhafızlar kapıda nöbet tutmaya devam ettiler. Saçlarımı ve gözlerimi görmemek için aynanın üzerini yatağın üstünde duran gereksiz dekoratif bir örtüyle kapattım. Sakinleşmeye, zihnimi toparlamaya ihtiyacım vardı. Taş pencereye yöneldim. Temiz hava iyi gelirdi. Dışarıya bakmamla, uçuruma bakan lanet olası bir kulede olduğumu fark ettim. Büyücü ve kule... Ne kadar da yaratıcıydı(!)

Raflarda duran deri ciltli kitaplara bakmayı düşündüm, ama zaten yazıları okuyamazdım. Geri dönmek için işime yarayacak hiçbir şey yok muydu? Yatağın altı boş, dolap beş altı giysiyle dolu, çekmecelerde ise anlamadığım, ışıltılı parlak taşlar mevcuttu. Parlak taşları salladım, elimle sürtündüm, ama hiçbir şey olmadı. Tam o sırada Brev geldi.

Aklımda öyle çok soru işareti vardı ki, hangisiyle başlayacağımı bilemiyordum. Karar vermeme gerek kalmadan Brev söze girdi: "Leina'nın ifşası talihsiz oldu, Üstat. Yarın karşılaştığınızda onu öldürmelisiniz."

Böyle bir şey beklemiyordum. "Neden?" diye sorabildim ancak.

Brev, sorunun cevabının çok açık olduğunu düşünüyormuş gibi cevapladı: "Leina'nın Callidus'tan geldiği asla ortaya çıkmamalı. Açığa çıktığında Kral Lucius onu idam etmese bile, Kral Silvarus peşini bırakmayacaktır." Aynı krallığa hem barış elçisi hem de bir casus göndermek kimin dahiyane fikriydi acaba? Öyleyse beni de gerçekten bir barış elçisi olarak mı yollamışlardı acaba? Peki, benim buradaki gerçek rolüm neydi?

Brev'e direkt olarak sormak, her şeyi anlatıp yardım istemek istiyordum. Ama ona tam olarak güvenebilir miydim, emin değildim. Leina, onu ele verdiğim için büyük ihtimalle beni de yanında sürükleyecekti. Bu yüzden, bir umutla, Brev'e her şeyi anlatmasam da benzer bir yalan uydurmaya karar verdim. Bu sabah hafızamı kaybettiğimi, kimseyi hatırlamadığımı, okumayı ve hatta büyü yapmayı dahi unuttuğumu anlattım.

Brev, hiç beklemediğim bir sakinlikle, hiç soru sormadan beni dinledi. Ve doğru karar verdiğimi kanıtlar nitelikte, Regina hakkında en çok işime yarayacak bilgileri vermeye başladı. Meğerse Regina, Callidus Krallığı'nda bir yetimhanede keşfedilmiş bir büyücüymüş. Büyücüler nadir olduğu için, soyluların himayesinde eğitilip saray için çeşitli makamlarda çalıştırılıyorlarmış. 9 aşaması olan büyücülükte Regina son aşama olan üstat aşamasındaymış.

Stultus ve Callidus Krallıkları arasındaki ittifak sarsıntıda olduğu için, barışı pekiştirme amacıyla bir elçi gönderilmiş. Ve o elçi de, tesadüfe bakın ki, benmişim.

"Peki ya benimle Leina arasındaki ilişki ne?" Yarını sağ salim atlatabilmek için sormam gereken en önemli soru buydu.

"Leina da Callidus Krallığı tarafından büyütülüp eğitilen bir casus ama sizinle aynı yetimhaneden alındığı için kimliğinizi biliyor."

"Mükemmel," diye iç geçirdim. "Yani ben onu ve diğer yılan dövmeli Callidus casuslarının hepsini ele vermiş oldum, öyle mi?"

"Dövmeler herkes için farklıdır, dövmeler kutsal ya da lanet manasına gelebilir ve nice daha anlamı ifade edebilir. Ama Leina'nın suçunu kanıtlamış olduğunuz su götürmez bir gerçek. Bu yüzden Leina'nın sizinle bağlantısı olduğunu belli etmeden yarınki hapishane ziyaretinizde onu yok edemeseniz bile dikkatli olmanızı tavsiye ederim." Brev her sorumu sabırla dinliyor, anlayışla cevaplıyordu. Gerçekten ona güvenebileceğimi hissettim. İyi ki ondan yardım istemiştim; anlattıkları, bu çılgın dünyada hayatta kalma şansımı katbekat artırırdı.

"Tören bittiğine göre Stultus'tan ayrılamaz mıyız artık?" diye şansımı denemek istedim.

"Kral Silvarus'un sizi geri çağıran bir emir göndermiş olması gerekiyor. Fakat bu hâlâ elimize ulaşmadı. Üstelik Kral Lucius size yarın eşlik etmek için davette bulundu. Şu an ayrılırsak, güçlendirmez için geldiğiniz ittifak onarılamaz bir şekilde zarar görebilir." Bunu biraz sakin kalıp mantıklı düşünsem sormadan anlayabilirdim zaten. Ama bu koşullarda ne sakin olabilirdim ne de yaşadıklarımın mantıklı bir tarafı vardı.

"Yani iki krallıkta da istenmiyoruz ve tehlikedeyiz," diye mırıldandım, bariz bir gerçeği sesli ifade ederek.

Brev sadece başını sallamakla yetindi. Belki iki krallıkta da kalamazdım ama şansımı dışarıda da deneyemezdim. Ne yapacaktım yani elimi kolumu sallayarak ve kimsenin peşimden gelmeyeceğini umarak goblin veya başka fantastik ırk krallığına mı gidecektim. Öyle krallıklar veya hangi ırklar olduğunu bile bilmiyordum. Keşke soylu bir ailede, zengin bir prenses olarak doğsaydım. En azından ana karakterin içinde bulunduğu durumdan bit tık daha iyiydi durumum. Hem zaten Leina ana karakter olduğu için kurtulurdu. Ben kendi halimi düşünsem iyi ederdim. Umarım Leina yarın benim onu ihbar ettiğimi öğrenmez veya Callidustan geldiğini belli etmezdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.