İçeriğe geç

Sadece Hayatta Kalmak İstiyorum

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Sadece Hayatta Kalmak İstiyorum

Bölüm 3

3. Bölüm

Gecelikten kurtuldum ve hizmetkarın getirdiği elbiseyi giydim. Sade ama zarif olan bu elbiseyi üstümde hissetmek beni ürpertti. Tuhaf gelmişti çünkü dokunabiliyorsam gerçekliğini de kabullenmem gerekiyordu.

Hizmetkar kadifemsi, siyah bir cübbe de verdi. Cübbe o kadar uzundu ki, bileğimin yan tarafındaki dövmeyle birlikte elim de içinde kayboldu. Demek bileğimdeki nazar boncuğu dövmesi de benimle bu evrene gelmişti.

Yetimhanenin soğuk koridorlarından çıkıp kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başladığım gün yaptırmıştım. Bu dövme çocukluğumdan arda kalan, taşıdığım tek somut hatıraydı. Şimdi ise, burada bana ait olan, gerçek dünyaya uzanan tek bağ, bu küçük nazar boncuğu dövmesiydi.

Hizmetkar bana bakıp endişe dolu bir sesle, "Affedersiniz, Üstat Regina, fakat... planınıza sadık kalıp kimliğinizi gizlemek için cübbeyi başınıza geçirmek iyi bir fikir olabilir," dedi. Ne planından bahsettiğini anlamamıştım, ancak belli etmemek için söyleneni yaptım. Bilgi toplamak amacıyla, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak, "Haklısın, planımızın bir parçasıydı bu, değil mi, dostum?" diye sordum. Aldığım tek cevap, hafifçe irkilmesi oldu. Ardından "Bir ork-dwarf meleziyim. Burada unvanlar ve ırklar konusunda oldukça katı kurallar var. Bana her zamanki gibi Brev olarak seslenin, lütfen, efendim," dedi. Tamam, işler ilginçleşiyordu. Neticede bir fantastik romanın içindeydim; farklı ırklar olmazsa olmazdı.

Eğer bir evren seçme hakkım olsaydı hiç şüphesiz dark romance tercih ederdim. Neden fantastik olmak zorundaydı ki?

Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım. Dışarıda, tam teçhizatlı, zırhları loş koridor ışığında bile parıldayan iki muhafız, heybetli ve hareketsiz halde beni bekliyordu.

"Üstat Büyücü," diye selamladı biri, başını hafifçe eğerek. Sesindeki saygı, yüzündeki ciddi ifadeyle uyumluydu. "Size eşlik etmek için buradayız." Bu zırhlı, kapıya vuranla aynı kişi değildi büyük bir ihtimalle.

Boğazımdaki düğümü yuttum. Dışarı adım attım. Koridorda yankılanan ayak seslerim, kendi kaderimin değil de, hiç okumadığım bir kitabın sayfaları arasında kaybolmuş silik bir karakterin kaderine doğru atılan bir adım gibi geliyordu. Ve ben, bu kaderi nasıl değiştireceğimi bilmiyordum. Tek bildiğim, kitabın başlarında gerçekleşen tören sahnesinde olduğumdu.

Koridorlar, meşalelerin titrek ışığıyla aydınlanıyor, derin bir sessizlik içinde ilerliyorduk. Ağır kadifemsi cübbemin içinde kendimi kaybolmuş gibi hissediyordum. Kalbimin her atışı, kulaklarımda bir davul sesi gibi yankılanıyordu. Önümde iki muhafız, bir adım gerimde ise sakin ve vakur bir ifadeyle yürüyen hizmetkarım Brev.

"Üstat," diye fısıldadı Brev, yanıma yaklaşarak. "Her zamanki gibi sessizsiniz. Endişelenmeyin, törenler sizin için çocuk oyuncağıdır. Sadece seyredin ve gerektiğinde bir işaret verin. Gerisini ben hallederim."

Geç gelen bir farkındalıkla daha karşılaştım: Ben büyücü falan değildim! Bu "niyet ve bereket töreni" dedikleri şeyin ne olduğunu, nasıl yapıldığını bile bilmiyordum. Sandıkları kişi olmadığım anlaşılırsa, beni zindana atacaklar, daha da kötüsü belki kellemi alacaklardı.

Brev'in sesindeki güven verici tona tutunmaya çalıştım. 'Seyretmek' demişti, değil mi? Evet, onu yapabilirdim. Regina karakterinin ismi bu kısımdan sonra hiç yer almamıştı. Hayatta kalmak istiyorsam bir şeyler yapmam gerekiyordu.

Tören alanına vardığımızda nefesim kesildi. Devasa, kubbeli bir salonun ortasında yüzlerce insan ayakta duruyor, heyecanla töreni bekliyordu. Kral ve soylular, yüksek bir platformda oturuyor, ortadaki boş mermer daireye bakıyorlardı. Bu dairenin içinde, karmaşık sembollerle bezenmiş hareketli ve parlak işaretler vardı.

Salonun her köşesinde "Callidus'tan Üstat Büyücü!" diye yankılandı bir ses. "Krallığımız, ittifakımızın sağlam temeller üzerinde yükselmesi için niyet ve bereket büyünüzü sabırsızlıkla bekliyor."

Tüm gözler bana çevrildi. Ayaklarımın yerden kesilecekmiş gibi oldu. Sanırım büyü çemberine doğru ilerlemem gerekiyordu. Brev, bana cesaret veren küçük bir baş hareketi yaptı.

Mermer daireye adımımı attım. Sembollere baktım. Hiçbir anlam ifade etmiyorlardı; sadece ışıklı, anlamsız çizgiler ve şekillerdi. Ellerimi nasıl tutacağımı, hangi saçma sapan büyülü kelimeleri söylemem gerektiğini bilmiyordum. Midem kasıldı. Daha bir gün bile dolmadan yakalanacaktım.

Donup kaldım. Tam deşifre olacağımı düşündüğüm anda, Brev öne çıktı.

"Üstat Büyücü" dedi, sakin sesi salonun sessizliğinde net bir şekilde duyuluyordu. "Bugün enerjisini daha somut, daha kadim bir araçla yönlendirmeyi tercih ediyor. Kadim bir aile geleneği ile krallığın kaderi okunacak." Salon uğultuyla doldu. Beni takdim eden adam, krala doğru baktı, sanırım onay bekliyordu. Kral göremeyeceğim bir uzaklıktaydı. Adam, kraldan onay almış olacak ki itiraz gelmedi.

Brev yanıma geldi, kendi cübbesinin katlarından küçük bir deri çanta çıkardı. "Alın, Üstat," diye fısıldadı. "Güvenin bana, dediğiniz gibi geri kalan malzemeleri de siz dinlenirken temin ettim." İçindekileri görünce, şoka ve absürt bir gülme isteğine boğuldum. Öğütülmüş kahve, bir cezve. birkaç fincan. Bu tam bir delilikti! Brev bunları nereden bulmuştu ve daha da önemlisi, ne yapmamı bekliyordu?

Brev başka bir hizmetkâra işaret etti ve önüme gumbalaya benzer bir alet koydular. Yani, yarı zamanlı işimdeki gibi, burada, kralın ve soyluların tam önünde durup Türk kahvesi mi yapacaktım? Durum daha ne kadar tuhaflaşabilir diyerek toz kahveyi su dolu cezveye koydum. Her hareketim, yüzlerce kişi tarafından derin bir büyü ritüeliymiş gibi izleniyordu. Sanırım kral bile tahtından hafifçe öne eğilmiş, şüphe ve merakla olacakları bekliyordu.

"Kaynadıktan sonra ne olacak?" diye fısıldadım Brev'e. Dudaklarında hafif, gizemli bir tebessümle "Ben de bilmiyorum, Üstat. Sizi ilk defa böyle bir büyü yaparken görüyorum." diye fısıldadı. "Bu... iksiri de daha önce hiç görmemiştim."

Kahvenin karakteristik, acı-tatlı kokusu salona yayıldığında, insanların yüzündeki ifade değişti. Saf merak, büyülenmiş bir hayrete dönüştü. Bu keskin, davetkâr kokuyu hiç duymamışlardı. Bildiğiniz Türk kahvesi yapmıştım.

Kahve köpürdü, fincana boşalttım. Krala götürmeleri için hizmetkarlara verdim. Biraz zaman sonra içinde kalan telvesiyle fincan tekrar bana döndü. Sanırım kral telvesiyle de biraz içmişti. Fincanın üstüne tabağını kapayıp salladım. Geri açtığımda dağılan telvelere baktım.

Fincanı Kral'a kaldırdım. Artık olan olmuştu, geri dönüş yoktu. "Bu kadim sanat," dedim, sesimi olabildiğince derin ve gizemli tutmaya çalışarak, "Niyetleriniz ve krallığın kaderi, bu karanlık sıvının hatıralarında yazılı."

"Görüyorum..." diye başladım, telvedeki şekillere bakarak gözlerimi kıstım. Belki kitap hakkında bildiğim özet burada işe yarayabilirdi. Regiana'nın hain olarak suçlanması kısmından kurtulmalıydım.

Aklıma gelen ayrıntıyla birlikte "Görüyorum ki... krallığı tehdit eden bir gölge var." diye bağırdım. Güvenlerini kazanmak için bir şeyler yapmalıydım. Belki de suçu başkasına yönlendirebilirdim. "Ama... beklediğiniz yerden değil. Bir yılan görüyorum... sarmalayan, sıkan bir yılan. Bugün bu sarayın sınırları içerisinde. Güven duyduğunuz en iç çemberden sızıyor. " Sonuçta sarayda casusular vardı ve Prens İnanis de tahtı istiyordu. Dediklerim yalan sayılmazdı.

Salonda bir uğultu yükseldi. Herkes birbirine korku ve şüpheyle bakmaya başladı. Sadece havaya bir taş atmıştım. Ama etkisi inanılmazdı.

Brev yanıma geldi. "Üstat," diye fısıldadı, sesinde bir endişe vardı. "Sabah duyduğuma göre, casusluk şüphesiyle gözaltına alınan bir tüccarın da sol kolunda yılan dövmesi varmış." Bu evrende dövmeli kişiler tehlike demekti ama ben ne dövme olan yılanı ne de dövmeli insanların suçlu olduğunu kas etmemiştim. Ama bir düşününce, sözlerimi doğrulayacak nitelikteki bu olay da işe yarardı herhalde.

Brev daha da yaklaşıp "Ama bunu burada söylemek planınıza ket vurabilir." dedi. Ne anlatmak isteğinin anlamasam da içime bir panik dalgası yayıldı. Yanlış bir şey mi demiştim, planı veya beni ne şekilde etkiliyordu ki?

Kralın ayağa kalkmasıyla salondaki uğultu aniden kesildi. "Callidus'tan Üstat Büyücü," dedi otoriter sesiyle. "Kehanetinizde bahsettiğiniz kişiye uygun nitelikteki bir zanlının törenden hemen önce odasında şifreli parşömenler bulundu."

Salonda derin bir sessizlik oldu. Ardından yavaş yavaş yükselen kararsız alkışlar... hayranlık ve korku dolu bakışlar. Ben, olduğum yerde taş kesilmiştim. Ellerimde hala kahve fincanıyla beklerken, kendimi dünyanın en şanslı sahtekârı olarak hissettim.

Brev bana baktı. Gözlerindeki ifade artık sadece sadakati değil, yeni bir saygıyı da barındırıyordu.

"Üstat," diye fısıldadı, "Sanırım... yeni bir 'büyü' ekolünün temellerini attınız."

Fincanıma baktım. İçindeki telveler bana sadece bir şeyi gösteriyordu: Bu absürt, çılgın plan işe yaramıştı. Ve belki, sadece belki, burada fantastik dünyada hayatta kalmanın yolu, büyü bilmekten değil, iyi bir oyuncu ve şanslı bir falcı olmaktan geçiyordu.

Asıl büyük sorun şimdi başlıyordu. Artık herkes benim gerçek bir büyücü olduğuma inanmıştı. Ve bir sonraki "büyü"mün de bu kadar etkili olmasını bekleyeceklerdi. Hemen geri dönmenin yolunu bulmalıydım çünkü her geçen zaman ölümüme daha da yaklaşıyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.