İçeriğe geç

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 7 · 30 dk okuma

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 7

7.Bölüm: Kuşkunun çığlıkları.

7. Bölüm: Kuşkunun çığlıkları.

'Seviyordum... Ama boğularak.'

---

Ruhumda yaşanan ani bir mevsim değişikliği gibiydi hissettiklerim. Masmavi gökyüzünde bir anda fırtınalar kopmaya başlamıştı ve ben devrilmekten korkuyordum. Ben aylar öncesine kadar ölürsem cesedimin kokusunu duyana dek öldüğü fark edilmeyecek yalnızlıktaydım. O yalnızlığın üzerine kurduğum yeni hayatımın en ufak bir yara almasına katlanamayacağımı düşünürken aklımdan beni öldürecek senaryolar geçiyordu.

Rüzgar dikkatli bir şekilde yüzümü izlerken bozuntuya vermek istememiş olacak ki telefonunu kaldırıp salladı ve gülümsemeye çalıştı.

"Buldum telefonu." Yutkundu. "Çıkalım mı?"

Histerik bir şekilde güldüm ve başımı önüme eğdim. Bakışlarımı kaldırdığımda Rüzgar'ın gözlerine odaklandım. Hiçbir şeyden haberi yoktu fakat kötü bir şeyler olduğunu sezmiş gibiydi.

"Yağmur," dedi nihayet. "Kötü bir haber mi aldın?" Kaşları çatıldı. "Kiminle konuşuyordun?"

Birkaç saniye daha devam eden dalgınlığımın ardından gözlerimi kaçırıp aklımdan geçen tüm kötü ihtimalleri kovmaya çalıştım. Elimdeki telefona baktım, usulca havaya kaldırdım ve Rüzgar'ın da dikkatini çeksin diye bakışlarımla telefonu işaret ettim.

"Seni..." Sesim pürüzlüydü, boğazımı temizledim. "Seni aradım."

İfadesini merak ettiğim için dikkatimi ona verdim. Yüzünde hiçbir ifade değişmedi, sadece yutkundu.

"Beni mi aradın?"

"Telefonunu bulmak için." diye açıkladım. Sessizce devam etmemi bekledi. "Annen açtı, Simay'ın telefonu dedi." Bunları sesli söylemek bir kez daha bozguna uğramama neden oldu. Duraksayarak konuşuyordum ve sesim fazlasıyla sakin çıkıyordu. "Aylardır bu numaradan mesajlaşıyoruz Rüzgar." Elimdeki telefonu salladım bir kez daha. "Ne demek bu?"

Ben cevap beklerken o uzun uzun izledi bir süre. Bir anda dudaklarını araladı, tam bir şey söyleyecekken bu fikirden vazgeçip sustu. Başını geriye yatırdı ve gözlerini tavana dikti. Birkaç saniye süren sessizlik bile şu an duygularımın takviminde seneleri devirirken Rüzgar'ın suskunluğu dakikaları darmadağın etmişti.

"Ben.." dedi nihayet bana baktığında. Garip bir hırs duygusu sezmiştim irislerinde, peki bu hırsın hedefi kimdi? Hangimizdik? "Yani Simay ve ben..." İfadesizce tamamlamasını bekledim. "Biz..." Konuşmasına hafif kekelemeler engel oluyordu. "Aslında Simay..."

"Evet Rüzgar?" diye çıkıştım sabırsızca. "Siz ne? Sen ne? Simay ne?"

Ben onun konuşmasını beklerken o bakışlarını kaçırdı ve birkaç saniye daha bekledi.

"Önemli bir şey yok." dedi olağan bir şekilde. Az önceki tavrı bir anda silinip gitti. "Ben kendi hattımı ona verdim, kendim şu an yedek hat kullanıyorum." Gülmeye çalıştı. "Başka ne olabilir ki?"

Kaşlarım havalandı. Bu cevabı ilk sorduğum an direkt vermiş olsaydı üzerinde durmazdım fakat dakikalarca ağzında bunu gevelemiş olması cevabından tatmin olmama engeldi. İstemsizce gülümsedim, hemen sonra kendimi tutamayıp gülmeye başladım. O merakla bana bakarken ben gülmeye devam ettim.

"Bu muydu yani?" dedim gülüşlerimin arasından. "Bunu söylemek için mi konuşmakta zorlandın?"

"Buydu Yağmur." Gerginliğini fark etmemem imkansızdı. "Başka ne olabilir?"

"Bunu söylemek için sen bile bu kadar gerilemezsin." dedim şaşkınlıkla. Sesimi yükselttiğimin farkına varmam zamanımı almıştı.

"Sen bile derken?"

"Senin kadar ilginç biri." Birkaç adım geriledim. Kaşlarım çatılırken üst dudağım kendimden bağımsızca yukarıya kaydı. "Davranışların, sürekli değişen tavır ve duyguların... Bana yabancıymışım gibi davranıyorsun." İçime dolan korkunun söylediklerini hiç düşünmeden ona da ilettim. "Rüzgar, sen benden bir şey mi saklıyorsun?"

Afalladı. Lâkin hemen toparladı.

"Ben senden ne saklayabilirim Yağmur?"

Derin bir nefes aldım. Daha sakin bir tınıyla aklıma dönüp duran soruyu bana yabancı gözlerle bakan adama yönelttim.

"Beni sevmiyor ve bunu bana söyleyemiyor olabilir misin?"

"Benim seni sevmemle ne alakası var telefon hattının ya?" Kolları iki yana açılmıştı, bir elinde hâlâ telefonunu tutuyordu. "Basit bir mesele nasıl buraya geldi?"

"Bana yabancı davranmanla alakalı." Sakinliğim tekrar terk etti sesimi ve yerini daha isyankar bir tını aldı. "Sanki beni hiç tanımıyormuş gibisin. Benden çekiniyorsun, uzak duruyorsun. Derdin ne, bilmek istiyorum?! Çünkü cevaplarını sadece senin bildiğin soruları kendi kafamda mantık çerçevesine sığdırmaya çalışmaktan yoruldum."

"Yağmur, normal değil mi?" Benim aksime sakin ve üzgündü. "Seni daha önce karşımda kanlı canlı görmedim. Hep klavyenin ardındaydın... Buna alışmaya çalışıyorum. Evet, sana yabancıyım çünkü seninle yeni tanışmış gibiyim."

Aklımdan geçen bir soru daha vardı. Ben onun beklediği gibi mi çıkmamıştım? Görünüşüm müydü sorun? Ama bunu ona sormaya cesaretim yoktu. Bu soru utançvericiydi benim için, karşısında küçülmekten korkuyordum. Sorularımı yutmaya karar verdim.

Düşünmek için başımı önüme eğdim ve bir süre zemini izledim. Belki de o haklıydı. Belki de birbirimize alışmak için zamana ihtiyacımız vardı. Belki de ben gerektiğinden çabuk ayak uydurmuştum ya da düşündüğüm gibi uyum sağlayamamıştım da sadece öyle sanıyordum.

"Peki." Tekrar başımı kaldırdım. "Tamam. Belki de sen haklısındır. Ben biraz fazla yükseldim sanırım." Zorla gülümsedim. "Ben eve geçeyim... Ders çalışmam gerekiyordu, aklımdan çıkmış."

Bir şey demesini beklemeden arkamı dönmeye yeltendim lâkin elimi tuttu, durdum.

"Yağmur, ben... Ben özür dilerim."

"Ne için?"

"Sana hissettirdiklerim için."

Gözleri ellerimize kayınca elini anında geri çekti. Güldüm, gülüşüm yapaydı. Söylediklerini zıt tavırlarını fark etmediğimi mi sanıyordu? Ya da kendisi mi farkında değildi? Başımı iki yana salladım ve onun evinden çıkıp kendi evime geçtim. Üzerime rahat bir şeyler giyinip elimi yüzümü yıkamak için banyoya giderken olanların hiçbirini kafamdan atmış değildim.

Mutfağa gidip kendime bir kahve yaptım. Bu süre zarfında buraya geldiğimden beri yaşadıklarımı düşündüm.

Rüzgar'la ilk karşılaştığımızda beni karşılayan o yabancı ifadeyi...

Simay'ın tanıdık bakışlarını...

Tanışmadığım kızın benimle önemli bir şey konuşmak isteğini...

Bunlara benzer şeyler ve az önce olanlar...

Tek tek zihnimden geçen bu anılar kafamda mantıklı bir yere oturmuyordu. Aklıma gelen ihtimaller kahkaha atmama neden olan komik ihtimallerdi. Yıllarca yalnız kalmıştım, ilk kez yalnızlığımı paylaşmaya karar verdiğim an duygularımın dolandırılması... Bu şanssızlık bana bile fazlaydı.

Koltukta doğrulup sehpaya bıraktığım kahvemi aldım ve bir yudum aldım. Düşüncelerim boş evde sesli bir gülüşün duvarlara çarpmasına neden oldu. Bu kadar paranoyak olamazdım, aklımdan geçenleri birilerine anlatsaydım muhtemelen buna kahkaha atarlardı.

Evde sadece alıp verdiğim nefes seslerini ve duvardaki saatin sesini duyuyordu kulaklarım. Bunun beni ürküttüğünü fark ettim. En azından kahvem bitene kadar bana bir şarkının eşlik edebileceğini düşündüm ve dakikalar önce beni bozguna uğratan telefonumu açtım. Telefonu açar açmaz beni "son aramalar" listesi karşıladı ve ben sadece son aramama odaklandım.

Saniyelere sığacak kadar kısa bir dalgınlık anından sonra son aramalardan çıkıp şarkı listemi açtım. Onlarca şarkının arasında dikkatimi tek bir kelime çekti; şüphe. Gözlerim o an bu kelimeyi yadırgamadı, duygularımın bu kelimeyle adlandırılmaya ihtiyacı vardı. O şarkıyı açtım ve başımı geriye yaslayıp gözlerimi tavana diktim.

"Bir şüphe, soğutur bizi bir süre. Bir kasvet çöker, yoktan yere."

"Gerçekten yoktan yere mi?" diye sormadan edemedim şarkıya karşı.

Bütün yaşananlar normaldi de ben mi anormal şüphelerle dolduruyordum aklımı?

"Buruk bir his, aklını bulandırır. Felaket, kendine inandırır."

"Buruk bir his aklımı bulandırıyor." diye mırıldandım gözlerimi kapatırken. "Felaket, kendine inandırmak üzere."

O an, şüphenin korkuya gebe olduğunu keşfettiğim andı. Mideme giren sancılar korkularımın çığlıklarıydı.

"Beni biraz rahatlatır mısın, bu telaşı benden alır mısın?" diye devam ediyordu şarkı,"Bir perde gözümün tam önünde, tekinsiz bir şey var içimde.."

Sanki şarkıyı değil de, ruhumu dinliyordum. Son cümleyi defalarca tekrarladım içimden. Ne güzel ifade edilmişti şüphe; tekinsiz. Tam da buydu tanımı hissettiğim duygunun; korkutacak kadar tekinsiz, karanlık, tehlikeli ve belirsiz. Gülüşlerimle, alaylarımla, inanmayışlarımla, direnişlerimle çırpınıyordum lâkin çıkmam imkansızdı bu kuşku bataklığından.

Doğrulup kahveyi yudumlamaya devam ettim, biraz daha soğuduğu için kolaylıkla içmiştim. Ayaklandım ve kahvemi içtiğim sarı kupamı mutfağa götürüp yıkadım. Odama döndüğümde zihnime bir anda hükmeden konular derin bir nefes vermeme neden oldu.

Her ne kadar beni takip etmediğine ikna olsam da içten içe beni korkutan o adam...

Olmayan işim ve maddi ihtiyaçlarım...

Ve içimde karanlık ışıklar yakan şüphelerim...

Uyuyup sorunsuz ve her şeyi unuttuğum bir güne uyanmak istiyordum. Bunu dilemek benim açımdan utançverici olsa da uyumak ve annemin ya da ailemden herhangi birinin sesiyle uyanmak istiyordum. Yaşadığım her şeyin birer kâbus olduğunu ve dünyanın bilinçaltıma yirmi senelik bir kâbusu yansıtacak kadar fantastik bir yer olduğunu söylemelerini istiyordum.

___

Gözlerimi sıradan bir cuma sabahına açtım. Ailemden herhangi birinin bana kâbus gördüğümü söyleyen sesiyle değil, alarmın sesiyle. Uyandığım an kalbimin üzerine bir ağırlık çöktü, sanki kalbim dün yaşanan her şeyi bir anda hatırladı. Duygularımdan yükselen haykırışları duyunca koşup uykunun kollarına atlamak istedim. Uykunun beni sarıp sarmalamasını ve hiç bırakmamasını.

Sanki uyuduğumda her şey susuyordu. Sanki uyuduğumda hislerim de çığlık atmayı bırakıp uykuya teslim oluyordu. Belki de insanların üzgün anlarında uyumak isteme nedenleri buydu. Belki de acıdan kıvrananlar ölmek değil, uyumak istiyordu. Ölümü sonsuza kadar uyumak sandıkları için acı çekerken ölmeyi diliyorlardı.

Yataktan kalkıp ilk önce camı açtım. Dışarıda hafif esinti vardı. Eskiden olsaydı dışarıdaki havanın serinliği bile sevinçlerime yuva kurup beni gülümsetirdi. Ama şimdi dudaklarım bile kıpırdamadı. Etrafa bakınırken bir adamla göz göze geldik. Uzakta olduğu için yüzünü tam anlamıyla seçememiştim lâkin daha önce görmediğime emindim.

Kaşlarım çatılırken biraz daha inceledim, siyah gömlek altına siyah pantolon giyinmişti ve yine siyah bir arabaya yaslanmıştı. Gözlerini asla üzerimden çekmeyişi canımı sıkmıştı. Öfkeli nefes verip 'ne var?' dercesine başımı salladım. Anında gözlerini çekip önüne döndü. Dışarıda olsaydım bunu asla yapamazdım fakat şimdi evimdeydim, camın arkası her zaman güvende hissettiriyordu.

Bu adamın geçen gün peşime takıldığını sandığım adam olup olmadığını düşünmeden edemedim. Lâkin bütün bunlar belki de birer paranoyaydı. Belki de sadece apartmanda kalan bir tanıdığını bekleyen herhangi bir adamdı. Dün Rüzgar için düşündüğüm şeyler de paranoyaydı belki de. Belki de ben sadece kafayı yiyordum ve kurgular üretip sonra da onlara inanıyordum.

Kim, niye beni takip ederdi ki? Rüzgar niye benimle oynardı mesela? Beni nereden tanıyabilirdi? Niye benimle uğraşırdı? Başımı gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes çektim içime. Aklımdan geçenleri kovmaya çalıştım, ben kesinlikle kafayı yiyordum. Tüm bunlar paranoyalarımın hayatıma fırlattığı gereksiz kuşkulardı.

"Ne oldu yani Yağmur?" diye söylendim kendi kendime. "Her zaman görünmez olan sen bir anda görüldün ve millet işini gücünü bırakıp seninle uğraşıyor, sana tuzaklar kuruyor." Güldüm. Ellerimi cam kenarlarına yasladım, başımı öne eğdim ve artan gülüşlerimin durmasını bekledim. "Bir gün iyi para kazanırsam ilk iş psikoloğa gideceğim."

Başımı tekrar kaldırdığımda yine o adamla göz göze geldim. Gülüşlerim anında soldu, sinirle perdeyi çekip banyoya gittim. Özel günümde olduğum için her zamankinden daha uzun sürmüştü banyo rutinim. Peş peşe gelen dalgınlıkların sürekli benliğimi esir aldığı için her ne kadar acele etsem de geç hazırlanmıştım. Planım, Rüzgar'ı çağırmadan erkenden çıkıp gitmekti ama geç kaldığım için karşılaşma ihtimalimiz yüksekti.

Elim kapı koluna giderken son kez dönüp üzerimdekilere baktım. Bir sene kadar önce alıp varlığını unuttuğum lastikli siyah crop sweatimin altına siyah jogger bir pantolon giyinmiştim. Tüm ihtimallere karşı kenarda tuttuğum parayı da almıştım, bir aksilik çıkmazsa eve gelmeden önce alışverişe gidecektim. Kendimi hazırlayarak kapıyı açıp çıktım.

Rüzgar henüz çıkmadığı için hızla merdivenlere yöneldim fakat önce kapı açılma sesi sonra Rüzgar'ın sesi ilişti kulaklarıma. Durmak zorunda kaldım.

"Yağmur?"

Omzumun üzerinden ona baktım. Siyah ince sweatin altına giyindiği beyaz tişörtün paçası sweatin altından çok hafif sarkıyordu. Altına da siyah kargo pantolon giyinmişti. Bir an afalladım, hoş duruyordu.

"Günaydın." diyerek bakışlarımı kaçırdım.

Kapıyı kapatıp yanıma geldi.

"Günaydın." Gözleri birkaç saniye üzerime dolaştıktan sonra sessizce güldü. "Bir örnek giyinmişiz."

Gözlerim irileşirken sanki ne giyindiğimi bilmiyormuş gibi ani bir refleksle tekrar üzerimdekilere baktım ve haklı olduğuna dair yaşadığım farkındalıkla istemsizce güldüm. Eliyle merdivenleri işaret etti ve birlikte merdivenlerde aşağıya doğru adımladık.

"Bugün yalnız gitmek istiyorsun galiba?"

Aşağıya inerken her zamanki yüzlerle karşılaşıp baş selamı verdik, apartman kapısını açıp dışarıya doğru bir adım attım, hemen peşimden o da çıktı.

"Nereden çıktı?"

"Karşılaşmasak gidecektin."

Gözlerimi onun üzerinden çekip önüme döndüğümde yine o adamı gördüm. Kirli sakallı, uzun boylu, suratsız ve renk açısından bizimle bir örnek giyinmiş adamı. Aklımdan geçen bu düşünceye anlamsızca güldüm. Adam bakışlarını telefonundan kaldırınca gözleri bizi buldu ve kaşları çatıldı.

"Yağmur?" Rüzgar'ın sesiyle ne yaptığımın farkına varıp ona döndüm. "Neye güldün?"

"Hiç." diye geçiştirdim. "Aklıma bir şey geldi."

Başını salladı.

"Soruma cevap vermedin."

O arabasına doğru adımlarken arkasından seslenerek onu durdurdum.

"Yürüsek?"

Dudaklarını birbirine bastırıp düşünür gibi oldu lâkin çok geçmeden beni onayladı.

"Olur. Hem uykum açılır."

Birlikte yürümeye başladığımızda dikkatli bir şekilde yüzüne baktım, gözleri yine kızarıktı.

"Uyuyamadın mı gece?"

O olumsuz anlamda başını sallarken ben omzumun üzerinden arkaya baktım. Az önce orada duran adam gitmişti. Anlam veremeyen bakışlarla bir süre boş sokağı izledikten sonra önüme döndüm.

"Neden peki?" diye sordum, "Niye uyuyamadın?"

"Uyku tutmadı." dedikten sonra benim cevap vermemi beklemeden başka bir konuyla devam etti. "Bu arada Eray sabah mesaj attı. Plan yapmamamızı ve dersten sonra kafeye gideceğimizi söyledi." Yapay bir şekilde güldü ve bu sadece saliselerini aldı. "Haftasonu planıyla ilgili galiba."

Alışverişe gidecektim, yani benim zaten bir planım vardı. Kafeden erken çıkıp gitmem mümkün mü diye düşünürken Rüzgar'ın sorusu beni dalgınlığımın ellerinden çekip aldı.

"İşin mi vardı?"

"Yok." diye yalan söyledim, "Gelirim."

Kısa bir an duraksadı.

"Sen iyi misin Yağmur?"

"İyiyim." Kendimi onaylama amaçlı başımı salladım. "Neden?"

"Dalgınsın sanki." Sessiz kaldım. "Dün olanlarla mı ilgili?" Yine sustum. "Ben sabah hiçbir şey olmamış gibi geldim sana ama..."

Yutkundum. Başımı önüme eğmiştim ve düz yolda karşıma çıkan çakıl taşlarının görüntülerini inceliyordum.

"Yağmu-"

"Bir şey yok Rüzgar." Başımı kaldırıp gözlerimi gözlerine diktim. "İyiyim."

"Buradan bakınca iyi gibi görünmüyorsun."

"Buradan bakınca da her şey tüketilen cümlelerin yansıması gibi durmuyor." dedim anlık bir sinirle, "Yani olur öyle... Geçer."

"Açık konuşmak istemiyorsun, anladım."

"Açık konuşunca bir şeylerin değişmeyeceğinin farkına vardım diyelim."

Daha fazla devam etmedi. Belki de olayı büyütmek istemedi, ben de ona ayak uydurdum. Yollarımızın ayrıldığı noktaya geldiğimizde yine bir şey söylemeden kendi yoluma gitmek istedim lâkin bu sefer Rüzgar elimi tutarak buna engel oldu. Tüm vücudumla ona doğru döndüm ve bıkkınlık akan gözlerimi üzgün bakan gözleriyle buluşturdum.

Sessiz kalınca dayanamayıp "Evet?" diyerek araya girdim.

"Ben.." Yutkundu. "Sadece numaranı isteyecektim. Kafeden çıkınca haberleşmek için. Ama sanırım buna gerek kalmadı."

Kaşlarımı çattım.

"O ne demek?"

"Bilmiyorum." diye mırıldandı. Bakışlarının yönü değişti, bu sefer uzaklara dalma sırası onun dolu gözlerindeydi. "Senin kafanda soru işaretleri var. Bende seni rahatsız eden bir şeyler var." Gözlerimiz buluştu, tahminlerim üzerime korku ağları fırlatıyordu. "Ben bazen..." Dudaklarını ıslattı. Konuşmakta zorlanıyordu, her zamanki gibi. "Ben bazen seni zorluyor gibi hissetmeye başladım."

Yine yalnız kalacaktım. Yalnızlığımı paylaştığım tek adam da gidecekti benden. Kalbimi yeniden yalnız kalma ihtimalimin doğurduğu dehşet hissi kapladı. Yalnız kalmak istemiyordum. Ben hayatımda ilk kez birini kaybetmekten bu denli korkuyordum.

Ne yapacaktım? Ayrılmak istediğini söylese ne cevap verecektim? Ben yeniden yalnız kalmaya hazır değildim. Ani gelen yalnızlıkla nasıl baş edecektim? Gururuma yenik düşüp ondan gitmemesini isteyebilir miydim?

"İkimiz için de en iyisi bu sanırım." Sesi titriyordu. "Yapa-."

Anında gözlerim doldu ve Rüzgar'ın elini tutarken kendimi ilk kez o an o kadar güçsüz hissettim. Sanki hayat bir anda kalbime kurşunlar yağdırmaya başlamıştı. Ben hayatımı kimsenin varlığına ihtiyaç duymadan yaşamıştım. Kendi ayaklarımın üzerinde durarak, kendime sığınarak, kendimi koruyarak.

Yalnızlık bana yabancı değildi, yalnızlık benim evimdi. Ne olursa olsun dönüp dolaşıp geri döneceğim yuvanın adıydı yalnızlık. Peki ya şimdi ne olmuştu? Neredeydi yalnızlığımın ev sahibi olan Yağmur? Neredeydim ben?

"Rüzgar." diye mırıldandım.

İçimdeki kaybetme korkusu ağladı, bu sol yanağıma tek bir göz yaşı görünümüyle yansıdı. Kendimden nefret ettim. Güçsüzlüğümden, korkularımdan, yalnızlığımdan, gurursuzluğumdan ve acizliğimden. Annesini hayal kırıklığına uğratmış bir çocuk gibiydim, aynı zamanda 'ben seni böyle yetiştirmedim' dedirten hayal kırıklığına maruz kalmış bir anne gibi.

"Özür dilerim." diye fısıldadım sessizce ve kendime yaşattığım bu utanç hissiyle başımı önüme eğdim. Gözümden birkaç damla daha yaş aktı. Korkudan ya da yalnızlıktan değildi bu sefer, kalp kırıklıklarımdan akıyordu göz yaşlarım. Kendime duyduğum hayal kırıklıklarımdan.

Rüzgar elini elimden çekti ve yüzümü avuçlarının arasına alıp ona bakmamı sağladı.

"Yağmur, ben özür dilerim." Gözyaşlarımı sildi. "Ben özür dilerim." dedi bir kez daha, dudakları titriyordu. Kızarık gözlerinde biriken yaşları görebiliyordum. "Çok özür dilerim."

Dayanamayarak ona doğru iki adım atıp göğsüne sokuldum ve sıkıca sarıldım. Yaşadığım bu duygu yoğunluğunun sebebi neydi? Ben ne ara kaybetmekten deli gibi korkacak kadar bağlanmıştım tam anlamıyla güvenemediğim bu adama?

Bir elini saçlarıma daldırdı, çenesini başıma yaslayıp diğer koluyla da belimi sardı ve bu, içimdeki tüm korkuları çekip aldı benden. Aynı zamanda kalbimdeki kurşun yaralarını sardı ve yerine huzur isimli renkli çiçekler bıraktı. Derin bir nefes alıp kokusuyla ciğerlerimi ödüllendirdim.

"Ben sadece bir an ikimiz için de doğru olanın bu olduğunu düşündüm." diye söze girdi. "Üzülmene neden oluyorum. Buna bu şekilde son vereceğimi düşündüğüm için-"

"Seni seviyorum." dedim sessizce, gözlerim kapalıydı. Cümlesi yarım kaldı.

Yoldan geçen adım seslerini, etrafimdaki kalabalığı ilk kez umursamıyordum. İlk kez onlar yüzünden paniğe kapılmıyor ve kaçıp gitmek istemiyordum.

"Ben de." dedi Rüzgar, lâkin sesi ağlar gibi çıkmıştı.

Gözlerimi açtım ve yüzüne bakmak için geriye çekilmeye yeltendim ama Rüzgar beni birkaç saniye engelledi. Az sonra geriye çekilip yüzüne baktığımda sadece nemli kirpiklerine dikkat kesildim.

"Numaranı verecek misin yoksa kız tavlama taktikleriyle mi almam gerekecek?" diye sordu, sesi hâlâ titriyordu. Buna rağmen güldü. Muhtemelen aramızda yaşanan gerginliği başka bir konuya atlayarak azaltmaya çalışıyordu.

Gülümsemeye çalıştım ve telefonumu çıkardım. Az önce olanları hiç yaşanmamış mı sayacaktık? Benden ayrılmak istememiş miydi? Öyleyse bu tavrı neydi, bir vazgeçiş mi? Telefonumu ona uzatırken yüzüne bakamadım.

Az önceki hâlim beni utandırmıştı ve bir süre aklımdan çıkaramayacaktım. Hakkımda ne düşünmüştü acaba? Aciz olduğumu mu? Bana acıdığı için mi vazgeçmişti ayrılıktan? "Seviyorum" dediğimde karşılık verdi. Peki bunun nedeni neydi?

İşini bitirip telefonumu bana geri verdi. İkimiz de sessizliği bırakmadık çünkü o da benim gibi ne söyleyeceğini bilmiyor gibiydi. Belki de düşünmek için ikimizin de zamana ihtiyacı vardı.

"Ben gideyim." Saate baktım. "İlk ders başlamak üzere. Geç kalmayayım."

Beni onayladı.

"İyi dersler. Görüşürüz."

"Sana da." dedim çekingen bir tavırla, "Görüşürüz."

Ona arkamı dönüp yürümeye başladım. Aklım az önce olanlardaydı ve ben utançtan ölmek üzereydim. Neydi bu şimdi? Niye böyle bir an yaşanmıştı? Şüphelendiğim biriyle ilişkimin bozulmasına neden izin vermiyordum? Ben ne ara gururuma yenik düşecek kadar sevmiştim Rüzgar'ı?

Tüm bu sorular zihnimde dönüp dolaşmaya devam etti. Bense hiçbirine cevap bulamadım. Aramızdaki bu yıkıntıları nasıl toplayacağımızı düşünüyordum. "Acaba?" dedim içimden, "Acaba gerçekten ikimiz için de en doğru karar ayrılmak mıydı?"

___

Yazarın anlatımıyla.

_

Rüzgar Yağmur'un arkasından bakarken gözyaşlarını tutamadı. Arkasını döndü ve sıktığı yumruğunu dudaklarına bastırıp ağlamaya başladı. Aldığı derin ve kesik nefesler ona yetmiyordu. Boğuluyordu. Tüm gece düşünmüştü. Yağmur'a gerçekleri hangi yolla anlatabileceğini düşünüp durmuştu her gece olduğu gibi.

Fakat aklına başka bir çözüm yolu gelmişti. Ayrılmak. Bir bahane bulup ayrılmak ve Yağmur'un bunu başlayıp biten sıradan bir ilişki gibi kabul etmesini sağlamak. Bu şekilde Yağmur gerçekleri asla öğrenemeyecekti, Rüzgar da ona daha fazla zarar vermek zorunda kalmayacaktı.

Bu sabah aralarında gerilim yaşanınca bunun iyi bir fikir olabileceğine inandı. Bu gerilimi bahane olarak öne sürüp ayrılabileceğine sandı. Lâkin Yağmur'un gözlerindeki o kaybetme korkusunu görünce tüm kararları bir bir yere devrildi.

"Ne yapacağım ben?" diye fısıldadı dehşetle. "Nasıl çıkacağım bu işin içinden?"

O an en çok ihtiyacı olan şey bu sorulara cevap almaktı. En ihtiyacı olduğu anlarda genelde annesine giderdi ama bunları ona anlatmak utançtan bir daha onun yüzüne bakamamak demekti.

'Ne ara bu kadar çok sevdi beni?' diye geçirdi içinden, üniversiteye doğru paytak adımlar atarken. Yağmur'un onu unutmasını diledi, ondan soğumasını istedi. Yağmur için bir hayal kırıklığı olamayacak kadar önemsiz olmayı diledi. Peki bu mümkün müydü?

Gözyaşlarını silip telefonunu çıkardı. Eray'a geç kalacağına dair bir mesaj atıp hemen yanında duran kafeye girdi, zaten o kafeyi gördüğü için geç gitmeye karar vermişti. Gözüne boş bir masa kestirip oturdu ve elindeki deftere baktı. Dün olduğu gibi ters çevirip sonuncu sayfayı açtı ve defterin arasındaki kalemi alıp yazmaya başladı.

"Gerçekleri öğrendiğinde benden nefret edecek."

Çok kısa bir süre önce yaşananları ve Yağmur'un durumunu düşündü. Yazdığı cümleyi karaladı.

"Gerçekleri öğrendiğinde kendisinden nefret edecek."

Bir hışımla bu cümleyi de karaladı.

"Gerçekleri öğrendiğinde ikimizden de nefret edecek."

Ve bir karalama daha.

"Gerçekleri öğrendiğinde kendimden nefret edeceğim."

Gözünden akan bir damla yaş nefret kelimesinin üzerine düştü. Elindeki kalemi sıktı ve gözlerini kapatıp acıyla yutkundu. Hislerini anlamaya çalıştı. Neden ayrılamamıştı? İstediği şey, Yağmur'dan ona büyük bir darbe vurmadan kurtulmak değil miydi? Ayrılık bir ilişki için gayet normal bir şeydi, bunu Yağmur bile kaldırabilirdi. Öyleyse niye? Yağmur'un gözlerindeki o acı neden Rüzgar'ın kalbinden de bir şeyler alıp götürmüştü? Neden Yağmur'un gözleri dolduğu anda ona kıyamayacağını kabullenip vazgeçmişti?

Gözlerini açtı ve son yazdığı cümleyi de büyük bir duygu karmaşasıyla karaladı. Ve bu sefer silemeyeceği hatta üzerinde saatlerce düşünebileceği bir cümle yazdı.

"Gerçekleri öğrendiğinde ya ondan vazgeçemezsem?"

___

Yağmur'un anlatımıyla.

_

Saatler devrilmiş, dersler bitmişti fakat ben Barış'la karşılaşırım korkusuyla sınıfta bekliyordum. Bugün onunla karşılaşmak istemiyordum çünkü gözlerindeki o kırgınlığı görmeye cesaretim yoktu. Bugün yeterince yıpranmış hissediyordum.

Çantamı alıp sağıma soluma bakarak sınıftan çıkıp lavaboya gittim. Olabildiğince hızlı hareketlerle işimi bitirip çıktım ve yine etrafa bakınarak yürümeye çalıştım. Birkaç dakika sonra bahçeden de çıktığımda nihayet derin bir nefes verdim. En azından bugün bir şey yolunda gitmişti. Kafeye gideceğim için telefonu çıkarıp Rüzgar'ı aradım. İçten içe sanki bu aramamı da bir başkası açacak gibi hissediyordum. Rüzgar'ın sesi kulaklarımı doldurduğunda rahat bir nefes aldım.

"Rüzgar, benim dersim bitti. Siz kafede misiniz?"

"Gidiyoruz. Sen de direkt kafeye geç istersen."

"Tamam. Birazdan orada olurum."

Tam kapatacakken Rüzgar'ın sesini duyduğum için telefonu tekrar kulağıma götürdüm.

"Yağmur?"

"Efendim?"

Bir süre sessiz kaldı.

"Barış..." deyip sustu. Kaşlarım çatıldı. "Bugün onu gördün mü?"

"Hayır, karşılaşmadık. Neden sordun?"

"Hiç." Duraksadı. "Anladım, tamam... Görüşürüz birazdan. Dikkat et."

"Sen de dikkat et."

Telefonu kapatıp refleksle omzumun üzerinden arkama baktım, her zamanki gibi öğrenci kalabalığıydı. Önüme dönüp yoluma devam ettim. Ama yol boyunca arayıp uyduracak bir bahane aradım gitmemek için. Çünkü Rüzgar'ın yüzüne bakamayacak gibiydim.

Ayrıca Muğla'ya gitmemek için de bir bahaneye ihtiyacım vardı. Hiç birilerine katılıp herhangi bir yere gitmemiştim ve oraya gidip kendimi rezil edecek bir şey yapmaktan korkuyordum. Hayatı boyunca her şeye rağmen kendisini ayakta kalmaya ikna etmiş biri olarak fazla korkaktım belki de.

Kafeye vardığımda içeri girmeden önce durup zihnimde bahane aramaya devam ettim. İçeri girmeye cesaretim yoktu lâkin adımı duyduğumda bunun için geç olduğunu anlayarak sağıma döndüm. Seslenen kişi Rüzgar'dı, Gizem ve Eray'la birlikte bana doğru yürüyorlardı.

"Nasılsın Yağmur?" diye sordu Eray yanıma ulaşır ulaşmaz.

"İyiyim, teşekkür ederim. Sen?" Bakışlarım Gizem'e kayınca düzelttim. "Siz?"

İkisi de olumlu cevaplar verdi ve bu kısa merhabalaşma faslından sonra Rüzgar'ın yönlendirmesiyle hepimiz birlikte kafeye girdik ve daha önce iki kez oturduğumuz masaya geçtik. Bu sefer Rüzgar benim yanımda oturuken Gizem ve Eray karşımıza geçti. Ben Eray'ın anlatacaklarını beklerken Eray kafe çalışanlarından birini çağırdı. Gözlerim saate kaydı, gitmem gerekiyordu. Ya da bir an önce gitmek istiyordum. Eray'ın irisleri bizi bulunca güldü.

"Siz büyüdünüz de çift kombini mi yapıyorsunuz?"

Gözlerimi devirmeden edemedim.

"Tesadüf Eray." dedi Rüzgar.

O sırada çalışanlardan biri geldi, herkes siparişini verdi. Rüzgar'ın araya girmesine rağmen Eray yine asıl mesele hakkında konuşmadı ve biz sessizce oturup siparişlerin gelmesini bekledik. Siparişler geldi ve Eray bu sefer de sıcak çikolatasını içmeye başladı. Bıkkın bir nefes verip Rüzgar'a baktım. Bakışlarımda her ne gördüyse gülerek Gizem'e baktı. Gizem de bize bakıp güldü ve konuşmak için boğazını temizledi.

"Eray'cığım, ne diye çağırdın bizi buraya?"

"Üstüme iyilik sağlık. Kızım, ben seni çağırmadım ki, sen kendin geldin."

"Eray?" dedi Gizem dişlerinin arasından.

"Tamam tamam, şaka." diyerek doğruldu Eray. "Soru neydi?"

Gizem'in yerinde olsaydım muhtemelen sinirimden Eray'ı elindeki sıcak çikolatayla yakardım.

"Niye geldik buraya?" Benim aksime Gizem sinirlerine hâkim olmaya çalışıyordu.

Rüzgar'ın durumunu merak ettiğim için bakışlarımı sağıma çevirdim fakat Rüzgar onlardan tamamen kopmuş gibiydi. Ayrıca gözleri benim üzerimdeydi. Göz göze geldiğimiz an boğazını temizleyip önüne döndü. Belli belirsiz tebessüm ederek ben de önüme döndüm.

"Rüzgar ve Yağmur'u ben çağırdım." dedi Eray. "Sen niye geldin bilmiyorum, sana sormalı?"

"Eray, sabrımı zorlama!"

"Kızma sarışınım tamam... Şaka yapıyorum." deyip bakışlarını bize çevirerek devam etti Eray. "Siz de kısa metrajlı romantik filminizin bakışma veya çaktırmadan birbirini izleme sahnesini çektiyseniz esas konuya geçebiliriz."

Benim kaşlarım havalanırken Gizem burnundan güldü. Rüzgar'sa sadece gözlerini devirdi.

"Eray, lütfen şaka yapmadan ne anlatacaksan anlat ve gidelim."

Eray Rüzgar'a yüz çevirip boğazını temizledi.

"Biz yarın için Muğla'ya gideceğiz ya. Kuzenim de bize katılacak, itiraz edemedim. Sizin için sorun olur mu?"

"Hayır." diyerek ilk tepkiyi Rüzgar verdi. "Ama senin için sorun galiba?"

"Amcamın evladıyla pek anlaşamadığım doğrudur."

"Eray, bunu konuşmak için mi bizi buraya çağırdın?"

"Hayır. Canım sıcak çikolata çektiği için çağırdım."

Gizem çantasını alıp Eray'ın kafasına geçirince gülmeden edemedim, bu yaptığı benim bile içimi rahatlatmıştı. Fakat Eray hiç oralı olmadan konuşmaya devam etti.

"Arabayla yol fazla uzun olduğu için gece çıkıyoruz?" Hepimiz onayladık. Bunun da üzerine düşünüp itiraz edecek hâlim yoktu. "Rüzgar, arabayı kullanmak sende kardeşim. Ben uzun yolculuklarda araba kullanmayı sevmem, biliyorsun. Eğleneceğim ben. Yormayın beni."

Rüzgar gözlerini devirerek bunu da onayladı, muhtemelen o da uzatmak istemiyordu.

"Suratsızlar." dedi Eray, "Benim için bir kafeye geldiniz alt tarafı. Ne bu tavırlar? Benim canım sağ olsun."

Rüzgar ayaklanıp kalkmamız için bir elini bana, diğer elini Gizem'e uzattı. O kadar sıkılmıştım ki Rüzgar'ın elini tutup ayağa kalktım ama gözlerim Gizem'in elini tutan öteki elindeydi. İkimizin de elini bırakıp Eray'a döndü.

"Hesabı sen ödersin Eray. Bugün ödemek istemiyorum. Canım sağ olsun, değil mi?"

"Lan hesabı ödemeyeceksen niye geldin?"

Biz birlikte çıkışa yönelirken Eray'ın arkamızdan söylediklerine gülmeden edemedim. Kapının önünde Gizem durup bize döndü.

"Bana müsaade." Saatine baktı. "Biraz işim var. Yarın görüşürüz."

İkimiz de karşılık verdikten sonra yanımızdan ayrıldı. Yine Rüzgar'la yalnız kalmıştık ve onu burada bırakıp koşarak uzaklaşsam bu davranışımı yadırgamazdım ama muhtemelen Rüzgar delirdiğimi düşünürdü. Yürüyorduk ve ikimizden de çıt çıkmıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi mi davranmalıydık yoksa sabah olanları konuşmalı mıydık? İkincisi daha mantıklı geliyordu çünkü bir şeyler olmuştu.

"Rüzgar," Anında elalaları gözlerime dokundu. "Sabah olanl-"

"Yağmur?" Devam etmeme izin vermedi, soran gözlerle onu izlemeye devam ettim. "Sabah sadece saçmaladım." Başını öne eğdi ve boşluğa hafifçe tekme atan ayağına odaklandı. "Son günlerde senin sürekli bir şekilde canını sıktığımı fark ettim. Bir an sana iyi gelemeyeceğimi düşündüm ve sana biraz zaman tanımak istedim. Sonra da bundan vazgeçtim işte."

Başını kaldırdı. Soruların kapladığı kahvelerim hâlâ onun üzerindeydi.

"Peki niye vazgeçtin?"

"Bunun ne önemi var?"

Bana acıdığı için mi vazgeçmişti? Bunu merak ediyordum ve bunun çok önemi vardı benim için. Lâkin bu soruyu sorup kendimi daha da aciz bir konuma sürüklemek istemiyordum.

"Merak ediyorum." dedim, yine de ondan bir cevap almak istiyordum.

"Bu konuyu kapatsak artık?"

Daha fazla üstelemek istemedim, yorgundum. O da yorgundu. Onu bu konuda sessiz kalarak onayladım. Durağa gelince adımlarımı durdurdum, Rüzgar da iki adım ötemde durup bana döndü.

"Benim biraz işim var." dedim, "Sen beni bekleme, git. Akşam görüşürüz, olur mu?"

"Nereye gideceksin? Gel arabayı alalım, ben bırakayım istediğin yere?"

Hemen itiraz ettim.

"Gerek yok... Gerçekten. Sen gece de araba kullanacaksın. Git uyu, dinlen." Gülümsemeye çalıştım. "Lütfen."

Dudaklarını birbirine bastırdı, biraz düşündükten sonra başını hızla yana yatırıp kaldırarak beni onayladı.

"Bir şeye ihtiyacın olursa ara." dedi, "Dönerken de arayabilirsin, gelir alırım."

Hafif bir tebessümle teşekkür ettim, Rüzgar'sa aramızda geçen üstünkörü bir vedadan sonra benden uzaklaştı. Geriye sadece alışverişimi yapıp eve gitmek kalmıştı. Söyleyince çok kolaydı fakat Rüzgar uzaklaştıkça yükselen gerginliğimin derinlerinde boğuluyordum. Yaptığım alışverişlerde sırf görevlilerle iletişim kurmakta zorlandığım için içime sinmeyen bir şeyi alıp çıkıyordum, çünkü o an tek derdim o kalabalıktan uzaklaşmak oluyordu.

Bu yüzden genellikle internet üzerinden yapılan alışverişi tercih ediyordum ama şimdi nedense bunu tercih etmiştim. Derin bir nefes aldım ve çantamdan kulaklıklarımı çıkarıp taktım. En azından gidene kadar müziğin gerginliğimi azaltacağına inanmıştım, inanmak istemiştim.

___

Tüm yorgunluğumla mağazanın kapısına yaslandım, kesinlikle alışveriş yapmaktan nefret ediyordum. İnsanların garipseyen ya da öyle sandığım bakışlarını üzerimde hissedince doğrulup elimdeki poşetleri düzelttim ve yürümeye devam ettim. İleriye doğru adımlarken kalabalıktaki herhangi biriyle göz göze gelmemek için üstün bir çaba içerisindeydim. Gözüme kestirdiğim bir mağazaya girip elbiseleri incelemeye başladım.

Beğendiğim birkaç tane elbiseyi üzerimde deneyip denememek hakkında düşünürken tiz bir ses doldurdu kulaklarımı.

"Anne, bakar mısın?"

Bakışlarımı kaldırdığımda beğendiğim elbiselerden birini giyinmiş genç kıza ve elbiseyi inceleyen annesine dikkat kesildim. Kızın dizlerinin biraz üstünde duran bordo renkli triko bir elbiseydi. Kol ve etek kısmının dokulu olması elbisenin daha hoş görünmesini sağlamıştı.

"Çok güzel görünüyor ama istersen başka bir rengini de dene."

Kız aynada kendisini incelerken gülümsedi.

"Olabilir."

Annesi görevliyi çağırırken kabinden bir kız daha çıktı.

"Bu bana dar oldu." diye söylendi memnuyetsiz bir ifadeyle.

Diğer kız gülerek başını iki yana salladı.

"İnat etmeyip kendi bedenini isteseydin Sıla."

"Kendi bedenimi istedim zaten!" diyerek gözlerini devirdi. Daha sonra diğer kızı inceledi ve gözlerini irice açıp gülümsedi. "Çok yakışmış!"

"Nasıl yardımcı olabilirim?"

İrkilerek sol koluma dokunan görevliye baktım. Sessiz kaldım çünkü bir anda ne diyeceğimi bilememiştim. Aklım o kadın ve kızlardaydı. Bakışlarımı görevliden ayırıp tekrar onlara döndüm, üçü de kahkahalarla gülüyordu. İnsanlar alışverişi bu yüzden mi seviyordu? Yalnız olmadıkları için mi? Ben yorgunluktan ve gerginlikten bayılmak üzereyken onlar nasıl da eğleniyorlardı!

"İyi misiniz? Hanımefendi?"

"İyiyim." dedim yanımdaki görevliye hitâben.

Arkama bakmadan kaçıp gitmekle beğendiğim elbiselerden birini denemek arasında kalmıştım. Kızlar tekrar kabinlere girdiğinde ben de denemek istediğim siyah elbiseye baktım. Görevliye denemek istediğim elbiseyi gösterip bedenini söyledim ve beklemeye başladım.

Görevli elbiseyi getirir getirmez kabine girdim fakat çoktan pişman olmuştum. Hızlıca üzerimi değiştirip çıktım ve aynada kendime baktım. Salaş, balıkçı yaka kazak elbiseydi ve dizlerimin üstündeydi. Kemerli olduğu için özellikle bu elbiseyi tercih etmiştim. Hoş duruyordu.

"Çok yakıştı." dedi görevli, omzumun üzerinden ona bakıp gülümsemeye çalıştım. İçten içe nasıl utandığımı ve her konuştuğunda içimi buradan kaçıp gitme isteğiyle doldurduğunu bilse yine de bir şeyler söyler miydi acaba?

Elbiseyi almaya karar verdikten sonra tekrar kabine girip üzerimi değiştirdim ve parayı ödeyip çıktım. Elimdeki poşetlerle dışarı çıkıp derin bir nefes aldım. Hava kararmak üzereydi ve ben nihayet eve gidiyordum. Yürümeye başladıktan dakikalar sonra bir marketin önünde tanıdık bir yüz gördüm, istemsizce kaşlarım çatıldı. Barış arabasına birkaç market poşeti bırakıp kapıyı kapattı.

Yanından geçecektim ve beni görmesini istemiyordum. Bugünü onunla karşılaşmadan kapattığımı düşünüp erken sevinmiş olmalıydım. Arabasına bindi, bense görmemesini dileyerek hızlıca yanından geçecektim fakat arabanın kapı sesi kulaklarıma iliştiğinde tekrar indiğini anladım. Bozuntuya vermeden yürümeye devam ettim ama bana seslenince durmak zorunda kaldım.

"Nereden böyle?" Ellerimde tuttuğum poşetleri fark edince aydınlanma yaşadı. "Eve mi?"

"Evet."

"Gel," Arabayı işaret etti. "Bırakayım eve."

Kaşlarımı kaldırarak başımı iki yana salladım.

"Gerek yok, teşekkür ederim." Zorla gülümsedim. "Ben giderim."

"Hava da kararıyor." derken gözleri etrafta gezindi. "Hem ne olacak? Biz arkadaş değil miyiz?"

Son sorusunun cevabından emin değildim. Ben dalgın gözlerle onu izlerken güldü.

"Bu kadar düşünecek ne var Yağmur?" Öndeki yolcu koltuğunun kapısını açtı. "Lütfen..." Bakışları arkamdaki bir noktaya takıldı. "Bak, kızlar geçiyor. Karizmamı çizme önlerinde." dedi gülerek.

Hafiften arkaya dönerek yanımdan çoktan geçmiş kızlara bakıp güldüm ve tekrar Barış'a döndüm.

"Geliyor musun?"

Dudaklarımı birbirine bastırıp onayladım ama içim hiç rahat değildi. Sadece bu kadar ısrar etmişti ve ben karşı çıkmak istememiştim. Çünkü daha dün kırılmasına neden olmuştum ve bu bile üzülmeme yetiyordu.

Elimden poşetleri alıp arabaya yerleştirirken ben yolcu koltuğuna oturdum. O da şoför koltuğuna geçince arabayı çalıştırdı. Bakışları ara ara beni buluyordu ve yüzündeki samimi tebessüm silinmiyordu. Bense ne söylemem gerektiğini bilmeden öylece yolu izliyordum. Bir ara evimin adresini sordu, aramızda geçen tek konuşma buydu.

"Sohbetine doyum olmuyormuş."

Bu cümleyi daha önce de defalarca duymuştum, sıkıcılığımı vurgulamak için söylerlerdi genelde.

"Yanlış bir şey mi söyledim?"

"Hayır." dedim ve susmaya devam ettim.

"Rüzgar'la yenisiniz herhâlde... Daha önce yanında görmedim."

Kucağımda duran ellerimle oynamaya devam ettim.

"Sayılır."

"Aslında..." diye mırıldandı. Kısa bir duraksamadan sonra her ne söyleyecekse vazgeçti. "Neyse."

Başımı kaldırıp görüş hizama girmesine izin verdim.

"Aslında?"

Düşünceli görünüyordu ve bu saniyelerce sessiz kalmasına neden oldu.

"Aslında onun sana kendisini nasıl sevdirdiğini merak ediyorum." Kaşlarımı çattım. "Uzaktan bakınca birini sevme ihtimalin imkansız gibi duruyordu."

Gülümsedim, gülüşüm yapaydı. Söylediği şey benim kendimi yadırgamama neden olmuştu.

"Uzaktan bakınca birini sevme ihtimalim bana da imkansızmış gibi görünüyordu."

"Nasıl tanıştınız?" diye sorduğunda bir bildirim sesi dikkatimi dağıttı.

Telefonumu alıp ekranı açtım, Rüzgar mesaj atmıştı. Hızlıca girip ne yazdığına baktım, nerede olduğumu soruyordu. Eve varmamıza birkaç dakika hatta daha az bir süre kalmıştı, biraz sonra orada olacağıma dair kısa bir mesaj gönderdim.

"Nereden tanıştığınız anlaşıldı."

Barış'ın söylediği şeyi anlamayarak bakışlarımı kaldırdığımda apartmanın önünde durup bana bakan bir çift tanıdık gözle karşılaştım. Rüzgar ifadesiz bir şekilde bizi izliyordu. Barış'ın açtığı konuya dair tek bir yorum yapmadım ve teşekkür ederek arabadan indim. O da inip poşetlerimi indirdi. Poşetleri almak için uzandığımda geri çekti.

"Yardım edeyim istersen?"

Başımı iki yana salladım.

"Taşırım ben, teşekkür ederim."

Tekrar poşetlere uzandım ve bu sefer itiraz etmedi.

"Görüşürüz."

Gülümsemeye çalıştım.

"Görüşürüz."

O Rüzgar'a kısa bir bakış atıp arabasına binerken ben de apartman kapısına yani Rüzgar'a doğru adımlamaya başladım.

"İşin Barış'la buluşmak mıydı?" diye sordu sakince, bakışları hâlâ ifadesizdi. O yüzden anlamlandıramıyordum.

"Hayır. Alışverişe gitmiştim." diye açıkladım. Elaları poşetlere kaydı ve hemen sonra tekrar gözlerimi buldu. "Yolda karşılaştık, eve bırakmak istedi."

"Ver," diyerek elimdeki poşetleri almaya yeltendi. "Yardım edeyim."

"Ben taşıyabilirim." dedim, "Teşekkür ederim."

"Sen bilirsin Yağmur."

Sesi hâlâ sakindi fakat tavrını istemsizce garipsemiştim. Apartman kapısını açıp, açtığı kapıya yaslandı ve geçmemi bekledi. Kaşları çatıktı. Tam önünden geçerken pozisyon değiştirmeden gözleriyle beni takip etti ve ben içeri girer girmez kapıyı kapattı. Biz yukarıya çıkacakken bir adam bağırarak aşağı indiği için durmak zorunda kaldık. Bu adam ilk geldiğim gün gördüğüm yaşlı adamdı.

"Fare var!" diye bağırarak bastonunu rastgele sallıyordu. Evet, havada fare yakalamaya çalışıyordu! "Fare var!"

"Halis amca n'apıyorsun?" diye sordu Rüzgar, o da en az benim kadar şaşkındı.

Adam bastonuyla Rüzgar'ın bacağına vurdu.

"Fare var diyorum, sağır mısın?"

Fareden korkmadığım için bu durumu o an için önemsemedim.

"Rüzgar, iyi misin?"

Bir eli bacağındayken beni onayladı. Adam bastonu sallamaya devam ederken bu sefer bana çarpmaması için Rüzgar beni arkasına çekip adamın bastonunu yakaladı ve yanına çıktı.

"Halis amca, gel ben seni eve götüreyim. Sonra bakarım ben fareye, hadi."

"Ne oluyor Rüzgar?" diyen Tülin hanımdı. O, Özlem hanım ve Özlem hanımın kızı da aşağıya inmişti.

"Bir şey yok abla. Halis amca bu sefer de fare görmüş."

"İyi bari." dedi Özlem hanımın kızı gülerek. "Ayı saldırısından fare saldırısına iniş yapabildik."

Halis amca bu sefer de bastonu kıza doğru kaldıracakken Rüzgar ona engel oldu.

"Halis amca, sana demiyor."

Arkasında kalmıştım lâkin sesinden gülmemek için kendisini tuttuğunu anlayabiliyordum. İster istemez gülümsedim. Normalde kendimi fazlasıyla gergin hissetmem gerekirken şu an durumun komikliği her şeyi unutturmuş gibiydi. Onlar önden, ben arkalarından merdivenleri çıktık. Ben kendi dairemin önünde durdum, Rüzgar'sa gözucuyla bana bakıp adamla birlikte yukarıya çıktı.

"Alış bunlara." dedi Tülin hanım, "Halis amca böyledir. Arada apartmanı böyle ayağa kaldırır."

"Yaşlı başlı adam." Özlem hanımın konuşmasıyla gözlerim ona kaydı. "Yalnız kalmış. Kimse de gelmiyor ziyaretine." Acır gözlerle bakıyor ve fısıldayarak konuşuyordu. "Yazık. Yalnızlıktan kafayı yedi adam."

"Özlem!"

Tülin hanımın uyarıcı ses tonuna karşılık Özlem hanım sustu. Bense hiçbir tepki vermeden poşetleri yere bırakıp çantamdan anahtarlarımı çıkardım, onlara 'iyi geceler' diledikten sonra kapıyı açıp poşetleri de alarak eve girdim.

Benim için hem fazlasıyla yorucu hem de aykırı bir gün olmuştu. Poşetleri odaya bıraktıktan ve telefonumu yola çıkacağımız için şarja taktıktan sonra ilk iş banyoya girdim. Rüzgar gelir endişesiyle acele etsem de duş almam uzun sürmüştü. Odaya geçince üzerime rahat bir şeyler giyindim ve saçlarımın ıslaklığını umursamadan yorgunlukla kendimi yatağa attım.

Bugün yaşananlar zihnimin kapısını çaldı, açmadım. Bugün yaşananları düşünmek istemiyordum. Benim artık biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Verdiğim kararlar beni senelerdir devinmeyen hayatımdan alıp hareketli kalabalığın ortasına atmıştı. Kendimi, etrafımdaki insanları, söylediklerini yadırgamadan edemiyordum. Çevreme ve çevremdeki insanlara sürekli afallayan bakışlar atıyor, kendimi bir şekilde rezil ediyordum.

Bu yola değişmek için, değişmeyi öğrenmek için itmiştim kendimi. Bir öğretmen edasıyla kendimi alışık olmadığım bu hayatın tam ortasına terk etmiştim ve sürekli beni buraya başaracağıma inanarak terk eden yanımı utandırıyordum. Başaramıyordum.

Elimden tutan tek şey içimdeki sevgiydi lâkin kuşku akıyordu Rüzgar'a duyduğum sevgiyle doldurduğum kalbimin her yerinden. Zihnim aynı konuyu tekrar önüme bıraktığında doğruldum. Düşünmek istemiyordum. Yeniden şüphe duymak istemiyordum. Şüphelerim avuçlarıma cevapsız sorular bırakıyordu. Kaldırmayacağım kadar ağır sorular. Yorgundum, istemiyordum.

Telefonumu şarjdan çıkarıp sosyal medya hesaplarımı kontrol ettim. Harhangi bir bildirim yoktu, Rüzgar'la tanışmamız için önümüze yol olan uygulamaya girip kafamı dağıtma isteğiyle blog yazıları okumaya başladım. Her zamanki gibi şarkılardan ya da kitaplardan farklı alıntılar, şiirler ya da insanların kendine ait uzun yazılar karşıladı gözlerimi.

"Eğer seni kendime yasaklarsam, bütün varlığını korkunç bir sansüre uğratmış olurum."

Bu, bir kitap alıntısıydı.

"Elbette korkacaksınız, yaşamak tehlikede olmak demektir."

Bu da başka bir alıntıydı ve dikkatimi fazlasıyla çekmişti. Çünkü hislerimi kendisinde barındıran bir cümleydi. Ben de yaşıyordum, ama korkarak.

Birkaç uzun yazıyı okumadan geçtim, sadece ilk cümlesi dikkatimi çekince okuyordum uzun yazıları. Karşıma çıkan bazı alıntıları da geçtikten sonra bir şiir alıntısına denk geldim. Okumadan geçecektim lâkin altına şüphe diye not düşülmüş olması beni durdurdu.

Kaşlarım çatılırken bir süre duraksadım, uzun uzun ekrana baktım. Aklımı bulandırmamak için telefonla oyalanmaya karar vermiş ama burada da korkularımla çarpışmıştım. Titrek bir nefes verdim ve şiiri sesli bir şekilde okumak için dudaklarımı araladım.

Bir şeyler oldu bana.

Yerden mi geldi?

Gökten mi?

Kalbimde aşk ve şüphe..

Sen;

Gece yolculuğum,

Sükuta ermişliğim,

Derinlere inmişliğimsin..

Aşk;

Geceyi sever, biliyorum...

Ben de;

Bir deniz kenarında,

Seyre dalıyorum

Yıldızları,

Sokak kedilerini,

Dalgalara şarkı söyleyen balıkçıları..

Ruhum şimdi;

Ayyaş bir düşbaz..

Ağlarına takılıyorum gecenin,

Az gidiyorum,

Uz gidiyorum...

Şehirleri uyutup,

Ona gidiyorum..

Elleri ellerimde,

Elleri ufacık,

Elleri terlemiş..

Eylül kokusu sinmiş saçlarına,

Kokladıkça dağılıyorum...

Gece güne dönüyor,

Kalbim zelzeleye tutulmuş bir yeryüzü,

Savruldukça savruluyorum,

Kalbimde aşk,

Aklımda şüphe...

Şiirin güzelliğinden etkilendim ama bu çok kısa sürdü zira aklım, içimi kemirmek için üzerime saldıran canavarlara kaymıştı. Uzaklaşmak istedim, başka yazılar okumaya başladım ama sanki dünya zihnimle bir olup bana oyun oynuyordu. Kendime sormaya korktuğum soruyu bir kız gönderi olarak atmıştı.

"Sevmek yeter mi?"

Sevmek yetmiyordu. Sevmek, kuşkunun boğazımı sıkan ellerinden çekip almıyordu beni. Sevmek, avuçlarımdaki soruların cevaplarını bana sunmuyordu.

Seviyordum... Şüphelerim ayaklarına dolanıyordu sevgimin. Seviyordum... Sevgim yaşam gibiydi. Yaşam tehlikeliydi. Seviyordum... Yaşıyor gibi seviyordum.

Seviyordum... Ama korkarak.

Seviyordum... Ama boğularak.

___

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.