İçeriğe geç

Sadece Hayatta Kalmak İstiyorum

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Sadece Hayatta Kalmak İstiyorum

Bölüm 4

4. Bölüm

Odamın nispeten güvenli duvarları arasına geri döndüğümde, kendimi yatağın üzerine bıraktım. Yaşananların ağırlığı tüm benliğimi sarmıştı; her biri bir diğerinden daha delice ve inanılmazdı. Gerçekten de bir fantastik evrende, sahte bir büyücü olarak mı sıkışıp kalmıştım?

Kapının usulca çalınmasıyla irkildim. Kapı açıldı ve içeri Brev girdi. Onu ilk kez şuan detaylı inceleme fırsatı buldum. Brev kısa boyuna rağmen iri bir yapıda, gözleri siyah, cildi soluk yeşil bir adamdı. kırlaşmış saçlarını da arkadan sıkıca bağlamıştı, ama törenden önceki sakinliği şimdi yok gibiydi. "Üstat Regina, affedin beni ama... törende casusun suçunu kanıtlamak ve krallığın geleceğiyle ilişkilendirmek gerçekten işinize yarayacak mı? Başka planlarınız olduğunu bilmiyordum." dedi.

Brev isimli bu hizmetkara kitap özetinde hiç rastlamamıştım. Bu, sanırım Regina'nın başlarda hikayeden hızla silinmesinden kaynaklanıyordu. Bir cevap beklediğini hatırlayarak "Stultus Krallığına bağlılığımı göstermek için gerekliydi, sanırım?" dedim. Cümlemin sonundaki tereddüdü duyduysa da üzerinde durmadı. "Kaderi gören siz en doğrusunu bilirsiniz Üstat ama Kral Silvarus bu konu hakkında bir rapor bekleyecektir." diye ekledi.

Silvarus? İsmi özette görmüştüm, ama kim olduğunu tam olarak hatırlayamadım. Brev sessizliğimden dolayı devam etme ihtiyacı duymuş olacak ki sözlerine devam etti "Sonuçta bir Callidius casusu olan Leina'yı yakalattınız. Bekleyin, size büyülü haber paşömeni getireyim." diyerek odadan ayrıldı.

Aman Tanrım. Leina, kitabın ana kahramanıydı! Ve daha da kötüsü, onu daha da kötü bir duruma sokmuştum. Kitabın genel hatlarını biliyordum: Leina, saraya sızıp bu krallığın ikinci varisi Prens İnanis ile birleşerek, uzun ve acı dolu bir sürecin sonunda kralı deviriyordu. Fakat ne odasında kanıt bulunuyorlar ne de törende bir zanlı olarak görülüyordu.

Kapının tekrar çalınmasıyla irkildim. Bu dünya, yaşadıklarımı sindirmem için bana gerçekten hiç fırsat vermeyecekti, değil mi?

Kapının arkasından tiz bir kadın sesi "Kral Lucius sizi akşam yemeğinde huzuruna davet ediyor, Üstat Büyücü." dedi. Cevap bekliyor muydu bilmiyorum ama zaten reddedemeyeceğim bir teklif olduğunu düşünerek yanıtlama gereği duymadım.

Brev odaya geri döndüğünde elinde bir parşömen ve bir kuş tüyü tutuyordu. "Buyrun," diyerek ikisini de bana uzattı. Mektup yazamazdım; bu alfabeyi okuyamıyordum bile! Panikle, "Akşam Kral'la yemek yemeye davet edildim, ona hazırlanmalıyım. Hava karardı bile bak, bu işi sana bırakabilir miyim" diye sordum, parşömeni işaret ederek. Brev lafımı ikiletmeden parşömene bir şeyler karalamaya başladı. Ben de yatağın karşısındaki aynaya yönelip meşgul görünmeye çalıştım. Aynada yeni, uzun ve gümüş saçlara yeniden baktım. Aynanın önündeki masadan fırça alıp taramaya başladım.

Leina, benim yüzümden şuan suçu kanıtlanmış bir casus durumundaydı. Muhtemelen odasında bulunan kanıtlar yüzünden törene katılmasına imkan vermemişlerdi. Kitap özetine göre törende aşkı Prens İnanis ile tanışıp hikayeyi başlatması gerekiyordu. Ama ben... ben o sürecin bir parçası değildim. Sadece bir yan karakter, hatta belki de şuan mezarda olması gereken bir figürandım.

Kapı tekrar çalındı .Brev yazmayı bitirdiği parşömeni alıp şöminedeki ateşe attı, alevlerin onu tamamen yuttuğundan emin olduktan sonra, kapıyı açtı. İçeri iki kadın girdi. Kadınların tenleri beyaza çalan bir gri tonundaydı, gözleri olması gereken yerlerde çukurlar vardı. Kısa boylu olan sanki beni görebiliyormuş gibi dümdüz benim olduğum doğrultuda bakıyordu. "Müsaadenizle hazırlanmanıza yardım etmek için buradayız." dedi.

Bu kitapta daha ne tür ırklar vardı? Bir dakika... uzun, sivri kulaklar. Törende içerisinde olduğum şoktan dolayı insanların yüzlerine detaylı bir şekilde bakma fırsatı bulamamıştım ama sahneye yakın olanların ve muhafızların da kulakları sivri uzundu.Elflerin olmadığı romantik fantastik bir evrenin olamaması imkansızdı zaten. Leina, hatırladığım kadarıyla bir insandı, ama erkek ana karakter olan Prens İnanis'in yarı elf olduğunu biliyordum.

Kadınlar, yeni bir giysi giyinmeme yardım ettiler. Hizmetliler beni aynanın karşısına oturtup saçlarımı toplamaya başladılar. Aklıma gelenle birlikte Brev'e döndüm. Ayakta duruyor, sakin ama tetikte bir şekilde olan biteni izliyordu. Bakışlarımı yakalayınca yanıma geldi. "Zaten cüppe giymeyecek miyim?" diye sordum, çünkü törenden önce kimliğimi gizlemem gerektiğinden bahsetmişti. Brev hizmetlilere bakış atıp "Törende sesinizi duyurdunuz ama cüppenizin özelliği sayesinde yüzünüz görülmezdi, Üstat Büyücü," dedi. İmalı tonu, cübbeyi çıkarmamaya dikkat etmemi söylüyor gibiydi. Saçımı toplayan kadınlar da göremediklerine göre kimliğim hala gizli kalmaya devam ediyordu. Ağzımı kapattım ve hazırlığın bitmesini bekledim.

İşleri bittiğinde kadınlar, ben onlara teşekkür bile edemeden odadan çıktılar. Ayağa kalktığımda aynada kırmızı gözlerimle bakıştım. Üzerimde cosplay kostümlerine benzeyen kat kat ince keten ve ipekten oluşan, açık mavi, beli yüksek ve geniş kollu bir elbise vardı. Kalite ve renk bakımından sabah giydiğim elbiseye göre daha zengindi. Sanırım törende başarılı olmuş ve inandırıcı bir rol sergilemiştim. Barışın ince bir ipliğe bağlı olduğu Callidus Krallığından gelmeme rağmen, sanırım sarayın belirli kesimlerinde hoş karşılanıyordum artık. Asıl sınavsa şimdi başlıyordu, Kral Lucius ile bir yemek.

Brev'e dönüp hazır olduğumu belirtmek için başımı salladım. Sanki ikimiz de önümüzde zorlu bir durum olduğunun farkındaymışız da sessizliği seçiyormuşuz gibi cübbelerimizi giyip sadece kapıya yöneldik. Brev'i tanımıyordum ama yanımda olmasının güven verdiğini fark ettim. Sonuçta aynı krallıktan geliyorduk ve başıma bir şey gelirse o da sorumlu tutulacaktı.

Kapının ardındaki muhafızları takip ettik. Baya bir merdiven indik. Görünüşe göre bana verilen oda yüksekte kalıyordu. Belli bir noktadan sonra geçtiğimiz koridorlar dekorlarıyla ihtişam ve güç yaymaya başladı. Altın varaklı duvar kağıtları, üzerlerinde asılı duran manzara ve natürmort tablolarla bütünleşiyordu. Sonunda devasa, iki kanatlı bir kapının önünde durduk. Hizmetkârlar kapıyı açtığında, nefesim kesildi.

Ara ara konulmuş mermer kemerler, tavandan sarkan altın işlemeli avizeleri taşıyor ve duvarları süsleyen ağır ipek perdeler, yeni yakılmış meşalelerin titrek ışığıyla dans ediyordu. Salonun ortasındaki koyu renk, ahşaptan yapılma görkemli bir şölen masası, alçak platform üzerinde konumlandırılmıştı. Üzerinde parıldayan gümüş yemek takımları ve kristal kadehler, beklenen ziyafetin habercisiydi.

Yüksek, tonozlu tavan, her bir duvar freski ve zemindeki mermerin her bir parçası, bu mekânın sadece yemek için değil, aynı zamanda bir güç ve ihtişam gösterisi için inşa edildiğini haykırıyordu. Beni etkilemeye mi çalışıyorlardı, yoksa güçlerini tam olarak kavradığımdan emin olmak mı istiyorlardı bilmiyorum. Belki de her ikisi birdendi.

Kral Lucius bizden önce gelmişti. Şölen masasının başında, tahtı aratmayan görkemli bir sandalyede oturuyordu. Ben içeri adım atar atmaz, zarif bir hareketle ayağa kalktı. Gözlerinde, sıradan bir misafir değil de en sevdiği oyuncağını görmüş bir çocuğun ışıltısı vardı. Üzerinde, koyu lacivert kadifeden yapılmış takım ve tek omzuna altın broşla tutturulmuş kısa bir pelerin vardı. Tören sırasında uzakta olduğu için görememiştim ama kulaklarından anladığım kadarıyla kral da bir elfti. Ve tabii ki kanatları da vardı.

Eliyle masadaki yerimi işaret ederek, samimi ama bir hükümdarın vakurunu da koruyan bir sesle konuştu:

"Buyrun, Üstat Büyücü Regina. Gelişiniz, bu kasvetli zamanlarda içime düşen bir umut ışığı gibi. Lütfen, oturun... Zira görüşecek çok önemli konularımız var." Kralın omuzlarından aşağıya, gümüşi tüylerden oluşan muazzam kanatlar uzanıyordu; her biri ay ışığında parıldayan bir mücevher gibi pürüzsüz ve parlaktı. En çarpıcı yanı ise gözleriydi: biri safir mavisi renginde göl kadar derin ve sakin, diğeri ise yemyeşil bir orman kadar canlı ve vahşiydi. Bu çift renkli bakışları, hem kadim bir bilgeliği hem de sarsıcı bir yoğunluğu barındırıyordu. Keskin çenesi, asil burnu ve alnındaki zarif altın taçla birlikte, onun sadece bir hükümdar değil, adeta doğanın can bulmuş mükemmel bir eseri olduğunu hissedebiliyordunuz.

Fantastik kitaplardaki her adam böyle miydi? Biliyor musunuz belki de okumak için bir şans vermeliydim.

Yakışıklılığına öyle kapılmıştım ki dediklerini fark etmem uzun sürdü. Şaşkınlıktan donakaldım. İsmimi biliyordu!

Kral zaten bu tepkiyi alacağını biliyormuş gibi devam etti "Ele verdiğin casus seni yakından tanıyormuş gibiydi, Üstat Regina." diye devam etti.

Sanırım buraya kadardı. Kitapta yakalanması gereken kişi normalde bendim ama önce davranıp Leina'yı ben ele vermiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.