6. Bölüm: Adım adım idama.
"Avazım çıkmıyor."
---
Yatakta sağıma döndüm ve duvardaki küçük siyah lekeye odaklandım. Rüzgar'la biraz daha yürümüş sonra eve gelmiştik. Eve gelir gelmez bir şeyler yemiş, hemen sonra kendimi yatağa atmıştım. Buraya geldiğimden beri yaşadıklarımı düşünüyordum. Günümün iyi geçmesine rağmen bu kadar üzgün hissetmemin nedenini.
Hatta o kadar çok daldım ki buradan taşınma ihtimalimi bile aklımdan geçirdim. Burası bana iyi gelmiyordu. Burada bana yer yok gibiydi. Sanki bu apartman bir ailesi olanlar içindi, aile apartmanıydı. Ben burada fazlalıktım. Duvardaki siyah leke gibiydim. Apartman her şeyiyle bana bunu bağırıyordu; fazlalık olduğumu ve gitmem gerektiğini.
Ama bunu nasıl yapabilirdim? Ailemin yokluğu ilk kez bu apartmanda bu kadar batmıştı bana fakat beni seven ilk ve tek insan da bu apartmandaydı. Ben kimsesizliğimden kurtulmak için kimsesizliğimi benden alan adamı nasıl terk edip giderdim?
"Saçmalama." Oflayarak doğruldum. "Bu evden taşınmam demek, Rüzgar'ı terk etmem demek değil ki." Hayatın gerçekleri aniden zihnime bir mermi sıkınca kollarımla dizlerimi sardım ve yüzümü kollarıma gömdüm. "Hangi parayla taşınacağım? Daha yeni taşındım, üstelik bir süreliğine de olsa benim bir işim yok."
Tekrar yattım ve gözlerimi kapattım. Hiç uykum yoktu. Düşüncelerim uyanıkken kâbusum olmuşlardı ve uyumama gerek olmadığını söylüyorlardı sanki. Gözlerimi açtım ve "Neden yoksunuz ki?" diye mırıldandım kendi kendime. "Çocuklar dünyaya geldiklerinde bir aileleri olmalı, böyle bir şart belirlenmeli." Sıkıntılı bir nefes verdim, sesim çok güçsüzleşmişti bir anda. "Dünyaya gelmek benim suçum değildi, neden kimsesizlikle cezalandırılır ki bir bebek?"
Gözlerimi kapatıp biraz geriye gittim. Yurtta geçen bir akşam. Ben cam kenarında dışarıyı izlerken, odadaki diğer üç kız kendi aralarında sohbet ediyordu. Gözlerim gökyüzünde, kulaklarım onlardaydı.
"Düşünsenize," dedi Masal. "Öz ailemiz geliyor ve bizi almak istediklerini söylüyor." Gözucuyla baktım. Mavi tarağıyla saçlarını tarıyordu. "Kardeşlerimiz varmış. Kuzenlerimiz, kalabalık bir ailemiz."
Zeynep histerik bir şekilde güldü. Bizden yaşça büyüktü.
"Kalabalık bir ailemiz var, bunca zamandır buradayım ve ailem geliyor. Geldikleri gibi geri gidebilirler."
Masal'ın yüzü düştü. Onlara baktığımı fark etmelerini istemediğim için sık sık camdan tarafa dönüyordum. Ece gülerek Masal'ın omzuna vurdu.
"Zenginlerse kesin giderdim."
Muhtemelen onun moralini düzeltmek için şakaya vurmak istemişti.
"Ben onları çok merak ediyorum Ece."
"Hiç mi bir şey hatırlamıyorsun?"
Masal bize göre daha geç verilmişti yurda. Beş yaşındayken. Başını iki yana salladı.
"Eğer onlara bir şey olmuş olsaydı bunun bilgisi ben yurda verildiğimde zaten buraya gelirdi, değil mi? Ya da yurda kendileri bıraksalar yine buna dair bir bilgi olurdu. Belki de kayboldum." Sesindeki umudu duyabiliyordum. Bir insanı kaybolma ve senelerce bulunamama ihtimali sevindirir miydi? Sevindiriyordu.
"Sen Yağmur?"
İrkilerek soran gözlerle Ece'ye baktım.
"Ailenden biri gelse ve seni almak istediğini söylerse ne yaparsın?"
Birkaç saniye Ece'nin gözlerine baktım. Omuz silktim ve ayaklandım. Daha sonra ağır hareketlerle yatağıma geçip uzandım ve üzerimi örttüm.
"Uyur." dedi Zeynep ve güldü sessizce.
Diğerleri de ona eşlik ettiğinde benim de yüzümde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Günümüze döndüğümde yüzümde bir gülümsemenin varlığını hissettim. Tebessümüm silikleşirken ben Ece'nin sorusunu düşünmeye başladım. Aslında bu konuda Zeynep'le aynı fikirdeydim. Eğer ailem yaşıyorsa ve ben buna rağmen kimsesizsem onları kabul edemezdim. Sadece hesap sormak isterdim belki de ama o kadar gücü kendimde bulabileceğimden de emin değilim.
Tüm gece gözüme uyku girmedi. Sabaha kadar ailemle ilgili kafamda bir sürü senaryo kurdum. Terk etme ihtimallerini düşündüm, ölmüş olma ihtimallerini aklıma getirdim, kaybolma ihtimalimi ve hatta kaçırılma ihtimalimi bile aklıma getirdim. Bütün bunların artık bir anlamı olmadığını bile bile.
Gözlerim cama kaydı, sabahın ilk ışıkları odama vuruyordu. Bakışlarımı saate çevirdim. 06:28'di ve benim hâlâ uykum yoktu. Yatağımdan kalkıp ağır adımlarla banyoya doğru yürüdüm. Musluğu açıp suyun ısınmasını beklerken üzerimdekileri çıkardım. Sıcak suyun altına girdiğimde içimdeki huzursuzluğun suyla birlikte akıp gitmesini diledim.
Ben bir ailem olmadığı için ağlamayı en çok yalnız hissettiğim anların birinde kendime yasaklamıştım. Ve bu yasak beni kendisine öylesine alıştırmıştı ki artık içimden gelse bile onlar için ağlayamıyordum. Yine de kalbimin üzerinden kalkmayan ağır bir yük vardı, kalbimi kendisine yuva yapmış bir ağırlık. Öyle hissediyordum ki, yarını görmek içimden gelmiyordu. Öyle hissediyordum ki, bu duyguyu artık taşımak istemiyordum. Bir şeyler hissetmek... O kadar da anlamlı değilmiş.
Neredeyse kırk dakika sürdü duş almam. Odaya geçtim ve çok beklemeden üzerimi giyinip saçlarımı kuruttum. İşim bittikten sonra saate baktım, 7:21 olmuştu, yani henüz vaktim vardı. Telefonumu aldım, mutfağa geçerken klasik bir müzik açtım. Telefonu mutfak masasına bıraktıktan sonra kendime kahvaltı hazırlamaya koyuldum.
Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda klasik müzik dinlerdim çünkü bana ilham verdiğine inanıyordum. Yaşamak bir şeylerle sürekli savaş hâlinde olmaktı. Ve benim de kendimi savaşmaya ikna etmek için o güce ihtiyacım vardı. Beni yaşamaya ikna edecek cümlelere ihtiyacım vardı. Klasik müzik dinlediğimde bir şekilde ilham alıyor ve kendime devam etme konusunda mantıklı sebepler bulabiliyordum.
Ellerimi yıkayıp dolaptan derin bir cam kase aldım. Onu tezgaha bırakıp her şeyin elimin altında olması için unu, sütü, yumurtayı ve tuzu da çıkarıp tezgaha bıraktım. Kaseye bir bardak kadar un aldıktan sonra üzerine biraz su, süt ve tuz ekleyip çırpmaya başladım. Akşama kadar evde kalıp farklı tarifler deneyebilirdim, sırf olumsuz bir şey düşünmemek için.
İstediğim kıvama gelince bir yumurta kırdım ve içimden gelen öfke dürtüsüyle çırpmaya devam ettim. İşim bitince tavayı alıp yağladım. Her şeyi anlamlandıramadığım bir öfkeyle yapıyordum. Sanki krep hazırlıyormuş gibi değil de adam öldürüyormuş gibi. Derin bir nefes verip kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
İşime devam ederken sinirli olmama neden olan şeyin ne olduğunu düşünüyordum. Sabah üzgün hissederken şu an içimde yoğun bir öfke duygusuyla mücadele ediyorum. Oysa müziğin tınısı beni sakinleştirmeliydi. Bu sefer niye olmuyordu? Krep hazır olunca ellerimi yıkayıp kahvaltı yapmak için sofrayı hazırladım.
Telefonumu alıp müziği kapattım ve kahvaltı yaparken izlemek için rastgele bir hayvan belgeseli açtım. Evet, belgesel. Magazin izlemekten daha keyifliydi. Pür dikkat belgesel izleme eşliğinde kahvaltımı bitirdim ama biraz daha izleyip kalkarım diyerek oturmayı sürdürdüm. Artık devam etmek için de bir sebep aramıyordum. Dakikalar öncesine kadar dinlediğim müzik bu sefer bana yaşamanın başlı başına mantıksız olduğunu düşündürmüştü.
Birkaç dakika sonra kapının zili dikkatimi dağıttı. Belgeselden ayrılarak sinirli bir nefes verdim, ayaklandım ve gidip kapıyı açtım.
"Rüzgar?"
İster istemez gözlerimle üzerini süzdüm. Gri uzun kollu bir gömleğin altına siyah pantolon giyinmişti. Elinde de siyah ince bir mont vardı.
"Günaydın?"
Başımı salladım kafa dağınıklığıyla.
"Günaydın." dedim, "Gelsene."
"Sen gel bence. Çıkalım artık."
"Sen içeri geç. Ben sofrayı toplayıp öyle çıkacağım, hatta istersen bekletmeyeyim ben seni."
"Sorun değil." Kaşları çatıldı ve içeriye doğru bir adım attı. "Beklerim."
Kapıyı kapatıp mutfağa geri döndüm. Şu an Rüzgar'a bile tahammül edemeyecek kadar öfkeli hissediyordum ve bu duygudan acilen kurtulmam gerektiğini düşünüyordum. Sofrayı toplarken arkamdan gelen adım seslerine aldırış etmedim.
"Yağmur, sen iyi misin?"
"İyiyim."
Sesimin fazlasıyla duygusuz çıktığının farkındaydım. Buna da aldırış etmedim zira içimden gelen tek şey bağırıp çağırmaktı ve ben bu isteğimi bastırmakla meşguldüm.
"Belgesel mi izliyordun?"
Rüzgar'a döndüm, telefonum elindeydi. Elimdeki tabakları bırakıp telefonu aldım ve belgeseli kapattım.
"Belgesel açık olduğuna göre, evet."
Rüzgar'ın şaşkın bakışlarını arkamda bırakarak işime devam ettim.
"Yardım etmemi ister misin?"
"Gerek yok."
Bulaşıkları yıkıyordum. Tavadaki yağ sinirimi daha çok bozarken onu sinirle bırakıp tabak aldım. Ama o sinirle yere düşürdüm. Yerdeki kırıklara bakıp Rüzgar'ın orada olduğunu unutarak gülmeye başladım.
"Kırıl." diye söylendim ve bir tabak daha alıp yere bıraktım. "Sen de kırıl. Nasıl olsa çöpe gideceksiniz ve sizi kıran ben bir gün sonra sizi hatırlamayacağım bile, değil mi?"
Bir tabak daha aldığımda Rüzgar elimden onu aldı ve yerine bırakıp ellerimi tuttu. Gözlerim onun gözleriyle buluştu. Sevgilimin gözlerinin önünde bir tabak kırdım, daha sonra ikinci tabağı bilerek kırdım ve kırık parçalara gülerek tabaklarla konuştum. Kesinlikle günüm çok güzel başlamıştı.
"Neyin var?"
"Bir şey yok. Ben şunları toplayayım." Eğilmek istedim, izin vermedi.
"Ben toplarım ama önce seninle konuşalım. Ne oldu?"
"Bir şey olmadı dedim ya Rüzgar!"
Gözlerimin içine bakmaya devam etti.
"Anlat Yağmur."
Dudaklarımı birbirine bastırıp yanmaya başlayan gözlerimi kaçırdım.
"Hayır." diye mırıldandım kendi kendime. "Hayır."
'Sadece onları düşündüğüm gecenin sabahında ağlamak yasak olmalı, hayır.' diye devam ettim içimden.
"Yağmur?"
Doğruldum ve dayanamayarak başımı Rüzgar'ın göğsüne yasladım.
"Kendimi şu yerdeki kırık tabaklar gibi hissediyorum." dedim acıyla, "Çöplüğe aitmişim gibi."
Rüzgar bir elimi bıraktı ve boşta kalan kolunu belime doladı. Bir süre sonra başını geriye çekti, diğer elini yüzüme yaklaştırdı fakat duraksadı. Her ne olduysa dokunmaktan vazgeçti, aynı şekilde beni saran kolu da gevşedi.
"Neden peki? Ne oldu birden bire?"
"Çünkü çok yalnızım." Bu cümleyi dile getirmek nefesimi kesmişti.
"Bana rağmen mi?" dedi Rüzgar, gözlerine baktığımda orada ufak bir pişmanlık sezdim ya da öyle sandım.
Söylediği şeye bir cevap veremedim. 'Sana rağmen' diyemedim.
"Ben..." Dolu gözlerimi ondan kaçırdım. "Ben şu tabakları toplayayım."
Kendimi tamamen geriye çekip tabakları toplamak için eğildim. Az sonra Rüzgar da yanıma çöktü ve tekrar ellerimi tutup tabaklara dokunmamı engelledi.
"Git hazırlan sen, ben toplayacağım bunları."
"Ama-"
"Hadi Yağmur, lütfen."
Daha fazla itiraz etmek yerine teşekkür ederek odaya geçtim. Banyodan çıktıktan sonra siyah crop ve yine siyah pantolon tayt giyinmiştim. Üzerimi değiştirmedim, sadece yüzümü ve saçlarımı toparladım. İşim bitmişti ama ben aynanın karşısına oturmuş az önce olanları düşünüyordum.
Onun yanında neden o kadar bocaladığımı ve dışarıya nasıl çıkacağımı düşünüyordum. Rüzgar'ın yüzüne nasıl bakacaktım? Neden kendimi kontrol edememiştim? Bir anda şiddetli bir utanç duygusu tüm hücrelerimi ayaklarının altına aldı. Ellerimle yüzümü kapattım ve o an sadece yerin dibine girmek istedim.
"Şimdiye kadar böyle bir şey yaşamadın da neden şimdi?" diye mırıldandım sessizce. Bakışlarımı kaldırıp gözlerime baktım. "Bazen gerçekten tam bir aptal gibi davranıyorsun." Oflayarak tekrar ellerimle yüzümü kapattım. "Rezil oldum. Neden tutamazsın ki kendini?"
Odada ne kadar süre zaman geçirdiğimi bile bilmiyordum ve bunu sorgulamama neden olan şey Rüzgar'ın kapıyı çalmasıydı.
"Yağmur?"
Doğruldum ve dehşetle kapıya baktım. Onun karşısına çıkmaya hiçbir şekilde cesaretim yoktu.
"Yağmur?" dedi bir kez daha. "Geliyor musun?"
Cevap vermek için dudaklarımı araladım ama bir şey söyleyemeden geri kapattım. Ona ne söyleyecektim?
"Yağmur?" Sesi bu sefer endişeli çıkmıştı. "İyi misin? Yağmur!"
"İyiyim." dedim hemen. "İyiyim. Geliyorum."
Kapının ardında derin bir nefes verdiğini duydum.
"Tamam. Bekliyorum."
Tekrar aynaya baktım. Bugün gözüme ufacık görünüyordum. Kendi gözümde ufalıp küçücük kalmıştım. Başımı kendimi hayal kırıklığına uğrattığım için iki yana sallayıp ayaklandım ve krem renkli uzun oversize bir hırkayla çantamı alıp odadan çıktım.
"Daha iyi misin?" diye sordu Rüzgar beni görür görmez.
Başımı salladım ama yüzüne bakamıyordum.
"İyiyim." dedim, "Gidelim artık. Ben dönünce yıkarım bulaşıkları."
Konuyu dağıtma çabama hayret ederek kendime gözlerimi devirmek istedim lâkin Rüzgar bana bakarken bunu yapmak pek hoş bir fikir değildi. Ben kapıya doğru yürümeye başlayınca o da yanımda yürüyerek bana ayak uydurdu.
"Ben yıkadım."
Duraksadım ve şaşkın bakışlarını ona çevirdim.
"Buna gerek yoktu." Daha da mahcup hissetmiştim. "Kusura bakma. Sabah sabah seni uğraştırdım."
"Sorun yok Yağmur. Artık lütfen kendini azarlama."
"Onu nereden çıkardın?"
Bakışlarımı kaçırıp kapıyı açtım. Önce ben sonra Rüzgar dışarı çıktı ve sessizce merdivenleri inmeye başladık.
"Görüyorum Yağmur. Üzülmek, yorulmak, ağlamak normal şeyler. Hepimiz insanız ve zaman zaman bocalarız, bu çok normal. Neden dünyanın en büyük hatasını yapmışsın gibi bakıyorsun? Bu utanç neden? İnsanlar dertlerini anlatabilir, bir başkasının yanında ağlayabilir. Bu seni küçültmez." Ben o konuştukça daha da utanıyordum. Apartmandan çıkacakken koluma dokundu. "Yüzüme bak Yağmur."
Gözlerimi zar zor onun gözlerine kaldırdım.
"Bir daha lütfen kendine böyle davranma. Mükemmel olmak hiç düşmemek değil. Sen böyle yapınca ben daha da-"
Duraksadı. Kaşlarımı çattım ve cümlesini tamamlamasını bekledim. Apartman kapısı açılıp bana çarpacakken Rüzgar koluyla engelledi, tabii bu da Rüzgar'ın konuşmaya devam etmesini engelledi.
"Abi?"
Kapıyı açan Simay'dı, gözleri beni bulunca bakışlarından anlamlandıramadığım birkaç ifade geçti. Sanki benden korkuyordu.
"Günaydın." dedim gülümsemeye çalışarak.
"Günaydın." deyip abisine döndü.
"Nerede kaldın?"
"Ben seni unuttum." Rüzgar şaşkındı. Simay'ın cevabını beklemeden bana döndü.
"Ben bugün seni üniversiteye bıraktıktan sonra Simay'ı da annemlere bırakacaktım da."
Kaşlarım havalandı.
"Ben kendim giderim." diye itiraz ettim hemen, zaten benim yüzümden bekletmişti Simay'ı.
"Seni evden almaya ben geldim Yağmur. Tek başına mı gideceksin?"
"Lütfen Rüzgar." Çekinerek Simay'a baktım. "Sonra konuşuruz."
Rüzgar Simay'a baktı.
"Abiciğim, sen arabada bekler misin bizi?"
Simay onu onaylayıp çıkarken biz de onunla birlikte apartmanın dışına çıktık.
"Beni düşünme." dedim onun konuşmasına fırsat vermeden. "Biraz yürümek bana da iyi gelecek."
"Seni nasıl yalnız bırakayım ben?"
Gülümsemeye çalıştım.
"Sen bugün yeterince yanımda durdun zaten... Teşekkür ederim."
Rüzgar çaresizce bir süre gözlerime baktı, nihayet daha ısrar etmek yerine kabullendi.
"Tamam ama dönüşte seni ben alacağım. Telafi."
Güldüm ve başımı salladım.
"Olur. Peki." Gözlerim Simay'a kaydı. "Sen daha fazla bekletme. Görüşürüz."
Başını sallarken tebessümüne şahit oldum.
"Görüşürüz."
Rüzgar arabaya geçerken ben de arkamı dönüp kendi yörüngemde ilerlemeye başladım. Yürürken çantamdan kulaklıklarımı çıkarıp taktım ve sakin bir müzik açarak içimdeki mürekkep tınıya odaklandım. Sadece taşındığım için mi böylesine gürültülü bir taarruza uğramıştım?
Yeni evime ayak bastığım ilk andan itibâren pek alışık olmadığım koca bir curcuna ruhumda ev sahipliği yapıyordu. Ve ben her an yıllardır tanıdığım Yağmur'a yabancılaşıyordum. Eskiden zihnimin topraklarına en az şimdiki taarruz kadar mürekkep bir sessizlik gömülüydü. Tam bir makine gibiydim ve tüm benliğimi sırasıyla belirli eylemlere uymak için belli bir izlenceye bağlamıştım. Düşüneceğim şeyler bile belirliydi, onlar bile sınırlıydı. Peki ya şimdi?
Bir anda kalbimi ziyaret eden huzursuzluk hissiyle duraksadım ve kaşlarımı çattım. Son olanlar bana dün takip edildiğimi ya da sadece öyle sandığımı unutturmuştu ve kulağımda kulaklık olduğu için hiçbir şey duymuyordum. Adımlarımı durdurdum ve omzumun üzerinden arkaya baktım. Yaşlı bir kadın, telefonuyla ilgilenen genç bir kadın, arabasının yanına giden orta yaşlı bir adam vardı sadece. Birkaç saniye daha gözlerimle çevreyi kontrol ettikten sonra önüme döndüm ve yoluma devam ettim. Dün yaşanan şeyin sadece benim paranoyam olduğu artık kesinleşmişti.
Öylesine dalmıştım ki uğradığım saldırının kalıntılarını ayırt etmeye, üniversiteye varınca kısa süren bir şaşkınlık vücudumun his haritasına isabet etti. Bahçeye attığım ilk adımda yabancılaştığım lâkin beni henüz tamamen terk etmemiş olan Yağmur'un yasaklarını sıraladığını işittim. En büyük kuralıydı; işim ve derslerimin yanında geriye kalan her şey sadece birer detaydı. Öyle olmalıydı. Dikkat kesilmediğim sürece onları fark etmemeliydim. Dikkat kesilmemeliydim.
Derin bir nefes aldım. Eskiden her şeyi kolaylıkla kafamdan atabiliyorken şimdi sanki uğradığım saldırılar tekrarlanıyordu. Duygularım büyük bir yaygara koparıyor, yabancılaştığım benliğimle şu anki ufacık benliğim karşı karşıya geliyor ve bu muharebe yeni yıkıntılar davet ediyordu hayatıma.
"Yağmur!" dedi bir ses ve tekrarladı birkaç kez.
Afallayarak durdum ve tanıdık sesin geldiği yöne baktım, Barış bahçenin sağından hızlı adımlarla bana doğru geliyordu. Sonunda yanıma ulaştı ve derin bir nefes vererek güldü.
"Seni bekliyordum."
Kaşlarım çatıltı.
"Neden?"
Bu sefer kaşlarını çatan kendisiydi. Bir süre yüzümü incelemek ister gibi dikkatle bana baktı.
"Ben bir şey soracaktım da sen iyi misin?"
"İyiyim." dedikten birkaç saniye sonra başımı onaylar anlamda salladım. "Evet, iyiyim."
"Durgun gibisin."
"Ben..." Devam etmekten vazgeçtim çünkü cümleye başlarken aslında ne demek istediğimi bile düşünmemiştim. "Sonra konuşalım mı?"
Birkaç saniye ifadesiz bakışlarla bekledikten sonra belli belirsiz kafa salladı.
"Tabii." derken hafif bir kekeleme engel oldu ona. "Tabii ki. İyi dersler sana."
Gülümsemeye çalıştım.
"Kusura bakma lütfen. Sana da iyi dersler."
Yanlışlıkla 'iyi akşamlar' diyecektim, ki son anda mâni olmuştum kendime. Benden bir tane olsaydı, muhtemelen, karşıma geçip beni 'ne oluyor sana?' diyerek tokatlardı. Ama benden bir tane daha yoktu ve bu görev kendime aitti.
Binaya girince sınıfa gitmeyi erteleyip lavaboya yöneldim. İçeri girdiğimde kalabalıkla karşılaştım. Makyajını tazeleyenler, aynada kendisini izleyenler, ayna karşısında birbirleriyle konuşanlar ve dahası. Sadece ellerimi yıkayıp kafamı toparlamak istiyordum lâkin bu kalabalıkta bunu yapamazdım. Vazgeçerek oradan ayrıldım ve sınıfa gittim.
Her ne kadar kendimi tokatlayamasam bile ben hâlâ eski Yağmur'dum. Yabancılaşmak, unutmak demek değildi. Azar azar yabancılaştığımı hissediyor olabilirdim lâkin gerçek benliğimi tamamen unutmuş değildim. Susturacaktım. Savaşın çıkardığı tüm sesleri yasaklarımla susturacaktım. Gerekirse yeni sessizlikler gömecektim zihnimin topraklarına lâkin yine de önleyecektim hayatın üzerime fırlattığı kılıçları.
___
Yazarın anlatımıyla.
Rüzgar kütüphaneye girerken aklı Yağmur'daydı. Dün gece konuştuklarını aklından çıkaramıyordu. Yağmur'un korktuğu o delirten yalnızlığı Yağmur'a yaşatan kendisi olacaktı belki de. Boş masalardan birinin yanına gidip sandalye çekip otururken elindeki defteri ve kalemi rastgele masaya bıraktı. Kollarını masaya yaslayıp, başını ellerinin arasına aldı. Aniden dolan gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. Anlatmak istiyordu. Susmaktan yorulmuştu, koşa koşa gidip Yağmur'u dersten çıkarıp her şeyi anlatmamak için zor tutuyordu kendisini.
Gayriihtiyari önündeki defteri açtı, dersle ilgili birkaç şey karaladığı defterde gözlerini gezdirdi bir süre. Daha sonra defteri ters çevirip en son sayfayı açtı. Boş sayfayı izlerken aklına küçükken yazdığı şiirler geldi. Anımsadıkları yüzüne bir tebessüm davet etti. Eskiden yazmayı severdi, zamanla bundan vazgeçmişti. Eskiden yazdığı acemi şiirlerinin ve cümlelerinin bile şimdi nerede olduğundan bihaberdi. Derin bur nefes aldı. İçindeki tereddütlere rağmen, masada duran kalemini alıp boş sayfaya dokundurdu.
"Soğuk. Kalbimin bugünkü, kalbinin yarınki kışı benim. Buradayım. Yanında değil, tam karşında. Elimde bir hançerle seni yaralamak için bekliyorum."
Duraksadı. Bir süre dalgın bakışları yazdığı cümleleri izledikten sonra devam etti.
"Şimdi seni terk edeceğim karanlıktan çıkıp yanına gelmek istiyorum. Her şeyi anlatmak. Lâkin ihtimaller boğazımı sıkıyor. Elimdeki hançerle kalbini delmem bekleniyor. Yapamıyorum. Susmamam gerekiyor ama susuyorum."
Son cümlesinde gerçekliğin ne kadar keskin olduğunun farkındaydı. Vicdanı acıdı.
"Boynumdaki azap beni vicdanımdan astı. Boğuluyorum ama susacağım. O gün gelecek. Bir gün ben her şeyi anlatacağım. Bir gün sen her şeyi öğreneceksin. O gün geldiğinde vicdanım tabureyi itecek, boynumdaki azap beni öldürecek... Boynumdaki azap beni öldürüyor. Senin bana karşı içinde beslediğin duygular gibi değil sana olan duygularım; daha kasvetli, daha yaralayıcı. Bir gün benden nefret edeceksin. Yine de itiraf etmeliyim ki ben 'sana siper olmayı denerim' derken yalan söylemiyordum. Benden sonsuza kadar nefret edecek olsan bile her şeye rağmen ben senin için tüm canavarlarla savaşırım. Fakat karşında duran en korkunç canavarın da ben olduğumu inkar edemem."
Yazmayı durdurdu ve başını elleri arasına aldı tekrar. Defterin üzerine daha fazla damlamasın diye gözyaşlarını silmeye çalıştı.
"En korkunç canavarın benim ama kendime gücüm yetmiyor Yağmur." dedi acıyla.
Herkesin içinde ağlamak istemiyordu fakat belki de ilk kez bu kadar acıyordu canı. Öylesine büyük bir vicdan azabı çekiyordu ki tüm hücrelerinin acısından kıvranıyordu şimdi. İçinden dua etti. Bir yol istedi. Yağmur zaten yaralıydı. Yağmur'un kalbi zaten kanıyordu. Ölümcül darbeyi vurmak neden Rüzgar'a kalmıştı?
"Rüzgar!"
Rüzgar Gizem'in sesini duyar duymaz defteri kapattı, hemen ardından gözyaşlarını silerek kendisini toparladı. Oysa geç kalmıştı, Gizem onun yanına geldi ve endişenin izlerini taşıyan gözlerini Rüzgar'a dikti.
"Neyin var?" Geçip yanına oturdu. "Ne bu hâlin? Ne oldu?"
Rüzgar gülümsemeyi denedi. Başarılı sayılmazdı.
"Bir şey olmadı."
Gizem gözlerini kıstı.
"Rüzgar ağlıyordun. Anlatsana, ne oldu?"
"Sinirlerim boşaldı." Güldü. "Erkekler de ağlar."
Gizem yüzünde ufak bir tebessümü misafir etti. Merhameti gözlerine emanet edip kollarını iki yana açtı.
"Erkekler sarılmak ister mi peki?"
Rüzgar'ın gözleri bir kez daha doldu. Titreyen dudaklarını birbirine bastırdı ve Gizem'e sarılarak teklifini sessizce kabul etti. Hiçbir şey anlatmadı. Sadece ağladı.
"Anlatmak istemediğine emin misin?" diye sordu Gizem, ikisi de usulca geriye çekildi.
Rüzgar gözlerini masaya dikti.
"Avazım çıktığı kadar haykırmak istiyorum." Sesi titredi.
"Seni tutan ne?"
"Avazım çıkmıyor."
Gizem bir süre hiçbir şey söylemedi. Üzgün bakışlarıyla Rüzgar'ı izlemeye devam etti, Rüzgar'ın gözleri masadaydı.
"Yağmur'la mı ilgili?"
Rüzgar'ın gözleri tekrar doldu. İçinde korku ve pişmanlık karışımı çok şiddetli bir duygu vardı. Sanki ayağa kalksa bu duygunun ağırlığından yere yığılacaktı. Hem Yağmur'un yalnızlığını görmüş, onun yanında olmak istiyordu hem de bunu onu kandırarak yapmak istemiyordu. Gerçeği itiraf ettiğinde onun yanında olma şansını da tamamen yitireceğinden emindi.
"Rüzgar?"
Rüzgar Gizem'e döndü. Bir süre ona anlatmanın iyi gelip gelmeyeceğini düşündü. Hemen bu düşünceden vazgeçti. Yeterince utanç duyuyordu zaten. Anlatırsa Gizem'in de yüzüne bakamazdı.
"Belli bir nedeni yok." dedi alçak bir ses tonuyla. "Kabus falan gördüm, onun etkisi işte." Rüzgar gözucuyla kütüphaneyi taradı. "Kalabalık olmaya başladı. Kalkalım mı?"
Gizem başını sallayarak ayaklandı. O önden yürürken Rüzgar da defteri aldı ve en son sayfayı yırtıp elinde buruşturdu. Gizem çıktıktan hemen sonra Rüzgar da buruşmuş kağıdı çöpe atıp onun peşinden ilerledi.
"Eray mesaj atmış." dedi Gizem. "Nerede olduğumuzu soruyor. Patlamış yine."
Rüzgar gülümsedi.
"Bana da yazmıştır. Bakmadım."
Gizem telefonuyla ilgilenmeye devam ederken Rüzgar boğazını temizledi.
"Barıştı mı acaba birileri benimle?"
"Seni görmemek için kütüphaneye gitmiştim. Eray ve sen tam bir baş belasısınız."
"Ama seviliyoruz."
Gizem nihayet Rüzgar'a baktı, yüzünü buruşturmuştu.
"Ukalâ."
Sınıfa girdiklerinde Eray yüzünü başka yöne çevirdi.
"Trip kavramına dair reklamlar yapılsaydı yasaklanan reklam olurdun Eray." diyerek Gizem geçip onun yanına oturdu.
"Hain kavramına dair reklamlar yapılsaydı da yasaklanan reklam siz olurdunuz Gizem."
Rüzgar gülerek üzerindeki siyah ince montunun cebinden iki jelebon paketi çıkardı. Birini Gizem'in, birini de Eray'ın önüne bıraktı. İkisinin de anında gözleri parladı.
"Aslında Gizem için alacaktım da, senin ağlayacağını bildiğim için sana da aldım. Ye de sus."
Gizem paketi açarken gözucuyla Rüzgar'a baktı.
"En sevdiğim şeyin jelibon olduğunu size hiç söylememeliydim." Paketin içinden bir tane jelibon alıp ağzına attı ve gözlerini kapattı. "Buna hayır diyemiyorum."
Eray da çoktan paketi açmıştı. Gülerek Rüzgar'a döndü ama anında gülüşleri soldu. Rüzgar'ın da onun bakışlarından dolayı kaşları çatıldı.
"Senin gözlerin niye kızarık?" Eray elindeki jelibon paketini bırakıp merakla Rüzgar'ı izlemeye devam etti. "Bir şey mi oldu?"
Rüzgar kısa bir an Gizem'le göz göze geldi.
"Gece uyuyamadım." diye yalan söyledi. "Ondan herhâlde. Geçer."
Eray'ın tatmin olmadığını görünce konuyu değiştirmeye karar verdi.
"Yemeyeceksen ver de ben yiyeyim şunu." Elini jelibon paketine uzattı ama Eray ondan önce davrandı.
"Benim bu. Git kendine başka bir tane al."
Rüzgar gülerek önüne dönünce Eray da paketi ona uzattı.
"Bir taneden fazla alma."
Bu sefer Gizem de güldü. Rüzgar bir tane jelibon alırken gülüşleri silikleşti. Her şey birkaç gün önceye kadar nasıl da güzeldi. Arkadaşlarıyla birlikte aklını tamamen onlara vererek zaman geçirebiliyordu. Ya şimdi? Bir anda hayatına bomba gibi düşen sevgilisini ve ruhundaki tahtı ele geçiren vicdan azabını aklından çıkaramıyordu. Eskiden gayet özgürken şimdi nereye dönse çaresizliğe çarpıyordu.
_
Yağmur'un anlatımıyla.
__
Kitaplarımı çantama geri koyarken ikinci bir işi nasıl bulacağımı düşünüyordum. Belki de arayıp patronumla konuşmalıydım, bana yardım edebilecek başka kimse yoktu. Düşüncelerimi kafamdan atmadan sınıftan çıktım fakat kapının tam önünde duvara yaslanmış Barış'ı görünce dalgınlığım kendiliğinden terk etti bedenimi. Beni görünce doğruldu Barış.
"Daha iyi misin?"
Omzumdaki çantayı düzeltirken başımı salladım.
"İyiyim." Dudaklarımı birbirine bastırıp mahcup bir ifade takındım. "Kusura bakma, az önce dinleyemedim seni de. Sahi, ne soracaktın?"
Eliyle koridoru işaret etti.
"Yürüyelim mi?"
O birkaç adım attığında ona eşlik ettim, bu davetini kabul ettiğimin sessiz bir göstergesiydi.
"Nasıl gidiyor?"
"İyi gidiyor." derken anlamlandıramadığım için kelimeyi uzattım, "Senin nasıl gidiyor?"
"İyi." deyip önüne baktı, elleri beyaz tişörtünün altına giyindiği siyah kot pantolonunun ceplerindeyken gözleriyle zemini tarıyordu.
Gülmeden edemedim.
"Barış, bunu sormayacaktın herhâlde?"
Okul binasından çıktığımızda o da güldü.
"Eve mi gideceksin buradan çıkınca?" diye sordu tereddütle.
Birkaç saniye düşündükten sonra, "Muhtemelen." diye yanıtladım.
Sağ eli ensesine gitti ve gözcucuyla bana baktı. Durup tüm vücudumla ona döndüğümde o da bana ayak uydurdu.
"Müsaitsen bir yerlere gidelim mi?" dedi, yüzümde her ne gördüyse kısa bir bekleme anından sonra devam etti. "Diye soracaktım ama?" Elini indirdi. "İşin var galiba." Yüzü düştü. "Boş ver."
Tam gidecekken ani bir refleksle durdurmak istedim, fakat "dur" demek yerine elini tuttum. Barış şok içinde önce eline sonra bana baktığında aynı şaşkınlık ifadesinin benim yüzümde de olduğuna emindim. Elimi hızlıca çekip bakışlarımı kaçırdım lâkin gözlerim Rüzgar'ın gözleriyle buluştuğunda şaşkınlığım biraz daha arttı.
Onun beni almaya geleceğini tamamen unutmuştum. Barış'la bir yere gitmeye zaten niyetim yoktu ama bunu daha nazik dille söyleyebilirdim. Kırılıp gitmesini istememiştim çünkü bana bir kötülüğü dokunmamıştı. Rüzgar bize doğru gelmeye başladığında Barış'a döndüm.
"Kusura bakma lütfen." Bana bakmak yerine Rüzgar'ı izliyordu. "Belki başka zam-"
"Anladım." Bana döndü. "Yağmur... Anladım, sorun değil."
"Yağmur?"
Barış'a gözucuyla baktıktan sonra gözleri hedef olarak beni seçti.
Rüzgar'ı daha yakından incelediğimde yorgun gözüktüğünü fark ettim. Kısa bir an afallasam da toparlamak için ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Fakat paniklemeye başlamıştım. Rüzgar bana kısa bir bakış attığı an gerginliğimi anladı, bunu gözlerinden duydum. Elini Barış'a uzattı.
"Rüzgar ben."
Barış gözlerini Rüzgar'ın gözlerinden çekmeden başını salladı, daha sonra elini sıktı.
"Barış." Bir şey daha söyleyecekken duraklayarak bana baktı. "Üniversiteden." diye devam etti. Elini geri çekti. "Siz... Nereden tanışıyorsunuz?"
"Kız arkadaşım." dedi Rüzgar benim konuşmama fırsat vermeden.
Barış'ın kaşları havalandı. Yüzünde gerçek bile olmayan bir tebessüm belirdi.
"Memnun oldum." dedi, ses tonu zor duyuluyordu. "Ben tutmayayım sizi."
Rüzgar baş selamı verip bana döndü.
"Gidelim mi?"
Başımı salladım. Üzgün bakışlarımı Barış'a çevirdim.
"Görüşürüz Barış."
"Görüşürüz."
Onu orada bırakarak Rüzgar'ın arabasına doğru yürümeye başladık. Rüzgar'ın eli istemeden elime dokundu ama ben isteyerek elimi çektim. Barış'ın bana olan duygularının farkındaydım çünkü yeni evime taşınmadan önce arkadaşıyla konuşurken kulak misafiri olmuştum. Rüzgar kalbimi kırdığı için ne demek olduğunu biliyordum ve Barış'ın kalbini kendimden korumak istiyordum. En azından Rüzgar'ı ona şimdi söylemeyebilirdim.
Arabaya bindiğimizde Rüzgar arabayı çalıştırdı, sessiz kalmayı tercih ettim. Araba ilerlemeye başladı, sessizliğim devam etti. Gözlerimi arabanın camından ayırmıyordum.
"Yağmur?"
"Efendim?"
"İyi misin?"
"Buna gerek var mıydı?"
"Neye?"
Nihayet bakışlarımı ona çevirdim.
"Arabanın yanında beni bekleyebilirdin, yanımıza gelmene gerek yoktu."
"Bu ne demek şimdi?"
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim.
"Yok bir şey." dedim daha sakin bir sesle.
"Var belli ki bir şey. Açık açık konuşur musun?"
Hiçbir şey söylemedim. Aklım Barış'ta kalmıştı.
"Tamam." diye kabullendi Rüzgar. "Eve gidince konuşuruz öyleyse."
Yolun geri kalanına aramızdaki suskunluğun önüne geçmeden devam ettik. Eve varmaya sadece saniyeler kala doğrulup inmek için hazırlandım. Rüzgar arabayı durdurur durdurmaz ona hiçbir şey söylemeden arabadan indim, Rüzgar'ın seslenişini umursamadan apartmana girip merdivenleri hızlı adımlarla çıkmaya başladım. Şu an onun sorularını cevaplayabilecek kadar dinç hissetmiyordum. O yüzden bu, tavır değil de bir tür kaçıştı.
Ben çantamda anahtarlarımı ararken apartmanın kapısının sesi kulaklarıma ilişti, hızlandım. Ama yetişemedim. Rüzgar çoktan yanıma gelmişti.
"Yağmur?" Cevap vermek yerine pes etmeden anahtarları aramaya devam ettim. "Yağmur dedim!"
Ellerimi durdurdum. Pes ederek ona döndüm.
"Efendim Rüzgar?"
"Ne bekliyordun?"
"Hangi konuda?"
"Ben arkadaşlarımla seni tanıştırmayı ertelediğimde nasıl sorun çıkardığını ikimiz de gördük. Şimdi bu tavır neden?"
"Ben mi sorun çıkardım?"
"Sen sorun çıkardın Yağmur." dedi başını sallayarak. "Ve şimdi aynı sorunu ben senin arkadaşınla tanıştım diye çıkarıyorsun."
"Ben sorun falan çıkarmıyorum. Sadece yorgunum ve izin verirsen uyuyacağım."
Haksız olduğumun gayet farkında olduğum için fazla tepki vermiyor ve tartışmadan kaçıyordum. Ben sadece birini kırmış olmanın üzüntüsü içerisindeydim. Rüzgar'a kızgın hissetmiyordum. Ama bunu Rüzgar'a açıklayamazdım. Çünkü bunun için Barış'ın bana olan duygularından da ona bahsetmeliydim.
"Tamam." dedi, aklına her ne geldiyse gözlerini kaçırdı. "Üstüne geldim kusura bakma." Söylediği şey bana kendimi suçlu hissettirdi fakat sessiz kaldım. "Haklıydın. Bugün oraya gelmem anlamsızdı." Bu tartışmada hatalı olan taraf bendim ama Rüzgar kinaye yapmıyordu, gözlerindeki pişmanlık barizdi.
Daha fazla bir şey demeden merdivenlerden inmeye başladı. Bir süre arkasından bakakaldım. Ne olmuştu aniden? Başta bana sinirliyken bir anda neden kendisini suçlu hissetmişti?
Ben gerçekten ona hak veriyordum çünkü doğru noktaya parmak basmıştı. Ben de aynısını ona yapmıştım. Kafede arkadaşlarıyla otururken bir anda karşısına çıkmış, beni tanıtmadığı için onun deyimiyle sorun çıkarmıştım. Rüzgar da haklı olarak aynı tepkiyi veriyordu. Bu durumda neden şu an geri adım atıyordu? Kaçmak yerine merdivenlerden inmeye başladım, apartmandan çıktım fakat yine geç kaldım. Rüzgar arabasını çoktan çalıştırmıştı, beni görmesine rağmen durmadı. Kısa bir süre içerisinde gözden kayboldu.
Barış'ı kırmış olmamın üzüntüsüne bir de Rüzgar'a karşı duyduğum suçluluk duygusu eklenmişti. Moral bozukluğuyla omuzlarımı düşürüp apartmana geri girdim. Tülin hanım ve adını bile bilmediğim kardeşi karşıma çıkınca onlara sadece baş selamı vermekle yetindim. Yukarı çıkarken nihayet çantamdan anahtarlarımı buldum ve dairemin önüne gelir gelmez kapıyı açıp içeri girdim.
Tüm gece ve hatta sabah yaşadığım çatışma yetmezmiş gibi bir de üzerine bunlar gelmişti. Neyi nasıl çözeceğime dair kafamın içinden binlerce soru ve cevap geçiyordu. Bunun yanı sıra gece boyunca uyumamış olmanın verdiği o müthiş uykusuzluk da bedenimi kendisine mahkûm etmişti. Ağır ve paytak adımlarla odama geçip çantamı sandalyenin üzerine bıraktım.
Üzerimi bile değiştirmeye hâlim kalmamıştı, kendimi zorlayarak banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Biraz toparlanıp odamda üzerimi değiştirdikten sonra kendimi yatağa attım. Tavanı izlerken eski hayatımı düşünmeye başladım. Her konuda kendi düzenime uyarak yaşıyordum. Zamanında yemek yiyor, ders çalışıyor, kitap okuyor, çalışıyor veya uyuyordum. Her şeyin kendi zamanı vardı. Bir şeyleri ertelemem bile düzenliydi.
Şimdi bir anda her şey peşi sıra gelmişti. Tek aynı kalan şey mutsuzluğumdu. Eskiden de aynaya baktığımda mutsuz bir Yağmur görüyordum, hâlâ mutlu birini göremiyorum. Dahası Rüzgar'a bakarken de mutlu birini göremiyorum. Belki de onun da derdi bendim. Belki de biz birbirimize iyi gelmiyorduk. Belki de ilişkimiz bir zorlamadan ibaretti. Belki de benim durumum sadece kendim için değil, onun için de yorucuydu.
"Uyumak istiyorum." diye söylendim öfkeyle, öfkemin kime olduğunu bile bilmiyordum. Belki de sadece kendi kavgama.
Her insan kendi yörüngesinde kendi yaşamı, kendi hayatı, kendi hayalleri, kendi ilişkileri, kendi duyguları için savaşan birer savaşçıydı. Hâlâ bu kanıdaydım ve şu an savaşın ortasındaki bir asker olarak rakiplerime 'durun!' diye bağırmak istiyordum. 'Durun ve biraz dinlenmeme izin verin.'
Bu mümkün müydü? Değildi. İnsan askeri olduğu bir savaştan nasıl kaçardı? İnsan savaşçısı olduğu bir çatışmanın ortasında nasıl uyur, nasıl dinlenirdi? Buna kim izin verirdi? Hangi muharebe? Hangi yaşam? Hangi düşman? Hangi hayat?
İzin vermezdi. İzin vermedi. Ama ben uyudum. Çünkü bazen elinizden hiçbir şey gelmezdi.
___
İrkilerek uyandığımda ilk eylemim ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafa bakmak oldu. Kapı zilinin çaldığını anlamam saniyelerimi aldı. Hızlıca toparlandım. Aceleyle ayağa kalktığımda ani hareketten kaynaklanan bir baş dönmesi ve göz kararmasıyla geri yerime oturdum.
Tekrar ve bu sefer daha yavaş hareketlerle ayağa kalktım. Odadan çıkmadan aynada saçlarımı düzelttim. Sürdüğüm rimel hafiften göz altlarıma akmıştı, çekmeceden ıslak mendil alıp hızlıca sildim. Bu sırada kapı hâlâ çalıyordu. Berbat görünümüm suratımı terk etmemiş olsa da koşar adımlarla gidip kapıyı açtım.
"Eray?" diye sordum uykulu gözlerle ona bakaren, şaşkınlığımı gizleyemedim.
"Biraz daha kapıyı açmasaydın apartmanda ceset var diye bağıracaktım."
"Kusura bakma." derken esnedim. "Uyuyordum." Kapıdan çekildim. "Girsene."
"Uykunun kış uykusuna yatan bir ayı uykusundan daha ağır olduğunu kanıtlamak için bilim adamları yakında araştırma başlatacaktır. Onlardan yardımımı kesinlikle esirgemeyeceğim."
Başımı yana yatırıp bıkkın gözlerle Eray'ı izlemeye devam ettim.
"Tamam." Ellerini kaldırdı. "Özür dilerim. Biz Rüzgar'a geldik de seni de çağırmak istedim sadece. Uyuyor olduğunu bilseydim..."
"Sorun değil." diyerek kestirip attım. "Ama ben gelmeyeyim. Boş ver."
Rüzgar değil Eray çağırıyordu, demek ki gelmemi istemiyordu. Aramız bozukken o davet etmeden evine gitmeyi kendi açımdan doğru bulmuyordum.
"Uyandıysan geliyorsun. İtiraz kabul etmiyorum. Hem Gizem de burada."
Kaşlarım havalandı.
"Barıştılar mı?"
Eray başını salladı.
"Nasıl barıştılar peki?"
Eray soruma cevap vermek yerine sorgulayan bakışlarını üzerime dikti.
"Merak."
"Rüzgar kendini affettirmeyi biliyor diyelim." Hemen ardından konuyu dağıttı. "Hadi geliyor musun?"
Gizem'in orada olması ve şu an evde yalnız olma ihtimalleri gerilmeme neden olmuştu. Başımı salladım.
"Tamam. Sen git istersen, ben birazdan geleceğim."
"Diye yazılıyor ve 'sen git, ben daha süsleneceğim' diye okunuyor."
Eray kendi söylediği şeye gülünce ben düz bir surat ifadesiyle ona bakmaya devam ettim. Dudaklarına hayali bir fermuar çekip Rüzgar'ın dairesine doğru adımlarken ben de kapıyı kapatıp gülerek banyoya gittim. Ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra odaya geri döndüm ve dolabı açtım. Hâlâ alışveriş meselesini çözemediğim aklıma gelince içimde uyuyan can sıkıntım uyandı.
Uyumadan önce çıkardığım siyah crop ve taytı tekrar giyinip aynanın karşısına oturdum.
"Sanki süslenmesini biliyorum da."
Yüzümdeki sivilce lekelerini amatörce kapatmaya çalışmakla başladığım amatör makyajımı tamamladıktan sonra son olarak saçlarımı tarayıp ayaklandım. Üzerime sabah giyindiğim krem renkli hırkamı giyindikten sonra anahatarlarımı ve telefonumu alıp evden çıkarken telefonun saatine baktım.
Neredeyse üç saat uyumuş olmama rağmen hâlâ fazlasıyla uykum vardı. Rüzgar'ın dairesinin önüne geldiğimde derin bir nefes verdim ve zile bastım. Ellerim anında saçlarıma gitti, hızlıca zaten daha yeni düzeltmiş olduğum saçlarımı tekrar düzelttim. Kapıyı Rüzgar değil de Eray açınca hayal kırıklığı acıtacak kadar şiddetli bir tokat attı yüzüme.
Eray beni içeri davet edince ağır adımlarla içeriye girdim. Eray'ın peşine takılıp salona giderken bir yandan da evi inceliyordum. Antre sıradandı, açık renk tonları ağırlıklıydı. Boydan aynadaki yansımama kısa bir bakış attıktan sonra geçmiştim salona. Salonda gözüme çarpan ilk renk yeşildi. Rüzgar ve Gizem'in yan yana oturduğu haki yeşil koltuk.
Rüzgar'ın görüş hizasına girdiğim an göz göze geldik fakat o hemen kaçırdı gözlerini. Gizem ayaklandı.
"Hoş geldin Yağmur."
Gülümsemeye çalıştım.
"Hoş buldum."
Bakışlarımı tekrar Rüzgar'a çevirdim. Bu şekilde bir yere varamayacağımızı biliyordum. Aramızdaki sorunu konuşup halletmeliydik.
"Otursana." dedi Gizem.
"Oturacağım." diyerek başımı salladım. "Ama önce..." Rüzgar'ın dikkatini nihayet çekebilmiştim. "Rüzgar, biraz konuşabilir miyiz?"
Eray ve Gizem'in de aramızda bir gariplik olduğunu fark etmiş olduklarına emindim. Rüzgar bir süre tereddütle bana baksa da kabul ederek ayağa kalktı. O önden yürüdü, bense onun peşinden ilerledim. Aklımda Rüzgar'la dışarı çıkmak vardı fakat bir odaya geldik.
Oda fazla geniş değildi. Ama beyaz, gri ve mavi tonlarında tatlı bir odaydı. Duvarlara açık gri hakimken, pencerenin tam yanındaki yatak beyazdı. Yatak örtüsü duvarlarla aynı renkteydi, üzerindeki yastıklarsa maviydi. Girişteki çalışma masası, köşedeki dolap, perdeler ve yerdeki halı beyaz, duvara astığı tabloyla odadaki birkaç süs eşyası mavi ve lacivert renklerinden oluşuyordu. Gerçekten hoş bir odaydı.
Konuya nasıl gireceğimi bilemediğim için boş bulunarak "Senin odan mı?" diye sordum, sanki tek konumuz buymuş gibi. Sanki buraya evi gezmek için gelmişim gibi.
"Evet." dedi soğuk bir ses tonuyla.
Üzgün bir ses tınısıyla, "Rüzgar?" dedim ve bana bakması için elini tuttum ama o hızla çekti elini. Bocaladım lâkin pes etmedim. "Ben özür dilerim."
Gözleri gözlerime çarptı. Bakışları yumuşadı.
"Yağmur, ben-"
"Ben gece uyuyamadığım için uykusuzdum sadece. Tepkilerim biraz da bundan kaynaklıydı. Sana o şekilde davranmak-"
Bu sefer cümlelerimi tamamlamama izin vermeyen taraf kendisiydi.
"Yağmur, lütfen. Bunu yapma, lütfen." Ses tonu yalvarır gibi çıkmış, aniden gözleri dolmuştu.
"Rüzgar?" dedim anlam veremeyerek, dokunmak için elimi uzattım geriye doğru adımlayarak beni engelledi. Havada kalan elimi hayal kırıklığıyla geri çektim.
"İçeri gidelim."
"Bana kızgın mısın hâlâ?" diye sordum o tam kapıyı açacakken.
Rüzgar bıkkın bir nefes vererek tekrar bana döndü.
"Yağmur..." Bir nefes daha verdi tekrardan. "Sana kızgın falan değilim." Bana doğru bir adım attı. Sesini yükseltmemek için kendisini zor tutuyor gibiydi. "Anladın mı? Sana kızgın ya da kırgın değilim." Ellerini kaldırıp omuzlarıma dokunacakken duraksadı ve ellerini tekrar indirdi. "Lütfen benden hiçbir şey için özür dileme. Lütfen!"
Yeniden odadan çıkmaya yeltendiğinde bu sefer elini tuttum ve o yine elini çekti. Kendimi ilk kez o an o kadar gurursuz hissettiğimi fark ettim.
"Neden böyle davranıyorsun?"
"Nasıl davranıyorum?"
Sesi yükselmeye başlamıştı.
"Bana değilsen neye kızgınsın Rüzgar?"
"Sadece kendimi iyi hissetmediğim bir gün." Ses tonunun sakin çıkmasına özen göstermişti. "Sonra konuşuruz, olur mu?"
Bir cevap vermeme fırsat tanımadan kapıyı sertçe açıp çıktı. Ona ne olduğunu sorgulamaya çalışmadım çünkü yorgundum. Odadan çıkıp ben de salona geçtim.
"Yağmur da geldiğine göre haftasonu bir planınız varsa iptal ediyorsunuz ve ben yeni planımızı açıklıyorum."
Tekli koltuğa otururken dikkatimi Eray'a verdim.
"Ne planı?" diye sordu Gizem.
"Anneannem bize geldi. Onunla konuştum. Onun köydeki evine gidiyoruz."
"Muğlaya mı?"
Eray Gizem'i onayladığında benim otomotik 'hayır' cevabım hazırdı. Bu tür aktivitelere hiç katılmamıştım, bundan sonra da alışılmışlığımın dışına çıkmak istemiyordum. İlk Rüzgar konuşmaya başladı.
"Benim bir planım yok. Simay da annemlerde. Gelirim."
Eray'ın odak noktası bu sefer bendim. Tam 'hayır' diyecekken bana izin vermeden "Rüzgar geliyorsa seni de geliyor olarak yazıyorum listeye."
Şaşkın bakışlarımı önce çoktan Gizem'e odaklanmış Eray'a daha sonra Rüzgar'a çevirdim. Kısa bir an göz göze gelsek de o hemen Gizem'e verdi dikkatini.
"Gizem, senin işin falan varsa gelmeyebilirsin. Kusura bakmam."
Eray'ın bu söylediğine gülemedim bile. Zihnim yeterince dolu değilmiş gibi bir de haftasonunu düşünüp gerilecektim.
"Gelmemi istemiyorsan gelmem Eray." dedi Gizem haklı bir alınganlıkla. "Meraklı değilim sana."
Eray ciddi bir surat ifadesi takındığında yüzüne sıçrayan şaşkınlığı görebiliyordum.
"Sen ne zamandan beri benim şakalarımı ciddiye alır oldun?"
"Şakaların kırıcı olduğundan beri."
Bu konuda Gizem'e hak vermiştim. Kırıcı bir şakaydı. Eray ayakandı, onun yanına gidip saçlarını karıştırdı.
"Sarışınım, özür dilerim... Sen kambersin, ben düğün. Kambersiz düğün, Gizem'siz Eray olmaz." Eğilip korkuyla yüzüne baktı. "Geleceksin, değil mi?"
Gizem omuz silkerek Eray'a baktı.
"Sen gelme dedin diye gelmeyecek değildim zaten."
Eray ufak bir kahkaha atarken, ben de kendimi tutamayıp güldüm bu hâllerine. Bakışlarım Rüzgâr'a kayarken, bana baktığını gördüm. Fakat o yine aynı inatçılıkla gözlerini kaçırdı.
"Haftasonu planını yaptığımıza göre film izleyelim mi? Ben çok sıkıldım."
"Bunu söyleyeceğim aklıma gelmezdi ama katılıyorum." diyerek Gizem'in fikrine ortak oldu Eray.
Gizem ona göz devirerek soran gözlerini bize çevirdi.
"Olabilir." dedik Rüzgar'la aynı anda.
Gizem ayağa kalktı.
"Eray, hadi kalk film seç."
"Emrin olur."
İkisi de hem birbirlerine sürekli sinirleniyor, hem sinirlendiriyor, hem de birbirlerine fazlasıyla değer veriyorlardı. Belki de yakın arkadaş olmak biraz da bu demekti.
"Ne tür olsun?" diyerek ortaya bir soru attı Eray.
Bir şey söylemek yerine sessiz kaldım. Ben 'fark etmez'i sevenlerdendim, çünkü ortaya attığım herhangi bir fikrin beğenilmeyeceğinden neredeyse emindim.
"Macera olabilir." Rüzgar bana baktı. "Bugün dram izleyemem."
Bugün'e vurgu yapması dikkatimden kaçmamıştı.
"Olabilir." dedim, "Bana fark etmez."
Bunun ardından Eray Gizem'e döndü ona da fikrini soracak gibi oldu ama sonra elini boş ver dercesine sallayıp film aramaya başladı. Gizem koltuktaki yastığı ona fırlattığında gülerek tekrar ona baktı.
"Korku dışında her şeye tamam olduğunu biliyorum sarışınım. Alınma."
Gizem zafer dolu bir gülümsemeyle yanımızdan ayrıldı. Giderken atıştırmalık bir şeyler hazırlayacağını söylemişti. Eray kendi hâlinde film arıyor, Rüzgar da muhtemelen benimle konuşmamak için telefonuyla ilgileniyordu. İlk önce Gizem'e yardım etmek için mutfağa gitmeyi düşündüm ama onu da pek tanımadığım için yanında huzursuz hissedecektim.
Uzun dakikalar geçmesine rağmen Eray asla bir filme karar verememişti. Nihayet Gizem geldiğinde, Eray'a yardım etti ve macera konulu bir film açabildiler.
"Yağmur, ışığı kapatır mısın?"
Gizem'i onaylayarak kalktım ve gidip ışığı kapattım. Geri döndüğümde tekli koltuklardan birinde Eray, ötekinde Gizem oturmuştu. Rüzgar'sa iri koltuktaydı ve henüz başlamayan filme odaklanmıştı. Tereddüt ederek onun yanına geçtim.
Macera filmlerini pek sevmezdim çünkü genelde sıkılırdım. Yine de buna dair bir fikir belirtmemiştim. Zaten kafamın bu kadar dolu olduğu bir gün en sevdiğim filmi dahi açsalar odaklanamazdım. Işığın kapalı oluşu, üç saat sürse bile Eray'ın yarım bıraktığı uykumu tetikledi. Gözlerim yarı açık, yarı kapalı filmi izlemeye devam ettim. Lâkin o kadar çok uykum vardı ve kafam öyle yerlerdeydi ki filmden çok az şey anlayabildim. Bir grup oyuncuların bulunduğu uçağın düştüğünü, birilerinin öldüğünü ve sağ kalanların kurtulamaya çalıştıklarını anlamıştım sadece çünkü filmin on saniyesinin dokuzunda uyuklamakla meşguldüm.
Rüzgar'ın seslenişiyle yavaşca gözlerimi araladım.
"Yağmur... Uyan hadi boynun tutulacak."
Rüzgar'ın omzunda uyuya kaldığımı fark edince irkilerek doğruldum ve gözlerimi etrafta dolaştırdım. Film kapanmıştı, Gizem ve Eray'sa yoktu. Uykulu gözlerimi Rüzgar'ın beni izleyen gözleriyle buluşturdum.
"Ben ne kadardır uyuyorum?"
Rüzgar gülümsedi.
"Filmin yarısına gelmeden uyuya kaldın zaten. Film bitti, Eray'la Gizem beş dakika kadar önce çıktılar. Ben de seni uyandırdım."
Mahcup bir ifadeyle dudaklarımı araladım.
"Pardon, omzunu çürütmüşümdür. Nasıl oldu, anlamadım. Buraya gelmeden hemen önce uyanmıştım üstelik."
"Sorun yok Yağmur, omzum falan çürümedi." dedi nahif bir ses tonuyla. "Gece uyumadığın içindir."
"Film nasıldı?"
Rüzgar başını bir sağa bir sola yatırdı.
"İlginç ama güzeldi."
Gülümsedim. Daha sonra yeni bir konuya kapı açmak için dudaklarımı araladım.
"Rüzgar?"
"Hm?" diye bir ses çıkararak yanıtladı beni.
"Sinirin geçti mi?"
Rüzgar bana ters bir bakış attı, ardından dudaklarını araladı.
"Niye hatırlatıyorsun?"
"Tamam." diyerek ağzıma hayali bir fermuar çektim. "Sormadım bir şey."
Rüzgar tekrar tebessüm etti ama birkaç saniyenin ardından gülümseyişi soldu.
"Sorun yok. Zaten ben sana sinirli falan değildim. Tatsız bir olaydı, onu unutalım diyorum." Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım, gözlerim tavanı izliyordu.
"Uykun açıldı galiba."
"Öyle oldu. Evde o kadar uyuduktan sonra bir de buraya gelip uyudum." Güldüm. "Eray'ın deyimiyle kış uykusuna yatan bir ayının uykusundan bile ağır bir uyku çektikten sonra uyku mu kalır?"
Rüzgar sesli bir şekilde gülünce gözlerim ona kaydı. Buraya geldiğimden beri onu sık sık mutsuz görüyordum. Oysa gülmek daha çok yakışıyordu.
"O zaman çıkıp biraz yürüyelim mi? Evde oturmak beni bunalttı."
Haklıydı. Bana da biraz hava almak iyi gelebilirdi.
"Olur." diyerek onu onayladıktan sonra koltuktan destek alarak ayaklandım.
Rüzgar da ayağa kalkınca birlikte kapıya doğru adımladık fakat Rüzgar aniden durup ceplerini aradı. Kaşlarım çatıldı.
"Ne oldu?"
"Telefonum yok."
"Koltuğa düşmüştür belki film izlerken." dedim olağan bir şekilde.
Rüzgar oturduğumuz koltuğa baktı ve 'yok' dercesine kafasını salladı. Bir yandan da gözleriyle evi tarıyordu. Aklıma gelen fikirle telefonumu elime aldım.
"Sessizde mi?"
"Yok." dedi evi aramaya devam ederken. "Değil."
Ben Rüzgar'ın numarasını bulmak için rehberime göz gezdirirken Rüzgar odasına geçti. Bense numarayı bulup arama tuşuna bastım. Ben bu sayede telefonu bulmayı düşünürken iki çalıştan sonra telefonu biri açtı. Bir kadın.
"Alo?"
"Alo?"
Sesime sorgulayan bir tını hâkimdi. Kimdi bu kadın? Zihnime anında binlerce senaryo toplandı. Aklıma ilk gelen ihtimal, Rüzgar'ın telefonu kaybetmiş olması ve bu kadının telefonu bulmuş olmasıydı. Kadın benim daha fazla ihtimal uydurmamı engellemek ister gibi içimden geçirdiğim soruları yanıtladı.
"Merhaba... Ben Simay'ın annesiyim. Simay banyoda. Onun telefonu, buyurun?"
Kaşlarım düz çizgi hâlini aldı. Rüzgar diye kaydettiğim numara Simay'a mı aitti?
"Ama..." diye mırıldandım, ben bunun ne demek olduğunu sorgularken Rüzgar elinde telefonla odasından çıktı ve "Buldum sonunda!" dedi telefonu elinde sallayarak.
Gösterebileceğim her tepkinin, yüzümdeki her ifadenin buz kestiğini hissettim. Az önce kafamda binlerce senaryo sıralarken şimdi hepsinin önüne koca bir kaya parçası düşmüş gibiydi. Aklıma tek bir tane mantıklı ihtimal gelmiyordu.
Telefonun diğer yanındaki kadının konuşmalarını umursamadan telefonu kulağımdan ayırdım. Rüzgar'ın gözleri elimdeki telefonu izlerken yüzündeki tebessüm ağır ağır soldu, gözleri gözlerime kaydı. Benim ifadesizliğime karşı onun bakışlarından sayılarca ifade geçti. Ve hepsi korkularımı kurşunluyordu.
---