İçeriğe geç

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

Bölüm 2 · 7 dk okuma

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

Bölüm 2

Bölüm 2

Şimdiki zaman.

Sabah yine sessiz başladı.

Alarm çaldığında gözlerimi hemen açmadım. Tavanı izledim bir süre. Tavan bile sessizdi. Belki dışarıda birileri koşuyordur, aceleyle hazırlanıyordur... ama benim odamda, sadece duvar saati tıkır tıkır.

“Beş dakika daha.” dedim içimden. Ama beş dakika, on oldu. On, on beş. Sonra iç çekerek battaniyeyi üzerimden kenara attım. Ayaklarım soğuk parkeye değdiğinde hafif irkildim. Güne başlamak, her zaman soğuk bir karşılama gibi geliyor bana. Her sabah aynı direnç. Sanki dünya beni henüz hazır görmüyor, ben de dünyaya çıkmak istemiyorum.

Aynaya baktım. Göz altlarım hafif mor, saçlarım karma karışık. “Yine ben,” dedim sessizce. “Larya. Çok konuşmaz, kimseye karışmaz.”

Yüzümü yıkadım. Soğuk su, düşüncelerimi biraz dağıttı ama yine de içimdeki o derin sessizlik kaldı. Sanki kelimeler boğazımda bekliyor ama hiçbiri çıkmak istemiyor.

Dişlerimi fırçalarken düşünmeden saate baktım. 08:07.

Geç kalmam aslında kimsenin umurunda olmaz. Merla orada olur muhtemelen. Her zamanki gibi neşelidir. Bana gülümser, bir şeyler anlatır, ben de sadece başımı sallarım. Dinlerim ama çok az cevap veririm. O da alıştı artık.

Dolabımı açtım. Giysilerim sessiz renklerde gri, siyah, lacivert. Bugün sade bir kazak ve koyu kot pantolon seçtim. Ne gösterişli olayım istiyorum, ne de görünmez. Varlığımı fark etmeleri gerekmez. Sadece işimi yapayım yeter.

Çantamı omzuma taktım. Kitaplar, not defterim, kalem kutum... hepsi düzgün sıralanmış. Sessizliğim eşyalarıma da bulaşmış gibi.

Mutfakta çaydanlığa su koydum. Ocağın çıtırtısı, evdeki tek canlı ses oldu bir süre. Bir yudum çay, biraz ekmek. Kahvaltıdan çok ritüel gibi. Alışkanlık. Belki de varlığımı doğrulamak için yaptığım küçük işaretler.

Kapıya yönelmeden önce son bir kez odaya baktım. Her şey yerli yerinde. Kimse bana karışmaz, ben de kimseye karışmam.

Sokağa adım attım. Hava serindi. Gökyüzü, sanki benim ruh halime ayak uydurmuş, gri ve donuk. Adımlarımı ağır ama kararlı attım. Durağa kadar susarak yürüdüm. Yolda geçen insanların yüzlerine bakmadım. Göz göze gelmemek bazen daha kolay.

Kırtasiye sokağın köşesindeydi. Tanıdık tabela, her sabah olduğu gibi aynı şekilde bana baktı. İçeri girdiğimde zilden tanıdık bir çın sesi geldi. Islak ayak izleri zeminde silik bir yol çizdi.

Ve Merla…

Kasada, rengarenk bir defterin etrafında eğilmişti. Saçlarını toplamamıştı bu kez, hafif dalgalıydı. Başını kaldırdı, beni gördü. Hemen gülümsedi.

“Günaydın Larya!” dedi neşeyle. “Yine sade, yine asil. Kraliçe gibisin valla.”

Ben sadece hafifçe başımı eğdim. “Günaydın.” dedim fısıltıyla.

Sesim çıkmasa da, Merla duyar. Çünkü Merla, benim sessizliğimi kulakla değil, kalple duymayı öğrenmişti.

Ceketimi askıya astım. Raflara yöneldim. Kalemlerin yerini düzelttim, renkli post-itleri sıraya koydum. Sadece işler. Sessizlikten yapılmış işler. Larya işiyle konuşur, kelimelerle değil.

Ama Merla konuşur. Aramızda görünmeyen bir denge var. O konuşur, ben dinlerim. O güler, ben gülümserim. Ve bazen bu sessizliğin içinde, hiç söylenmemiş şeyler anlatılır.

Bugün de öyle bir gün işte. Dışarıda dünya uğultulu. Ama kırtasiyede… ben, Merla ve kitap kokusu arasında sessizce varım.Kırtasiyenin arka köşesinde, rafların gölgesinde sessizce oturuyordum. Ellerim masanın üzerindeki pastel boyalara değdi ama zihnim bambaşka bir yerdeydi. Her zamanki gibi sessizdim. Her zaman öyleydim; çünkü kelimelerden önce yitirdiğim bir şey vardı.

Merla yanımdan geçti. Çay fincanını masaya bıraktı ve hiç ses çıkarmadan, bana doğru yaklaştı. Elinde kahverengi bir zarf vardı.

“Sana gelmiş,” dedi sadece.

Zarfı aldım. Üzerindeki el yazısı annemin soyadını taşıyordu:

Larya Secda

Annem… doğumda gitmişti bu dünyadan. Hiçbir zaman sesi, sözü olmamıştı hayatımda. Sadece yokluğu vardı hep vardı.

Zarfı açarken içimde zaman ağırlaştı. Merla, yüzümü görmeden uzaklaştı.

“Larya,

Sana hep söylemek istediğim ama söyleyemediğim şeyler var. Anneni doğduğun gün kaybettik. O günden sonra ben de seni kaybettim, kendimden uzaklaştım. Sana soğuk davranmamın sebebi budur.”

Satırlar yavaş yavaş üzerime çöktü.

Beni asıl yakan, annemin hiç konuşmaması değil, babamın mektubunda duyduğum bu geç kalmış itiraftı.

“Seni suçladım. Anneni kaybettiğin için değil, hayatta kalmayı seçtiğin için. Bunu bilmeni isterim. Her zaman seni düşündüm, ama bunu ifade edecek cesaretim olmadı.”

Kalbim ağrıyordu.

Bazen sözler suskunluktan daha ağır olabiliyor.

Mektubu katladım.

Merla yine sessizce yanıma geldi, gözlerimdeki dalgınlığı gördü.

“İyi misin?” dedi.

Sadece başımı salladım.

Kırtasiyedeki sessizlik içinde, içimde yıllardır suskun olan bir fırtına kopuyordu.

Annem yoktu ama şimdi babamın sözleri, o boşluğu biraz daha görünür kılmıştı.Mektubun üzerimdeki ağırlığı dayanılmazdı. Babamın kelimeleri, yıllarca suskun kalmış yaralarıma tuz basar gibiydi. Satır satır okurken, içimde biriken sessiz fırtına büyüdü.

Başımı kaldırdım. Gözlerim dolu doluydu ama bu sefer gözyaşları değil, öfkeydi beni tutan.

“Yeter artık,” dedim kendi kendime.

Kağıdı sıkıca tuttum ve birdenbire…

Mektubu yırttım.

Parçalar, ellerimden kayıp yere düştü. Her biri, biriktirdiğim kırgınlığın küçük simgeleri gibiydi .Bulduğum bir sandalyeye oturdum ve elimi kalbimin üzerine koydum.

“Beni suçlaman ne demek?” diye fısıldadım, hiç kimse duymadan.

“Annem yokken beni neden sevmek bu kadar zor oldu?”

Merla, uzaktan izliyordu, hiç müdahale etmeden. Sessizliğimiz o an her zamankinden daha ağırdı.

Kırılmış kağıtların arasında otururken, belki de ilk kez…

Kendi içimde bir şeyleri yıkmayı seçtim.

Yırtılmış mektup, geçmişin beni bırakmadığını gösteriyordu. Ama ben, artık o yükün altında ezilmek istemiyordum.Bunu sonlandırmak istiyordum.

yere eğildim ve yırttığım kağıt parçalarını toplayıp, çöpe attım saçımı düzelttim ve derin bir nefes aldım. Herşeyin iyi olacağına inanmalıydım artık.Depoya gidip dizilmesi gereken kitapları aldım ve raflara doğru ilerledim.O sırada Merla beni izliyordu.Ona döndüm ve hafifçe gülümsedim.Oda bana gülümsedi.Mektubu yırttığım o anın ardından, yere dökülen kağıt parçaları sessizce yayılıyordu. Her biri, içimde biriken kırgınlığın küçük simgeleri gibiydi. Ama ben onlara bakmadım, dikkatimi dağıtmadan, hafifçe derin bir nefes aldım.

Hafifçe doğruldum, ellerim ellerime dokundu. Sanki ellerimle kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Duygularım bir karmaşa içinde kıpırdanıyordu, ama dışarıya yansıtmayacak kadar kontrollüydüm.

Rafların arasına yürüdüm. Kitapları tek tek elime aldım; dokunuşlarım yumuşaktı ama kararlı. Her bir kitabın sırtına parmaklarım değdiğinde, sanki o hikâyelerden bir parça bana da geçiyordu. Kendi hikâyemin parçalarını orada arıyor gibiydim.

Yanımda Merla vardı. O, odayı dolduran tek ses. Arada kahvesinden küçük yudumlar aldı, ve arada da benim sessizliğime küçük cümlelerle eşlik etti:

“Bazen,” dedi yavaşça, “geçmişin yükü, yüzleştiğinde azalır. Ama hemen olmaz, zamana bırakmak gerek.”

Başımı hafifçe salladım, çünkü bunu biliyordum. Her şey bir anda düzelmezdi. Zaman ağır akar; ama her yavaş dakika, iyileşmenin adımı olurdu.

Tam o anda kapı açıldı.

İçeriye bir adam girdi.

Adımını bilmiyordum. Belki de öğrenmek istemiyordum.

Gözlerim onu ilk gördüğüm anda dondu kaldı; çünkü o, kırtasiyenin küçük dünyasında hiç alışık olmadığım bir ağırlık taşıyordu.

Geniş omuzları, duruşu güçlüydü. Ama yüzünde gülümseme yoktu; sert, anlamlı ve sessiz bir ifade vardı. Yüz hatları net, keskin; sanki kelimelerle değil, bakışlarla konuşuyordu. Gözlerinde hafif bir mesafe vardı ama derin bir sıcaklık saklı gibiydi.

Adımları ağır ama emin, zamana meydan okurcasına yavaş ilerliyordu. O kadar yavaş ki, dakikalar uzuyordu; kırtasiyedeki hava kalınlaşıyordu. Her hareketinde bir ağırlık, bir ciddiyet vardı — ama kesinlikle soğuk değildi.

Raflara doğru yürüdü. Kitaplara dokunduğunda, parmaklarının nazikliği, sert yüzündeki kontrastla büyüleyiciydi. Bir kitabın sırtı onun ilgisini çekti. Siyah kapak, altın yaldızlı harfler... Uzun parmakları kitabı dikkatle çekti.

Gözlerimiz karşılaştı.

Onun sert ve derin bakışları, içimde istemsiz bir yankı uyandırdı.

Hiç gülümsemedi. Ama o an aramızda kelimelerden çok daha fazlası geçti.

Kasaya yürüdü, kitabı koydu.

Ödeme yaparken yüzündeki sert ifade yavaşça gevşedi; dudaklarının ucunda hafif, neredeyse fark edilmez bir gülümseme belirdi. Bu küçük hareket, onun içindeki gizemi biraz daha büyütüyordu.

Sonra kitabı aldı ve kırtasiyeden çıktı.

Kapı arkasında kapanırken, geride yavaş akan sessizlik ve biraz ısınan hava kaldı.

Merla yanıma yaklaştı, gözlerinde küçük bir tebessüm vardı:

“Aşırı sert ve biraz duygusuz biri..” dedi nazikçe.

“Belki o da kendi hikâyesiyle boğuşuyordur.” dediğimde başını hafifçe 'belki öyle' anlamında yana yatırdı.

O an, kırtasiyede zaman ağır ağır akıyor, içimde yeni bir sayfa yavaş yavaş açılıyordu.

Merla'ya baktım ve onu şaşırtacak bir cümle söyledim

''Adam ilgimi çekti''

Bana şaşkınlıkla bakıp gülümsedi.

''Gerçekten mi?Biraz sert ve duygusuz gibi görünen biri ilgini mi çekti?''

''Bence böyle biri, hayatında çok şey yaşamış; kırgınlıklar, pişmanlıklar ve hatta belki kayıplar… Ama bunları kolay göstermez. O sertliği, kendini koruma kalkanı. Ve işte o küçük gülümseme, onun insanlığının, umudunun ve belki de benim hikayemde önemli bir kapının anahtarı.

Benim hikayemde böyle bir karakter, benim dünyama denge ve merak katabilir. Sessiz, derin ama bir o kadar da kırılgan… Ve zamanı geldiğinde, yavaş yavaş açılır, anlatır kendi hikayesini belki.''

Merla'yla tanıştığımdan beri ilk defa bu kadar uzun konuşmuştum.Bana anlamlı bir şekilde ve hafif bir şaşkınlıkla baktı.

Onu çok kez göreceğimden emindim.

Kilitli hikayeme anahtar olabilirdi.

Sonuçta sessizlik, en derin fırtınaların habercisidir.

Bölüm sonu

1 yorum