İçeriğe geç

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

Bölüm 4 · 7 dk okuma

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

Bölüm 4

Bölüm 4

Sabah, sessizliğin içine doğduğum an gibiydi yine. Odam hâlâ geceyi üstünden atamamıştı. Pencereden içeri sızan solgun ışık, eşyaların kenarlarına dokunuyor ama hiçbirini uyandıramıyordu. Gözlerimi tavana değil, içime açtım. İçimde bir ağırlık değil bu; daha çok, konuşmamış kelimelerin birikmiş tortusu gibi. Her sabah uyanırken aynı sessizliği giyiyorum üstüme. Bugün de öyle yaptım. Yavaşça yataktan kalktım, soğuk zemine basan ayaklarım beni gerçekliğe çekti. Banyoya gittim, aynaya çok kısa baktım. Kendi gözlerimden kaçtım yine. Orada bir şey var… bakarsam düşerim gibi. Gri kazak, bol atkı… sanki kendimi değil de, duygularımı sarıp saklıyordum. Dışarı çıktığımda sokak hâlâ uykudaydı. Kasaba, büyük bir sessizliğin içinde nefes alıyordu. İnsanların yüzleri belli belirsizdi; kimse kimseye bakmıyordu. Ben de bakılmak istemiyordum zaten. Sessizce yürüdüm. Kırtasiyeye vardığımda kapının anahtarı elimdeydi ama döndürmeden önce içimdeki o tanıdık çekinmeyi yine hissettim. Her sabah olduğu gibi. Sanki içeri girdiğimde bir şey değişmeyecek ama yine de umarım, belki bir şey olur…

Kırtasiye aynı kokusuyla karşıladı beni. Mürekkep, eski kitap sayfaları, tahtadan gelen hafif nem… Hepsi tanıdıktı. Rafları tek tek yokladım. Ellerimle değil, gözlerimle. Sonra kasaya geçtim, oturdum. Yalnızlık, buradaki raflara da sinmişti. Ama ben yalnızlığımı buraya bırakabiliyordum. Merla gelene kadar. Ve birkaç dakika sonra, kapıdan içeri patlayan o sesle birlikte yalnızlık geriye çekildi. “GÜNAYDIIIIIN!” diyerek içeri girdi Merla. O her gelişinde rüzgâr gibi değil, güneş gibi yayılırdı ortama. Ekose montu, dağınık beresi ve gözlerinin içindeki o kıpırtı… Sanki sabahı o getiriyordu bu küçük kasabaya. Montunu fırlatır gibi çıkarıp tezgâhın arkasına attı. Elleri hâlâ soğuktu ama sesi sıcaktı. “Otobüste biri bana baktı,” dedi hemen, konuyla hiç ilgisi olmayan bir cümleyle. Her zamanki gibi. Anlatmak için bahane aramazdı Merla. Onun için dünya, sürekli anlatılacak bir şeydi. Başımı hafifçe eğdim. Bu, “anlat” demekti. O da anlattı. Bir adamdan bahsetti, uzun saçlı, yorgun ama karizmatik. “Film sahnesi gibiydi,” dedi. Onunla dalga geçer gibi göz kırptığını söyledi. Gülümsedi. Ben gülmedim. Ama içimde bir şey gevşedi sanki.

Sonra cebinden bir kâğıt çıkardı. “Gece yazdım,” dedi. Elime tutuşturdu. Üzerinde şu cümle vardı: “Sen gülmediğin anları seviyorum. Çünkü sen gülmeyince, dünya susuyor gibi oluyor. Ve ben sessizlikte daha iyi işitiyorum seni.” Hiçbir şey demedim. Ama gözlerim bir şey söyledi. O yine anladı. Merla hep anlar. O içimdeki suskunluğu konuşmadan duyar. Belki de bu yüzden en yakınımda sadece o var. Ama o an…

Kapı tekrar açıldı. Ve zaman birden yavaşladı. Çünkü içeri o girdi. Üçüncü kez. Aynı adam. Siyah mont, gri atkı, bakışlarında solgun bir kararlılık… Yavaş ve temkinli yürüdü. Raflara baktı, her zamanki köşeye yöneldi. Eline bir kitap aldı: “Yalnızlık Üzerine.” Yine aynı yazar. Yine aynı satırlar. Belki bu bir tesadüf değildi. Belki bu da bir tür suskunluk anlaşmasıydı. Kasaya geldiğinde Merla arkadaydı, bir şeylerle uğraşıyordu. Aramızda sadece o kısacık an vardı. Göz göze geldik. Ve sonra, belki bir saniye bile sürmeyen, çok hafif bir gülümseme geçti yüzünden. Öyle küçük, öyle dikkatliydi ki… sanki ben görmeyeyim diye atılmış gibiydi. Ama gördüm. Ve kalbimde, çok derin bir yere değdi. Elindeki parayı uzattı. Ellerimiz değmedi ama bir şey değdi içime. O gülümseme mi, kitabın adı mı, yoksa sadece sessizliği mi bilmiyorum… Ama bir şey oldu. Bir şey geçti aramızdan.

Sonra döndü, çıktı. Merla geldi yanıma. Gülümseyerek baktı bana.

''Yine aynı adam!Kesin aşık oldu sana!''

Hafifçe gülümsedim ve kafamı hayır anlamında salladım.

“Hadi ama Larya! Bu bir tesadüf olamaz. Sen burada çalışmaya başlayınca adam buraya gelmeye başladı. Hem senin de ilgini çekiyor zaten! Bu arada ismini öğrendim adamın!”

Kafamı yavaşça kaldırdım.

Gözlerim, Merla’nın sabırsız parıltısıyla karşılaştı.

Yüzüm ifadesizdi belki ama içimde, o kelime bir merdiven gibi tırmanmaya başlamıştı.

“Adı ne?” dedim.

Sadece iki kelime.

Ama dudaklarımdan dökülene kadar içimde kaç kez yankılandığını sayamadım.

“Reha.”

Tek kelime.

Ama içeride, susturduğum bütün hislerin üzerine ağır ağır düştü.

Sanki adını bilmek, onu bir yabancı olmaktan çıkardı.

Sanki bir adım daha yakındı artık.

Sonraki günler sessiz geçti.

Ama o sessizlik, alışkın olduğum türden değildi.

Her rafa dokunduğumda, bir şey bekliyormuş gibi ellerim titriyordu.

Her kitap kokusu, burnuma onun aldığı kitabı hatırlatıyordu.

Ve Merla…

O hâlâ konuşuyordu.

Renkli cümleler, neşeli kahkahalar, abartılı varsayımlar.

Ama ben... içime çekilmiş bir fısıltıydım.

Kendi iç sesime bile ürkerek dokunan.

Üç gün sonra...

O geldi.

Kapı yavaş açıldı.

O tanıdık mont, o sessiz yürüyüş, o gri atkı...

Ve gözleri.

Gözleri değişmişti.

Bu sefer içinde bir karar vardı.

Yine raftan bir kitap aldı.

Ama bu kez hemen kasaya yönelmedi.

Biraz dolandı.

Sanki kelimelerle cesaret topluyordu.

Ve sonra bana yaklaştı.

Kalbim, göğsümde değil, ellerimde atıyor gibiydi.

“Merhaba.”

Baktım.

Ama cevap vermedim.

Yine de gözlerim, onun sesiyle yumuşamıştı.

“Adım Reha,” dedi.

“Sizi birkaç kez gördüm. Konuşmak ister misiniz… yani, tanışalım mı?”

Cevap vermem zaman aldı.

Sustum önce.

Gözlerim onun yüzünde gezindi.

Yüzü, kelimelerden çok sessizliği anlatan bir kitaptı.

Ve o sessizlik… tanıdıktı.

Benim gibiydi.

Kırık, yorgun ama dürüst.

Başımı hafifçe salladım.

O küçük hareket, onca suskunluğun içinden bir "evet"ti aslında.

Merla köşeden göz kırptı.

Görmezden geldim.

Reha dükkândan çıktı.

Beş dakika sonra geri döndü.

İki kahveyle.

Sokağın sonundaki küçük banka oturduk.

Konuşmadık önce.

Kahvelerimiz elimizde soğumaya yüz tutarken, ben sadece sessizliğin içindeki sesleri dinledim.

Kuşlar, rüzgâr, bir çocuğun uzak kahkahası.

Ve Reha’nın nefes alışverişi.

“Ben çok fazla konuşamam,” dedim sonunda.

Sesim bile yabancıydı kulağıma.

Kendi kelimelerim, dudaklarımda titrek duruyordu.

Reha başını eğdi.

“Ben de fazla konuşamam zaten,” dedi.

“Sadece... bazen bir insanın sessizliğini duyarsın. Ben sizin sessizliğinizi duydum.”

O an, gözlerim doldu.

Ama ağlamadım.

Gözyaşlarım, içimde başka bir odada bekliyordu.

“Siz?” dedim.

“Sizin sessizliğiniz ne anlatıyor?”

Reha sustu.

Uzun bir süre.

Sonra hafifçe başını kaldırdı.

“Kaybolmuş birinin yol tarifine benziyor. Ama yolu hatırlamak istemiyorum,” dedi.

Baktım ona.

Uzun uzun.

Ve ilk defa… gözlerimiz gülümsedi.

Kahvelerimiz bitmişti ama sohbetimiz henüz başlamış gibiydi.

Bir kitap kapağı aralandı o gün.

Sayfaları yavaş çevrilecek, belki çok uzun sürecek bir kitap.

Ama ben sabırlıyım.

Çünkü artık bir adım var önümde.

Ve adı Reha.Ertesi sabah...

Alarm çalmadı.

Ama ben uyandım.

İçimde çok eskiden unutulmuş bir his kıpırdayarak dürttü beni.

Merak mıydı?

Korku?

Yoksa… sadece bir adımın ardından gelen ikinci adımdan doğan yankı?

Yüzümü yıkarken aynaya daha uzun baktım.

Gözlerimin kenarındaki o sabit çizgilerden biri hafif gevşemiş gibiydi.

Sanki gecenin içinde bir şey çözülmüştü.

Bir kelime, belki bir nefes.

Tam adını bilmiyorum.

Ama anladım:

İçimde bir pencere aralanmıştı.

Kırtasiye her zamanki gibiydi.

Raflar suskun, kalemler bekleyişte.

Ama ben değildim.

Ben artık sadece bekleyen değildim.

Bir şey olmuştu.

Henüz adını koyamadığım,

dokunamadığım…

Ama hissettiğim bir şey.

Merla geldi,

her zamanki gibi fırtına gibi.

Montunu asarken bana baktı.

Gülümsemedi bu defa.

Sadece kaşlarını kaldırıp,

“Anlatmayacaksan bari gözlerinle anlat,” dedi.

Bir şey demedim.

Ama bir kalem kutusunu düzeltirken içimde bir ses yükseldi:

“Ben hâlâ susuyorum… ama suskunluğumun sesi değişiyor.”

Gün ortasında Reha gelmedi.

Yine de gözlerim her kapı açılışında oraya çevrildi.

Belki gelir…

Belki gelmez.

Ama bu “belki” bile yeni bir şeydi benim için.

Çünkü artık birinin adını düşünüyordum.

Ve bu, bende nadiren olurdu.

O gün gelmedi.

Ertesi gün de.

Ama üçüncü gün…

Kapı sessizce aralandı.

Ve ben, kalem kutusu düzenliyordum yine.

Sanki Reha sadece o anlarda geliyormuş gibi.

Tesadüflerin bile ritmi var bazı insanlarda.

Yanaştı.

Kitap almadı bu defa.

Sadece önüme geldi,

ve gözlerime baktı.

Derin, içine baktıran bir sessizlikle.

“Dışarıda yürüsek mi biraz?” dedi.

“Hiçbir yere gitmeden.”

Başımı salladım.

Çünkü dudaklarımda evet kalmıştı.

Ve bu yeterdi.

Dışarı çıktık.

Kasaba sokakları sessizdi.

Ayak seslerimiz kaldırım taşlarında yankılanırken,

arada bir rüzgâr saçlarımı yüzüme taşıyordu.

Reha konuşmadı.

Ben de.

Ama bu suskunluk, o sıkıcı, kasvetli suskunluklardan değildi.

Bu,

biraz güvende hissettiren,

biraz da içimize ışık sızdıran bir tür sessizlikti.

Paylaşılan sessizlik.

Bir süre yürüdük.

Bir taş duvarın kenarına oturduk.

Önümüzde, uzaklarda dağlar vardı.

Ve üstlerinde alacakaranlık ince bir çizgi gibi uzanıyordu.

“Bazı insanlar çok konuşur ama hiçbir şey anlatmaz,” dedi Reha.

“Ama sen, Larya… sen susuyorsun ama içimde yankı yapıyor bu. Garip, değil mi?”

İçimden bir şey titredi.

Yine konuşmadım.

Ama başımı hafifçe çevirdim.

Bakışlarımda bir teşekkür vardı belki.

Belki de daha fazlası.

Kelimelerin anlatamayacağı türden.

Sonra bana döndü,

sakin bir nefes aldı.

“Sana bir şey soracağım. Dürüst olmanı isterim.”

Baktım.

O kadar.

“Beni gördüğünde…

bir şey hissediyor musun?”

O an…

göğsümde bir kapı aralandı sanki.

Birdenbire değil.

Yavaş.

Kilitleri tek tek açılarak.

Cevap vermedim.

Ama gözlerimi kaçırmadım.

Çünkü sessizlik bazen “evet”tir.

Çünkü bazı cevaplar,

sadece gözlerin içinden geçerek söylenebilir.

Reha sustu.

Yüzü gülümsedi belki.

Ama öyle inceydi ki o tebessüm,

görmek için dikkat gerekirdi.

Ama ben gördüm.

Çünkü ben hep sessiz şeyleri fark ederim.

Akşam bastı.

Kırtasiyeye dönmedik.

O gün, zamanın bizimle yürüdüğünü hissettim.

Ne geçmiş vardı ne gelecek.

Sadece o an.

Ve ben…

ilk defa birinin yanındayken eksilmemiş gibi hissettim.

Adım Larya.

Ve ben hâlâ susuyorum.

Ama artık iki kişi,

bu suskunluğu dinliyor.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.