Bilmem kaç kere çalmış alarmı kapattım ve yorganı usulca kenara ittim. Odanın içi hâlâ yarı karanlıktı ama pencerenin perdesinden sızan silik ışık, yeni bir günün başladığını haber veriyordu. Hava serindi. Penceremi araladım. Şehrin sabah soluğu, yüzüme ince bir buğu gibi çarptı. Her şey suskundu ama suskunluk, sessizliğin o derin, yaşanmış türündendi.
Uyandığımda konuşmazdım. Aynaya bile bakmam. Yüzümü yıkarken bile suyun sesiyle gözlerim anlaşır sadece. Kendi içimle konuştuğum bir sessizlik bu. Gürültüyü dışarda bırakmanın bir yolu.
Giyinirken aynı kıyafetleri seçmek gibi bir alışkanlığım vardı. Renkler birbirine yakın, kesimler sade. Giysilerim bile fazla bir şey anlatmazdı tıpkı benim gibi.
Çantamı omzuma asarken pencereden dışarı bir kez daha baktım. Kaldırım taşlarında su birikintileri. Geceden yağmur yağmış. İyi. Yağmurdan sonra şehir daha az konuşur.
Sokağa çıktım. Her adımım, içimdeki sessizliğe eşlik ediyordu. Bu şehir çok kalabalık ama ben onun içinde her zaman tek başımaydım. Yürürken insanlara bakmam. Sadece izlerim.
Bir kadın, koltuğunun altına sıkıştırdığı ekmekle hızlı adımlarla geçti önümden. Bir çocuk, annesinin elinden kurtulup su birikintisine basmaya çalıştı. Bunlar olurken ben sadece yürürüm.
Hep aynı yoldan giderim. Aynı kaldırım taşlarını ezerek. Aynı çatlamış duvarın önünden. Aynı paslı demir kapının yanından.
Kırtasiyeye yaklaştığımda içimde tanıdık bir his belirir. Küçük bir güven duygusu. Burası, konuşmadan anlaşabildiğim tek yer. Raflar bana seslenmez, kitaplar sadece bekler.
Kapının önünde durdum. Anahtarı cebimden çıkardım. Metalin soğukluğu parmaklarımın ucuna dokunduğunda bir an gözümü kapattım.
Kilit döndü. Kapı hafifçe açıldı. İçeriden kitap kokusu yayıldı.Yeni defterin, kalem ucunun, eski sayfaların kokusu.
İşte şimdi, ben buradayım.
İçeri girer girmez paltomu çıkardım. Tezgâhın arkasındaki cam bardağa su koydum. Ses çıkarmamaya dikkat ederek. Rafları dolaşmaya başladım. Kalem kutularının sıralarını düzelttim, silgilerin kutularını hizaladım. Elimi sürmeden, sadece bakarak... rafların hangi tarafı eksik, hangisi dağılmış, biliyordum.
Bir süre sonra kapıdan bir ses geldi. Anahtarın kilide girme sesi değil bu. O farklı. Bu, çanta fermuarının metal sürtüşmesi gibi. Hafif ama tanıdık.
Merla.
Kapı hafifçe aralandı. İçeriye onun adımları doldu. Merla’yı göz ucuyla gördüm. Her zamanki gibi saçı dağınık ama gözleri parlak. İçeri girer girmez beni gördü.
“Larya,” dedi gülümseyerek. “Bugün erken misin, yoksa ben mi geç kaldım?”
Cevap vermedim. Hafifçe başımı eğdim. O bunu cevap olarak kabul ederdi zaten.
Çantasını tezgâhın üzerine bıraktı, ardından arka tarafa geçip çay suyu koydu.
“Rüyamda kırtasiyeyi kitaplardan oluşan bir ormana dönüştürmüşsün,” dedi.
İçimden gülümsedim. Ama dışarıdan belli etmedim. Sadece elimi, çay bardağının altına koyup ona uzattım.
Bu, “Anlatmaya devam et,” demekti.
O anladı.
O gün öylece başladı. Kalem dizdik. Kâğıt balyalarını taşıdık. Müşteriler geldi geçti. Merla bazen onlarla konuştu. Ben gerekmedikçe bir şey söylemedim.
Ama Merla hep yanı başımdaydı. Sessizliğime eşlik eder gibi. Bazı insanlar konuşur, bazılarıysa sadece kalır. Merla kalanlardandı. Gitmeden, zorlamadan, olduğu gibi.
Sonra aklıma o geldi.Kim olduğunu anlarsınız belki.İsmini bilmiyorum.Bu tuhaftı.Normalde hiçkimse aklıma bir anda gelmezdi.
Hiçkimsem olmadığı için.
Acaba bugün gelecek mi?Rafları tek tek dizmiş, kalem kutularını renklerine göre yerleştirmiştik. Kırtasiyenin içi, kitap tozunun ve yeni çıkmış kurşun kalemlerin kokusuyla doluydu. Bu koku bana hep bir tür düzen hissi verirdi. Sanki dünya karmakarışık olsa bile, bu küçük dükkânın içinde her şey olması gerektiği gibi yerli yerindeydi.
Merla, biraz önce çıkardığı etiketlerin yapışkan kalıntılarını elinden sıyırmaya çalışırken bana döndü.
“Bitti,” dedi. “En azından şimdilik. Ellerim yapış yapış ama içim huzurlu.”
Cevap vermedim. Sadece çay ocağının altını kısarken başımı yavaşça ona çevirdim.
Bu, “Ben de aynı hissediyorum,” demekti. O artık bu dili öğrendi.
İki bardak çayı hazırlayıp camekânın yanındaki küçük, yuvarlak masaya oturduk. Çay, ince belli bardakta parıldarken içeriden dışarıya bakmak her zamankinden daha anlamlı gelmişti. Sokağın karşısındaki kedi pencere pervazında uyuyordu. Dışarısı durgundu. Havanın içinde zaman ağırlaşmış gibiydi, hiç kimse bir yere yetişmiyordu.
Merla bardaktan bir yudum aldı, ardından gözlerini bana dikti.
“Larya, sen hiç aynı rüyayı iki kere gördün mü?”
Cevap vermedim. Ama yüzümde küçük bir gölge kıpırdadı.
O anladı. Gördüm.
Gözlerini kısmadan bana baktı.
“Senin rüyaların sessizdir, değil mi?”
Başımı eğdim.
Evet, dedim içimden. Benim rüyalarımda ses yoktur ama her şey çok şey anlatır.
Derken, kapı açıldı. Küçük zili çalan tanıdık bir ses yankılandı dükkânda. Kapı kapanırken arkasından esen hafif rüzgâr, gazete yapraklarını oynattı.
İçeri giren adamı tanıdım.
O.
Bir kere gelmişti daha önce. Hafif kalın bir palto giymişti yine, saçları rüzgârla dağılmış ama bir şekilde tertipliydi. Sessiz adımlarla içeri girdi. Merla çayından bir yudum daha alırken, ben başımı kaldırmadım ama göz ucuyla onu izlemeye başladım.
Kitap reyonuna doğru yürüdü.
Hafif, alışkın bir hareketle, geçen gelişinde incelediği raftan bir kitap aldı. Parmak uçlarıyla sayfalarını çevirdi, ama bakışı kitaba tam odaklanmamış gibiydi.
Sanki... asıl baktığı başka bir şeydi. Ya da başka biri.
Bir an... sadece bir an... başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Zaman durmadı. Sadece... yavaşladı.
O an, ses yoktu. Konuşma yoktu. Hatta nefes alışveriş bile yok gibiydi.
Bakışı, uzun sürmedi. Birkaç saniyelikti.
Ama içinde bir şey vardı. Sanki bir soru sorulmaksızın sorulmuştu.
Sonra, hafifçe gülümsedi.
Gülümsemesi sessizdi ama doluydu.
Ne alaycı, ne çok sıcak…
Sadece tanıdık gibi. Belki de, beni daha önce de duymuş biri gibiydi. Belki bir anlığına sesimi sessizliğimden duymuştu.
Sonra başını tekrar eğdi, kitabı kapattı ve tezgâha yöneldi.
Parayı uzattı. Merla aldı.
“Fiş ister misiniz?” diye sordu.
Adam başını hafifçe iki yana salladı.
Sonra hiçbir şey demeden, yavaş adımlarla kapıya yürüdü ve çıktı.
Kapıdan çıkarken rüzgâr bir kez daha hafifçe perdeyi oynattı.
Sokakta yürüyüp gitti.
Ama ben hâlâ onun bıraktığı o birkaç saniyelik bakışın içindeydim.
Merla, bardaktaki çayı bıraktı. Sonra bana döndü.
Gözleri ışıldıyordu. O tanıdık sırıtışı dudaklarına yayılmıştı.
“Şimdi...” dedi, sesi hafif alaycı ama sevgi dolu. “O kimdi?”
Cevap vermedim.
“Elini çenene koyup öyle durman bile yetiyor Larya,” diye devam etti.
“Söyle bakalım. İlk gelişinde de böyle bakmış mıydı? Bak sen… kitap mı bahaneydi acaba?”
Bakışlarımı çay bardağının içine çevirdim. İçindeki devir daim gibi düşüncelerim dönerken hiçbirini kelimelere dökmedim. Ama Merla susmadı.
“Yani… bir insan iki defa gelip de aynı raftan kitap alır mı?”
Bir omzumu hafifçe kaldırdım.
Bu, “Bilmiyorum,” demekti. Ama o, her zamanki gibi daha fazlasını duymuş gibiydi.
“İyi ki o anda yüzüne bakıyordum Larya,” dedi. “O bakış… senin gözlerinle çarpışınca… vallahi kitap kokusu değil, başka bir şey vardı havada.”
Ben sadece bardağıma tekrar uzandım. Çay soğumuştu biraz. Ama o anın içindeki sıcaklık, hâlâ parmak uçlarımdaydı.
Söz söylemek gereksizdi.
Çünkü o birkaç saniyelik bakış, bir paragrafa bedeldi.
Kırtasiyede o günün son müşterisi gittikten sonra, içeride sessizlik yeniden yerini aldı. Camdan dışarı baktığımda hava hâlâ solgundu; akşam olmamıştı ama gün, kendini geri çekiyordu. Sanki renkler soluyor, sesler yumuşuyordu.
Merla hâlâ aynı masadaydı, çayının son yudumunu almış ama bardakta birazını bilerek bırakmış gibi bakıyordu.
“Larya...” dedi usulca. “Yürüyelim mi biraz? Belki bir kafeye gideriz. Çay değişsin, ortam değişsin.”
Beni kımıldatan şey Merla'nın teklifi değil, gözlerindeki ısrarsız davetti.
Yalnız kalmak istemiyor ama bunu yüksek sesle söylemek istemiyordu.
Cevap vermedim. Ama montumu aldım, dükkânın ışığını kapattım ve çıkarken kapının anahtarını çevirirken ona hafifçe baktım.
O anladı.
Yavaş yürüyorduk. Hızlı adımlara gerek yoktu. Sanki dünya da ağır yürüyordu o an. Gökyüzü bir su rengindeydi, bulutlar kirli bir beyaz. Sokak lambaları henüz yanmamıştı ama kaldırım taşlarının arasında gece birikmeye başlamıştı bile.
Şehrin tanıdık sokaklarını geçtik, dar aralıklardan yürüyüp biraz daha geniş, sakin bir caddeye çıktık. Sol köşede, küçük bir kafe vardı. Merla orayı seviyordu. Sessizdi. Kalabalık değildi ama boş da olmazdı.
Camları buğulu, içinde sıcak sesler olan bir yerdi.
İçeri girdiğimizde çan çaldı her zamanki gibi. Kafenin loş ışıkları gözümü almadı, tam tersine içime yerleşti. Huzurlu bir karanlık gibiydi.
Merla pencere kenarındaki masayı seçti. Ben her zaman onun seçmesine izin veririm. Çünkü nerede rahat edeceğimi o benden önce fark eder.
Oturdum. Ellerimi bardağın etrafında kenetledim. Henüz çay gelmemişti ama içimde bir ısınma başlamıştı. Sessizlik burada da vardı ama farklıydı daha dolu bir sessizlikti. Mutfaktan gelen bardak sesi, arka masadan yükselen boğuk kahkahalar, camdan sızan dışarının uğultusu... hepsi bir araya gelip tek bir ses hâline gelmişti.
Sonra… kapı açıldı.
Başımı kaldırmadım. Ama kalbim anladı.
Sanki hava bir anlığına yer değiştirdi.
Bir adım. Sonra bir adım daha.
Merla’nın sesi bile sustu.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Gözlerim, içeri giren adamla karşılaştı. Aynı adam.
Göz göze geldiğimizde tanıdıklık yoktu ben onu hâlâ hiçbir yerden tanımıyordum.
Ama yine de... bir şey vardı.
Bir çekilme değil, bir yaklaşma da değil.
Sadece... duruş.
Bakışlar keskin değildi. Yumuşaktı.
Kırtasiyede olduğundan daha uzun sürdü bu sefer.
O da bakıyordu.
Ve ben...
Ben galiba ilk kez fark etmeden hafifçe gülümsedim.
Zorlamadan, sebepsizce.
Sanki “evet, burada yine karşılaştık,” demekti bu.
Ama hiçbir kelime dökülmedi.
Adam, başka bir masaya geçti. Oturdu. Kitap çıkardı. Aynı raftan alınmış olabilir.
Siparişini verdi.
Hiçbirimiz konuşmadık.
Ama sessizlik sanki artık başka bir şekilde yankılanıyordu.
Merla bana hafifçe yana döndü, çayını karıştırırken bana hiç bakmadan sordu:
“Şu anda aklında ne var?”
Sustum.
Çünkü aklımda net bir şey yoktu.
Sadece bir sessizlik vardı. Ama bu kez... boş değildi.
Kafenin ışıkları değişmiyordu ama dışarı kararıyordu. Lambalar yandı. Camın dışındaki hayat karanlığa büründü. Ama içerisi hâlâ aynı kalıyordu.
Zaman dışarıda ilerliyor, içeride yavaşlıyordu.
O adam, çayından içti. Kitabın bir sayfasını çevirdi. Gözleri bir an daha üzerime kaydı.
Bakmadım bu kez. Ama hissettim.
Merla, çayından bir yudum alıp pencereye döndü.
O da sustu.
Üç kişi, iki ayrı masada oturuyorduk. Üçümüz de konuşmuyorduk ama içimizde bir şey büyüyordu.
Zaman...
Hiç hızlanmadı o gece.
Dakikalar ağır yürüdü, kelimeler ağzımızdan değil, bakışlarımızdan döküldü.
Ben, hâlâ bu adamı hiçbir yerden tanımıyordum.
Ama onun sessizliği, benimkine benzediği için, sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi bir his dolaşıyordu içimde.
Bu his tuhaf değildi.
Tanıdık da değildi.
Sadece… oradaydı.
Tıpkı ben gibi. Tıpkı Larya gibi.
Gece ilerlediğinde, o ayağa kalktı.
Kafedeki birkaç masadan biri boşaldı.
Adam kabanını giydi. Dışarı çıkarken, kapı çanı bir kez daha çaldı.
Yüzüme bakmadan çıktı.
Ama çıkmadan önce pencereye bir an döndü.
Göz göze gelmedik.
Ama rüzgâr yine camı oynattı.
Yine bir şey bıraktı ardında.
Merla, sessizliğin içinden bana döndü.
Hiçbir şey sormadı.
Çünkü o da biliyordu.
Bazı geceler kelimeler yetmez.
Bazı bakışlar, adını bilmediğin birini hafızana kazır.
Ve bazen...
Hiç tanımadığın birinin, senin sessizliğini duyması…
Yeterince tanıdık olur.
''Bazı insanlar hayatına sessizce girer; ne bir kelime ederler, ne bir iz bırakır gibi görünürler. Ama sonra bir bakışı, bir anlığına sana tutulmuş bir sessizlik gibi yerleşir içine. Adını bilmezsin, hikâyesini hiç duymamışsındır… ama bir anda fark edersin: Senin en sessiz yanını, senden önce o duymuş.''

