5.Bölüm: Yalnızlığın sonuncu evresi.
"Kendi hayatımda yürümeme izin vermiyordu nedeni belli olmayan korkularım."
___
Eskisi gibi yapayalnız kalmak istediğime dair bir farkındalık uğradı zihnime. Bu kalabalık dünya beni korkutuyordu. Kalbimin sevgi odasını anımsadım. O an anladım, bu oda sadece huzur kokan sihirlerle kaplı değildi. Bu odada korku da vardı, bu odada kötülük de vardı. Belki de şikayet ettiğim hayat, beni yalnızlığa terk ederek kurtarmıştı kendisinden.
Ama uzaklaşmak da çözüm olmuyordu. Yalnız kalmak da iyi gelmiyordu. Kaçtığımda yalnız hissediyor, yaklaştığımda zarar görüyordum. Ve sanırım, içinde hapsolduğum psikolojiye hiçbir şey çare olmayacaktı; ne kaçmak, ne de kalmak.
Gözlerimi Simay'a dikmiştim, kafamın içinden kapıyı kapatıp arkama bakmadan kaçmak geçiyordu. Heyecanlıydım, bu sefer korkudan. Konuşmuyordu. Benim kalbim gittikçe atış hızını artıyordu ve Simay hâlâ susuyordu. Sanırım önce ben bir şeyler söylemeliydim. Boğazımı temizledim.
"Tabii. Kusura bakma, ben bir an şaşırdım sadece." Kapıdan çekilip yol verdim. "Geç hadi."
Simay titrek bir nefes verdi, sanki içerisi uçurumdu onun için. Sanki bir adım daha atsa can verecekti. Sanki az sonra benim evime girmeyecekti de intihar edecekti. Yumruklarını sıktı, tam bir adım atıp içeriye girecekken Rüzgar'ın seslenişi onu durdurdu.
"Simay?"
Kaşlarım çatıldı. O da panik hâlindeydi, neler oluyordu? Simay ona döndü, birkaç saniye sonra bir anda ağlamaya başladı. Rüzgar dudaklarını birbirine bastırdı. Daha fazla yerinde durmadı, birkaç adım daha atıp Simay'a sardı kollarını.
"Özür dilerim." diye mırıldandı kardeşinin saçlarını okşarken.
Bense hiçbir tepki vermeden onları izliyordum. Simay başını kaldırıp ona baktı.
"Abi, affet beni."
Rüzgar bana kısa bir bakış attıktan hemen sonra tekrar ona döndü. Simay'ın saçlarından elini çekti, bu sefer de onun göz yaşlarını sildi.
"Bunları sonra konuşacağız. Sen sakin ol lütfen." Rüzgar geri çekildi. "Eve git, bekle beni. Geleceğim."
Simay başını iki yana salladı.
"Abiciğim, lütfen."
Simay üzgün bakışlarını bana çevirdi. Uzun uzun izledi beni. Bir şey söylemek istiyor, ama susuyor gibiydi. Rüzgar Simay'ın koluna dokundu.
"Hadi Simay..."
Simay zar zor yanımızdan ayrılıp eve girdikten sonra Rüzgar'a döndüm.
"Ne oluyor? Simay iyi mi?"
"Biraz tartıştık sadece... O da herhâlde benimle konuşmamak için buraya geldi."
"Niye tartıştınız?" diye sordum kendimi tutamayarak. Hemen sonra pişman oldum. "Pardon, özelse..."
Buruk bir tebessüm belirdi yüzünde.
"Sorun yok." dedi, "Önemli bir şey değil. Kardeşler arasında olur böyle şeyler."
Aydınlanma yaşayarak kaşlarımı kaldırıp başımı salladım. Rüzgar'sa yanlış bir şey söylemiş gibi dudaklarını birbirine bastırdı.
"Rüzgar?"
Konuyu merak ettiğim başka bir yere çekmek istemiştim.
"Efendim?"
"Simay bana önemli bir şey söyleyecekti. Tartışmanızla ilgisi ne?"
Kaşlarını çattı ve dudaklarını sarkıttı.
"Bilmem... Ben konuşurum onunla."
"Peki." diye mırıldandım. "Sen istersen Simay'ın yanına git artık. İyi görünmüyordu."
Başıyla onayladı.
"Haklısın. İyi geceler o zaman sana."
Zorla gülümsedim.
"İyi geceler."
O kendi dairesine yöneldiğinde ben de eve girip kapıyı kapattım. Odağım tamamen değişmişti. Ben hâlâ Rüzgar'ın 'kardeşler arasında olur böyle şeyler' cümlesindeydim. İnsanın kardeşi olmasının nasıl bir şey olduğunu ilk kez o an merak ettim. Bir evde ses olmasının nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştım.
Ağır ağır salona doğru yürüyüp kendimi koltuğa attım ve gözlerimin bu geniş odanın her köşesine uğramasına izin verdim. Yurttan çıktıktan sonra yaşadığım evler, odalar zaten sessizdi. Ama bu sessizliğin gürültüsü ilk kez çınlıyor kulaklarımda.
Acaba benim de bir ailem var mıydı? Belki bir kardeşim? Belki bir ablam? Başımı iki yana salladım. Eğer öyle olsaydı yalnız olmazdım, değil mi? Şimdi ailemden biri çıka gelse muhtemelen benim için hiçbir anlamı olmazdı, fakat zaman zaman bu merak içimi kemiriyordu.
Esnemeye başlayınca doğrulup ayaklandım ve odaya geçtim. Telefonumdan açtığım filmi kapatıp yatağıma girdim. Bir yandan da onları düşünüyordum. Neden kavga ettiklerini, barışıp barışmadıklarını, Simay'ın bana söyleyeceği önemli şeyin ne olduğunu. Gözlerim ağır ağır kapanırken en azından sonuncu sorumun cevabını yarın Rüzgar'dan alabileceğimi düşündüm. Uyuyup sabahı beklemekten başka bir çarem olmadığı kanısına varınca kendimi zorlamamaya karar verdim.
___
Her zamankinden farksız, sessiz bir sabaha gözlerimi açtığımda aklıma gelen ilk şey, senelerdir beni kimsenin uyandırmamış olmasıydı. Yurtta da liseye geçtikten sonra hep kendi kendime uyanıyordum. Öncesinde de zaten 'Yağmur' diye değil, 'kızlar' diye uyandırılıyorduk. Birden bire neden bunu düşündüğümü, bunun aklıma nereden geldiğini anlamıyordum. Ama sanırım zaman geçtikçe yalnızlığım ağırlaşıyordu.
İlk iş banyoya gittim. Aslında şanslıydım, banyo kavgası yapmam gereken kimse yoktu hayatımda. Düşüncelerime bir tebessüm yolladım, tebessümüm bir mermiden farksızdı.
İşlerimi hallettikten sonra mutfağa geçtim, yüzüm düştü. O kadar da şanslı sayılamazdım, mutfağa girdiğimde hazır bir sofrayla karşılaşmamıştım. Yine gülümsedim, her şeye rağmen.
Her sabahki kahvaltı rutinimi de bitirdikten sonra hazırlanmak için bu sefer de odama gittim. Şimdi en azından sadece günün ilk saatleri aynı geçiyor, Rüzgar'dan önce her gün akşama kadar aynı şeylerle uğraşıyordum. Bütün günlerim birbirinin aynısıydı.
Dolabın önünde geçirdiğim uzun dakikalardan sonra beyaz kazağımı ve neredeyse iki sene önce aldığım siyah kot pantolonumu aldım. Artık gerçekten alışverişe çıkmam gerekiyordu. Pastane tadilata girince patronumun verdiği maaşı olabildiğince idareli kullanmaya çalışmıştım. Ama benim de ihtiyaçlarım vardı, belki de ek bir iş bulup çalışmalıydım. Sıkıntılı bir nefes verip üzerimi değiştirdim.
Daha sonra sırasıyla makyaj ve saç. Başımın ağrıyacak olmasını umursamadan bu sefer saçlarımı toplamıştım. Evden çıkmak için hazır hâle geldiğimde dün giydiğim beyaz trençkotumu giyindim ve sadece birkaç dakika içinde evden çıktım.
Direkt aşağı inecektim, fakat duraksadım. Yine Rüzgar'la birlikte mi gitseydim, yoksa beklemesem daha mı iyi olurdu? Neden bunun için bu kadar düşünüyordum? İşte sorun da buydu, o benim sevgilimdi ama ben ona üniversiteye birlikte gitmeyi bile teklif etmeye çekiniyordum. Bu çekingenliğime olan sinirimle onun dairesine doğru yürüyüp kapıyı çaldım.
"Kızım, kahvaltı etseydin bari!"
Merdivenlerden inen kıza baktım, üzerinde okul üniforması vardı ve muhtemelen ya on beş ya da on altı yaşındaydı. Mavi gözleri, siyah saçları ve uzun boyuyla çok güzel görünüyordu. Üzerinde forma olmasaydı, okulda okuyan bir öğrenci demezdim. Yaşını göstermiyordu, özellikle kendi lise dönemimi düşününce. Kız bir yandan ayakkabısını giyinmeye çalışırken, bir yandan da merdivenleri iniyordu.
"Anne, okulda yerim, geç kalacağım."
Hemen peşinden elinde tostla bir kadın indi. O sırada Rüzgar da kapıyı açtı.
"Al kızım, bari şu tostu ye giderken. Aç gitme. Biraz erken uyanamaz mısın?"
"Yine mi aynı konu?" diye sordu Rüzgar gülerek.
"Hiç sorma Rüzgar, beş dakika daha fazla uyuyacak diye okula her gün aç gidiyor."
Rüzgar onaylamayan bakışlarını kıza çevirdi.
"Bana öyle bakma Rüzgar abi. Sabahları bir saniye için bilincim açılmaya çalışıyor. İçimden kendime 'uyku mu yoksa yemek mi?' diye soruyorum ve uykuyu seçiyorum. Sonuçta okulda uyuyamıyorum ama yemek yiyebiliyorum."
"Bilmiş bilmiş konuşmaya harcadığın zamanı kahvaltı için de harcayabilirdin kızım."
Rüzgar gülerken, kız oflayarak aşağı indi ve aşağıdan 'Görüşürüz' diye bağırdı. Kadın göz devirerek bana döndü. Birkaç saniye sessizce beni izledi.
"Siz?"
Ben dalgın dalgın ona bakınca Rüzgar koluma dokundu. İrkilerek önce Rüzgar'a, sonra kadına baktım.
"Efendim?" Gözlerimi kapatıp birkaç saniye sonra açtım. Yine gerilmiştim. "Kusura bakmayın, dalmışım."
"Yağmur yeni taşındı buraya." Rüzgar'a beni kurtardığı için minnettar hissettim. Benim dairemi işaret etti. "Karşı daireye."
Kadın kalan birkaç basamağı da inerek yanımıza geldi.
"Özlem ben de. Memnun oldum." Bakışları ikimizin arasında mekik dokurken ekledi. "Siz daha önceden mi tanışıyorsunuz?"
"Biz.." dedi Rüzgar, "Geç kalıyoruz Özlem abla." Bana döndü. "Hadi Yağmur." Rüzgar kapıyı kapatırken ben birkaç adım ilerlemiştim. "Görüşürüz Özlem abla." diyerek Rüzgar da bana yetişti.
Aynı şekilde ben de kadına üstünkörü bir veda ettim ve Rüzgar'la birlikte aşağıya indik.
"Niye öyle yaptın?" diye sordum, "Ayıp oldu kadına."
"Özlem abla apartmanın gazeteci ihtiyacını karşılıyor Yağmur." Apartmandan çıktık. "Sana soru sormaya başladığı an kaç. Sadece kaç. Tamam mı?"
Gülerek başımı iki yana salladım.
"Hiç öyle biri gibi durmuyordu."
Rüzgar arabaya doğru yürüdüğünde yerimde durdum ve düşürdüğüm yüzümle hareketlerini izlemeye devam ettim. Rüzgar da bana baktığında başını omzuna yatırdı.
"Yine mi?"
Gülümsedim ve ben de başımı omzuma yatırdım.
"Bu sefer hayır Yağmur."
"Rüzgar..."
Rüzgar geçip yolcu koltuğunun kapısını açtı ve beni beklemeye başladı. Bu sefer pes ettim ve gözlerimi devirerek yanına yürüdüm. Belki karar değiştirir diye yüzüne baktım ama kafasını iki yana sallayınca yüzümü düşürerek arabaya bindim. Rüzgar da kapıyı kapatıp şoför koltuğuna geçti, gülümsüyordu. Başımı camdan tarafa çevirip ben de gülümsedim. Rüzgar arabayı çalıştırdığında aklıma gelen şeyle ona döndüm.
"Simay nasıl oldu?" Anında yüzü düştü.
"İyi." dedi, ilerlemeye başladık. "Daha iyi."
"Sen peki? Sen iyi misin?"
"Ben de iyiyim." Ara ara bakışlarını yoldan ayırıp bana bakıyordu. "Kusura bakma, dün rahatsız ettik seni de."
"Rahatsız olmadım." dedim hemen, "Sadece sizi merak ettim." Kafamdaki asıl soru zihnimin kapılarını çaldığında onu bekletmeden kapıyı açtım. "Simay'la konuşabildin mi? Bana ne diyecekti?"
Rüzgar bir süre sessiz kaldı, ben de onun gibi yolu izliyordum.
"Konuştum, ama bana söylemedi. Önemsiz bir şeydir, aklın kalmasın." Tatmin olmasam da bir şey söylemedim. Rüzgar gözucuyla bana baktığında ifademde her ne yakaladıysa devam etti. "Simay biz kavga edince eve gitmek istiyor, muhtemelen sana da bunu söyleyecekti." Güldü, gülüşü yapaydı. "Çocuk işte, büyümüyor."
"Hangi eve?"
"Annemlere... Muhtemelen taksi falan çağırmanı isteyecekti, şimdi Simay'ın kafasının içinde neler döndüğünü tahmin edemiyorum. Bence böyle."
"Anladım."
Daha fazla uzatmayacaktım. Zaten Simay'la dün hariç hiç konuşmamıştık. Bana söyleyebileceği önemli herhangi bir şey yoktu. Ya gerçekten Rüzgar'ın söylediği gibiydi, ya da o kadar da önemli olmayan herhangi bir şey söyleyecekti. Rüzgar da ben de daha fazla konuşmadık. Üniversiteyi varınca Rüzgar arabayı durdurup bana baktı.
"UUnutmdan, ben sana başka bir şey söyleyeceğim."
"Evet?"
"Bugün okuldan sonra geçen gün karşılaştığımız kafeye gelir misin? Ya da istersen ben alırım seni."
"Ben gelirim de özel bir sebebi var mı?" diye sordum tereddütle.
"Sen gel, konuşuruz."
Yine üstelemedim çünkü zamanım yoktu, onun da zamanını almak istemiyordum.
"Peki, gelirim." Kapıyı açtım. "Teşekkür ederim, görüşürüz."
Gülümsedi.
"Görüşürüz."
O uzaklaşırken ben de bahçeye girip binaya doğru yürümeye başladım. Kafeye neden çağırdığını anlamamıştım ama birkaç tahminim vardı. Söylememiş olsa bile Gizem'le Eray'ı da çağıracağını düşünüyordum. Belki de yanılıyordum, fakat tahminim bu yöndeydi. Soruları ve kendi kendime verdiğim cevapları kapı önünde bırakarak binaya girdim. Sadece derse odaklanma zamanım gelmişti.
___
Dışarı çıkar çıkmaz dışarıdaki havayı içime çektim. Dersler bitmişti ve ben fazlasıyla yorgun hissediyordum. Bahçedeki kalabalığı görmezden gelmeye çalışarak ağır adımlarla yürümeye başladım. Bakışlarım yerdeydi, az sonra bir bedene sert bir şekilde çarpınca durup başımı kaldırdım.
"Yağmur?"
"Barış?"
"Ben özür dilerim. Telefona bakıyordum, görmedim seni. Bir şey oldu mu?"
Panikle başımı iki yana salladım.
"Bir şey olmadı, iyiyim. Sorun değil, ben de önüme bakmıyordum."
Barış rahatladığını belli eden bir nefes verirken güldü.
"Dün kitabın sahibini bulabildin mi?" diyerek konuyu değiştirdim.
"Bulamadım." Gülümsedi. "Kitabı aldığım yere bıraktım." Omuz silkti. "Bulmuşlardır umarım."
Gülerek başımı iki yana salladığımda gözlerim tanıdık bir çift gözle buluştu. Rüzgar bahçenin çıkışında durmuş bize bakıyordu.
"Neyse." dedim Barış'a, "Ben tutmayayım seni."
"Sen tutmuyorsun, ama ben tutuyorum galiba." Tebessümü hâlâ terk etmemişti dudaklarını. "Görüşürüz."
Gülümsedim ve başımı 'sorun yok' dercesine iki yana salladım.
"Görüşürüz."
Onun yanından ayrılarak Rüzgar'a doğru yürümeye başladım. Rüzgar hâlâ arkadaki bir noktayı, muhtemelen Barış'ı izliyordu.
"Rüzgar?" Bana bakmadı. Dikkatini üzerime çekmek için devam ettim. "Sen neden geldin?"
Sonunda gözleri bana kaydı.
"Gelmese miydim?"
"Yok... Yani ben gelecektim diye konuşmuştuk. Seni beklemiyordum."
Bakışlarının yönü tekrar değişti, dönüp arkama baktım. Barış hâlâ gitmemişti ve o da Rüzgar'ı izliyordu.
"Dersim erken bitti." diye açıkladı Rüzgar, "Ben de kafeye geçmeden seni alayım, birlikte gidelim dedim."
Başımı salladım.
"Gidelim o zaman."
Kolunu tutarak arabaya yönlendirdim. Huzursuz hissetmiştim, buradan hemen gitmek istiyordum. Bana ayak uydurdu, birlikte arabaya bindik.
"O kimdi?"
"Kim kimdi?" Aptalı oynamamın nedeni neydi şimdi?
Arabayı çalıştırdı. İlerlemeye başladığımızda ben kucağımda duran ellerimle oynuyordum.
"Anlamamış gibi davrandığına göre cevap vermek istemediğin bir soru sordum."
Omuz silktim.
"Hayır. Sadece üniversiteden bir tanıdığım."
"Ne konuşuyordunuz?" Bir şey fark etmiş gibi boğazını temizleyip doğruldu ve bana gözucuyla baktı. "Yanlış anlama, niyetim hesap sormak değil... Neyse, boş ver."
Histerik bir şekilde güldüm.
"Merak etme. Ben senin yaptığını yapıp, 'çevremdeki insanların kim olduğunu merak etme hakkın yok' demeyeceğim."
Rüzgar birkaç saniye için gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
"Ben sana öyle bir şey mi söyledim?"
"Dolaylı yoldan evet."
"Tamam Yağmur." dedi bıkkınlıkla. "Az kaldı zaten. Kapatalım konuyu."
Omuz silktim ve bir cevap vermedim. Konuyu kapatmak benim de işime gelirdi. Kafe fazlasıyla yakındı, az sonra arabayı kafenin önünde durdurduğunda inmeye yeltendim, fakat Rüzgar elimi tuttu. Ben soran gözlerle ona dönünce anında elini çekti, afallamış görünüyordu.
"Gizem ve Eray..."
"Evet?"
Ne söyleyeceğini unutmuş gibiydi, kısa bir bekleme anından sonra kendisini toparlayarak devam etti.
"Gizem ve Eray buradalardır. Onlara bir sevgilim olduğunu söyledim."
Kaşlarım havalandı. Onları çağıracağını ve hatta ilişkimizi onlara söyleyeceğini içten içe tahmin etmiş olsam bile şaşırmıştım. Tahminim yapacak olmasından yanaydı, ama bunu ondan beklemiyordum. İkisinin farklı şeyler olduğunu o an anladım.
"Sana bunu yapma demiştim."
"Sen söyledin diye değil, içimden geldiği için yapıyorum."
"Rüzgar..."
"İnelim mi?"
Gözlerim boşluğa daldı. Söylemesini başından beri istesem bile şu an buna hazır değildim.
"Bu arada kim olduğunu söylemedim. Sadece tanıştıracağım dedim."
Bu, biraz daha gerilmeme neden olurken titrek bir nefes aldım. Kalp atışlarım bir anda hızlanmış, avuçlarım terlemişti.
"İyi misin?"
Başımı salladım. Artık bütün bunları aşmalıydım. İnsanlardan, onlarla konuşmaktan, onlarla tanışmaktan korkmamalıydım. Görünmekten korkmamalıydım. Ben de insandım. Hayat beni kimsesizliğe terk etmiş bile olsa ben de bu dünyaya yaşamak için gelmiştim. Yaşamımı sürekli saklanarak, gizlenerek, her zaman birilerinden kaçarak sürdüremezdim. Nereye kaçarsam kaçayım, zaten hep hayata çarpacaktım.
"Yağmur?" Rüzgar'a döndüm. "Ne oldu?"
"Hiç."
"Emin misin?" diye sordu. "Kendini iyi hissetmiyorsan iptal edebilirim."
Lütfen iptal et.
"Hayır, gerek yok." Doğruldum. Sesim titriyordu. "İnelim hadi."
Cevap vermesini beklemeden arabadan indim, derin derin nefesler almaya başladım. Rüzgar önüme geçip ellerimi tuttu ve anında kaşları çatıldı.
"Ellerin buz gibi olmuş." Bakışlarını kaldırıp gözlerime baktı. "Daha önce tanıştın, ilk kez görmeyeceksin. Ayrıca içeride seni üzecek herhangi bir şey söylemelerine izin vermeyeceğim." Güven vermek ister gibiydi. "Ben yanında olacağım. Canını sıkacak bir şey olursa seni buradan uzaklaştıracağım, söz veriyorum. Tamam mı?"
Burukça gülümsedim, başımla onayladım. O da aynı şekilde karşılık verince kollarımı boynuna doladım, o an buna ihtiyacım vardı.
"Teşekkür ederim." diye fısıldadım.
Sessiz kaldı. Sarılmam onu afallatmış olmalı ki bir süre sonra karşılık verdi. Geri çekildiğimde artık kendimi daha iyi ve daha hazır hissediyordum. Rüzgar'ın yüzü düşmüştü, ben bakınca gülümsemeye çalıştı.
"İçeri girelim mi?" diye sorduğunda onayladım.
Birlikte içeri girdik, gözlerimle kafeyi arşınladım. Onlar görüş hizama girdiğinde zar zor kazandığım sakinliğim yine terk etti vücudumu. Rüzgar bir adım attı, bense hâlâ tereddütlüydüm. Rüzgar elimi tutunca ona baktım, bakışlarından ne demek istediğini anladım ve onayladım.
Ağır adımlarla yürüdük ve oturdukları masanın yanında durduk. Eray ve Gizem bizi görünce, her ikisinin de bakışlarını esir alan o şaşkınlıkla karşı karşıya geldim. Gerginlikle Rüzgar'ın elini sıktım. Eray ayaklandı, gözleri Rüzgar'ın üzerindeydi.
"Yağmur muydu sevgilin?" dedi inanamıyormuş gibi. "İyi ama onu ilk gördüğümüzde niye saklama gereği duydun ki? O zaman da söyleyebilirdin."
Gizem'in de yüzü asılmıştı.
"Ne kadardır birliktesiniz?"
"3 aydır." dedim bir anda boş bulunarak.
Bu, onları daha da şaşırttı.
"Ve sen bize yalan söyledin?"
"Eray!"
"Ne?"
"Şimdi söyledim işte."
"3 ay sonra söyledin ve Yağmur'u bize 'arkadaşım' diye tanıttın. Yani yalan söyledin."
Rüzgar bıkkın bir nefes verdi.
"Gizem, sen de mi?"
3 aydır birlikte olduğumuzu belki de söylememeliydim. Bu mesele aralarını bozacak gibiydi. Durumu toparlamak için boğazımı temizledim.
"O gün Rüzgar'la aramız bozuktu, o yüzden ikimiz de gergindik. Kusura bakmayın." İkisi de bakışlarını benden ayırmadan beni dinliyorlardı. "Amacımız yalan söylemek değildi."
Aslında bu, yalan sayılmazdı. Aramız bozuk değildi ama iyi de değildi. Eray gözlerini devirerek Rüzgar'a döndü tekrar.
"Peki, siz öyle diyorsanız öyle olsun." Anladığım kadarıyla Eray daha ılımlı biriydi. "Hesabı sen ödeyeceksen özrünü kabul ederim."
"Ben özür dilemedim." dedi Rüzgar ciddi bir surat ifadesiyle.
"İyi."
Eray gitmeye yeltendiğinde Rüzgar kolundan tuttu ve gülerek geri itti.
"Tamam Eray, özür dilerim. Hesaplar da benden."
Eray belli belirsiz güldü ve elini bana uzattı.
"Tebrik ederim Yağmur, çok yanlış bir seçim yapmışsın ama bunların detaylarını hesabı Rüzgar'a ödettikten sonra anlatırım."
Kendimi tutamayarak güldüm ve elini sıkarak teşekkür ettim. Rüzgar'sa hâlâ oturmaya devam eden ve asık suratla bizi izleyen Gizem'in yanına oturdu.
"Gizem, sen bir şey söylemeyecek misin?"
"Fikirlerimi önemsediğine biraz inanıyor olsaydım söylerdim Rüzgar." Ayağa kalktı.
"Nereye?" diye sordu Eray.
"Biraz işim var." diyerek gelip önümde durdu Gizem ve bana buruk bir tebessüm yolladı. "Seninle bir sorunum yok Yağmur." Elini uzattı. "Tebrik ederim."
Şaşkınlıkla elini sıkarken kendimi gülümsemeye zorlayarak teşekkür ettim. Bize üstünkörü veda edip kafeden ayrıldı.
"Bayağı bozuldu." dedi Eray. Bana döndü. "Otursana."
Başımı salladım ve geçip oturdum. Dakikalardır kafenin ortasında dikiliyorduk. Böyle fazla dikkat çekiyorduk, bu da benim en son isteyeceğim şeydi.
"Belki de beni sevmedi." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "O yüzden bozuldu."
"Alakası yok." Yine cevap veren Eray'dı. "Gizem yeni tanıştığı insanlara karşı çok denese bile pek sıcakkanlı davranamaz. Kendi duvarları var. Zamanla bunu aşacaktır. Gerçek Gizem'i tanıdığında onu seveceksin."
Omuz silktim.
"Onu sevmiyor değilim." Bakışlarım Rüzgar'a kaydı, dikkatli gözlerle beni izliyordu. Aklıma Rüzgar'ın bana söyledikleri geldi. Arkadaşlarıyla ilgili ona hesap sormamamı söylemişti. Bu yüzden şimdi herhangi bir şey söylemeye de çekiniyordum. Kendimi toparladım. "Bilmiyorum, belki de haklısın."
"Bir dakika." Eray bir anda yükselince ona döndüm. "Yoksa sen Gizem'i kıskanıyor musun?"
Doğruldum.
"Hayır tabii ki."
Aniden sorması beni utandırmıştı. İnsanlar sevgililerini kıskanabilirlerdi, değil mi? Bu, utanılacak bir şey miydi? Rüzgar'ın konuyu değiştirmesini diledim içimden, iyi hissetmiyordum. Masada duran ellerimle oynamaya devam ettim.
"Bakışların öyle demiyor." dedi Eray.
"Tamam Eray." diyerek Rüzgar araya girdi. "Hem biz kalkalım artık."
"Hani sen hesabı ödeyecektin. Daha sipariş bile vermedim. Hem yeni geldiniz!"
Rüzgar gözlerini devirerek ayaklanınca ben de ayağa kalktım.
"Borcum olsun. Şimdi eve gitsem iyi olur, aklım Simay'da kaldı."
Eray'ın gözlerindeki alaycı ifade yerini merak duygusuna bıraktı.
"Ne oldu ki Simay'a?"
"Biraz tartıştık dün. Mutsuz bir gece geçirdi. Sabah iyiydi ama aklım kaldı."
"Anladım kardeşim. Geçmiş olsun." Kaşlarını çattı. "Üzme kızı."
Üçümüz de kafenin çıkışına yöneldik.
"Kardeşimi senden daha fazla düşündüğüme emin olabilirsin Eray'cığım."
"Görmemişin kardeşi olmuş, tutmuş kolunu koparmış."
"Kardeşin burada değil diye kıskanma."
Eray'ın yüzü düştü.
"Ben gidiyorum Yağmur, biraz daha burada durursam artık bir sevgilin olmayacak. Çünkü kendisini yok edeceğim."
Rüzgar onun bu dediğine sadece gülüp arabasına doğru yürümeye başladı.
"Bak bak. Ego adamı satın almış, onun yerine konuşuyor." Bana döndü. "Nesini sevdin sen bunun?"
Güldüm.
"Görüşürüz."
Gülümseyip gözlerini kırptı.
"Görüşürüz."
Rüzgar arabaya çoktan binmişti, kapıyı açtım. Daha sonra eğilip konuşmaya başladım.
"Sen git, ben sonra geleceğim. Olur mu?"
"Sen nereye?"
"Biraz işim var."
"Ne işi?" Kaşları havalandı. "Yani eğer kısa sürecekse ben de seninle geleyim."
"Hayır." diyerek itiraz ettim. Yüzümde hafif bir tebessüm vardı. "Sen git."
Nihayet pes etti. Kafa sallayarak kabullendiğini belli etti. Ona veda edip arabanın kapısını kapattım. O uzaklaşırken ben de arkasından yürümeye başladım, yol kenarındaki markete girip alışveriş yapacaktım. Tülin hanımın verdiği tabak hâlâ bendeydi. İnceliğine karşı ben de bir şeyler yapmak istiyordum. Bugün evde çalışacak dersim olmadığı için yemek yapacaktım.
Markete girdim ve kapının önünde durup telefonumu çıkardım. Arkamdan markete biri daha girince yolu kapatmamak için yürümeye başladım, o sırada telefonumdan yemek tariflerini inceliyordum. Tatlı ve pasta işleri konusunda iyi sayılırdım çünkü bir şeyler öğrenmiştim ama fazla yemek yapmadığım için bu konuya pek hâkim değildim. Daha çok kolay yemekleri biliyordum fakat kadına makarna yapıp götüremezdim.
Gözüme en tanıdık gelen yemek kısırdı, bazılarının isimlerini bile daha önce duymadığım için fazla uzatmadım. Malzemeleri almak için markette dolaşmaya devam ettim, gözlerim telefondaydı. Arkamdan ayak sesleri duyunca refleks olarak omzumun üzerinden baktım ama kimse yoktu. Markette olduğum için bozuntuya vermedim, sonuçta fazlasıyla kalabalıktı.
Sitede yazılan malzemeleri aldıktan sonra zaman kaybetmeden çıktım ve eve doğru yürümeye başladım. Akşam yemeğine yetiştirmek için yeterince zamanım vardı. İçime dolan huzursuzluk hissiyle arkama baktım. Genç bir adam vardı, ben bakınca da bozuntuya vermeden yürümeye devam etti. Sokağın boş olması ister istemez tedirgin etmişti beni. Adımlarımı hızlandırdığımda onun da hızlandığını adım seslerinden anladım.
Artık tedirgin değildim, kesinlikle korkuyordum. Apartmana varmama çok az kaldığı için içimden kendimi sakinleştirmeyi denedim. Birkaç dakika sonra nihayet apartmana vardığımda arkama bakmadan içeri girip apartman kapısını kapattım. Eve girdiğimde derin bir nefes verdim. Bu da neydi şimdi?
Bugün Gizem'e rağmen iyi bir gün geçirmiştim. Bana karşı olumsuz bir yaklaşımda bulunmadığı için onu da sorun etmiyordum, o yüzden genel anlamda benim için iyi geçmişti. Ve şimdi moralimi yüksek tutup yemeği yapmak istiyordum. Korkularımı üzerimden silkeledim, poşetleri mutfağa bıraktıktan sonra odaya geçtim.
Telefonumu şarja takıp birkaç dakika telefonda oyalandım, daha sonra zaman kaybetmemem gerektiğini hatırlayarak doğruldum. Dolabın kapağını açacakken gözlerim cama kaydı. Huzursuz bir nefes vererek yavaş ve korkak adımlarla pencereye doğru yürüdüm. Unutmuş gibi yaparak kendimi kandırmaya çalışsam da aklıma takılmıştı. Bakışlarımla apartmanın çevresini taradım, apartmanda ara sıra gördüğüm birkaç tanıdık yüz ve apartmanın önünden geçen yabancılar dışında kimse yoktu.
Kaşlarımı çattım. Peki ama kimdi o adam? Gerçekten beni mi takip ediyordu, yoksa ben mi yanlış anlamıştım? Niyeti bir şey yapmak olsaydı zaten yapamaz mıydı? Belki de bugün için yörüngeleri aynı olan iki insandık sadece, ben boşuna paranoya yapıp kendimi korkutmuştum.
Günümün mahvolmasını istemiyordum. Yemek yapmak için bugün gerçekten hevesli hissediyordum. Perdeleri kapatıp dolabın önüne döndüm. Açık mavi eşfoman takımımı giyinip banyoya geçtim. Ellerimi yıkadıktan sonra artık yemek yapmak için hazırdım.
İlk önce poşetleri boşalttım. Sonra ihtiyacım olacak şeyleri tek tek aramamak için önceden tezgaha dizdim. Tam işe başlayacaktım ki aklıma gelen şeyle afalladım. Telefonu şarja takmıştım ve tarifi oradan izliyordum. Çok az hatırlıyordum ve herhangi bir yanlış yapma ihtimalini göze alamayacağım için orada yazılanlara harfiyen uymayı hedefliyordum.
Odadan şarj aletiyle birlikte telefonu alıp mutfaktaki prize taktım ve tarifi açtım. Önce bulguru sıcak suyla ıslatmak gerektiği yazılıydı. Bunu hatırladığım için onu da hazırlamıştım. Kaseyi bir miktar bulgurla doldurduktan sonra daha yeni ısınmış sıcak suyla ıslattım ve yumuşaması için kenara bıraktım. Daha sonra oyalanmayı istemediğim için yeşilliklere geçtim.
Uzun bir süre sonra on altıncı kez herhangi bir yanlış yapıp yapmadığımı sorgularken bir yandan da yemeği tatmak için hazırlanıyordum. Tadacağım lokmayı ağzıma attım ve iyi olup olmadığını anlamak için bir süre kendime izin verdim. Sanki mutfakta benden başka biri varmış ve benim onayımı bekliyormuş gibi başımı salladım. Beğenmiştim. Deneyimli insanlar kadar güzel olmasa da güzeldi.
Başta hemen bitirip bir şeyler izleyerek yemek yemek istesem de yaparken sürekli bir şeyler atıştırdığım için iştahım kaçmıştı. Mutfağı toparladıktan sonra odama geçtim ve aynanın önünde durup kendime çeki düzen verdim. Tülin hanıma tabağı geri verecektim ve içim hiç rahat değildi. Sanki dünyanın en zor adımını atacakmışım gibi gergindim.
Pencereyi açıp dışarıdaki havayı içime çektim. Bugün yaşananlar kendilerini hatırlatmak için hafızamın kapısını çaldığında kalp atışlarım hızlandı. Dışarıyı kontrol etmek için pencereden baktım fakat gördüğüm kişiyle bugün olanların yüzüne kapattım hafızamın kapısını.
Rüzgar aşağıdaydı, apartmanın önünde. Düşünceli bir hâli vardı sanki, dalgındı. Gerçi Rüzgar'ı gördüğüm ilk günden beri üzerindeki o dalgınlık hâli hiç çekilmemişti aramızdan. Ani bir kararla mutfağa geçtim ve Tülin hanımın tabağına biraz kısır koydum. Yemeği, telefonumu ve evin anahtarlarını alıp evden çıktım.
Hemen benim dairenin üst katındaki dairede yaşadığını söylemişti Tülin hanım. Nefesimin bile titrediğini hissettim, başkaları için yapması fazlasıyla kolay olan birçok şey benim ayaklarıma zincir vurmuştu. Kendi hayatımda yürümeme izin vermiyordu nedeni belli olmayan korkularım. Rüzgar içeri girmeden yanına gitmek istediğim için adımlarımı hızlandırdım ve Tülin hanımın dairesinin önüne geldim.
"Tamam Yağmur." diye fısıldadım. "Sadece bir tabak. Sadece bir yemek." Derin bir nefes aldım. "Bu kadar zor olmamalı." Nefes verdim. "Ne diyeceğim ben bu kadına?" Nefes aldım. "Ne diyebilirsin Yağmur? Ne için geldin buraya?" Nefes verdim. "Hadi.." Nefes aldım ve nihayet zar zor da olsa zile bastım.
Zile basar basmaz arkamı dönüp kaçma isteği yoklasa da beni, kendimi durdurdum. İnsanlarla iletişimde zorlanmamayı öğrenmeliydim çünkü apartmanda yaşamayı tercih eden bendim. Kapı açıldığında iki adım geriledim, kapıyı yirmili yaşlarında diye tahmin ettiğim esmer, genç bir adam açmıştı.
"Buyurun?"
Afalladım. Kapıyı Tülin hanım açar eminliğiyle gelmiştim, evde başkalarının da olduğu ihtimalini aklıma getirmemiştim. Adam soran gözlerle bana bakarken boğazımı temizledim.
"Tülin hanım..." diye mırıldandım ve daha fazla konuşamadım.
Adam güldü.
"Oradan baktığınızda Tülin hanım tipi mi görüyorsunuz bende?"
Kaşlarım havalandı.
"Hayır." dedim hemen, "Yani... Kusura bakmayın. Tülin hanımı soracaktım ben."
Gülümseyip kafa salladı.
"Anladım, anladım." Kapıdan çekildi. "İçeri buyurun isterseniz, ablam evde."
Başımı iki yana salladım.
"Teşekkür ederim, biraz acelem var." Sürekli gözlerimi kaçırıyordum ve bunu bilinçli yapmıyordum. "Siz çağırsanız... Lütfen."
"Peki. Bekleyin bir dakika."
"Teşekkür ederim."
Adam içeri doğru birkaç adım attığında kapıyı da açık bırakmıştı. "Abla" diye içeriye doğru seslendi iki kez.
"Efendim?" diyerek geldi Tülin hanım, gözleri beni buldu.
"İyi günler." Adama tekrar teşekkür ettim, o içeri gitti.
"Yağmur?" Tülin hanım şaşkın görünüyordu. "Seni beklemiyordum. Nasılsın?"
Gülümsemeye çalıştım.
"Teşekkür ederim. İyiyim siz?"
"İyiyim." Eliyle içeriyi işaret etti. "Gelsene."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Gitmem gerek, üzgünüm." Tabağı uzattım. "Ben size bunu getirmek istemiştim."
Tabağı aldı, gözlerini irice açtı.
"Sen mi yaptın?" Gülümsedi. "Ne gerek vardı?"
Başımı salladım.
"Elimden geldiği kadar yapmaya çalıştım, umarım beğenirsiniz. Afiyet olsun."
"Teşekkür ederim."
"Ben teşekkür ederim." Gülümsemeye çalıştım, karşımdaki kadının yerinde olsam muhtemelen bu kadar samimiyetsiz davrandığım için kendimi kapıdan kovardım. "Ben artık gideyim. İyi akşamlar."
Başını salladı, yüzünden tebessüm eksik olmuyordu. Fazla sıcakkanlı biriydi.
"Görüşmek üzere Yağmur'cuğum. İyi akşamlar."
Merdivenlere yönelip hızla aşağıya, kendi dairemin önüne indim.
Tabağı geri vermiş olmanın rahatlığıyla Rüzgar'ı o şekilde görmenin verdiği huzursuzluk içimde çatışmaya girmişti. Dışarıya çıkmak istiyordum ama ben yukarıdayken Rüzgar'ın eve girmiş olma ihtimali aklımı kurcalıyordu.
Market olayından sonra dışarıya çıkmak beni ister istemez geriyordu. Belki de yarına geçecekti bu his ama sanırım bu gece yatılı misafirimdi. Cesaretimi toplayıp aşağıya indim ve dışarıya çıktım. Rüzgar hâlâ oradaydı ve arkası dönük olduğu için geldiğimi fark etmedi, bu sırada ben de onu incelemeye koyuldum.
Lacivert sweat ve aynı renkte eşofman altı giyinmişti. Hâlâ dalgındı ve hâlâ düşünüyordu. Bir an için zihnini okuyabilmeyi diledim.
Ona kendimi fark ettirmek için boğazımı temizledim ve birkaç adım daha atarak yanına ulaştım.
"İyi misin?"
Beni beklemediği için olacak ki biraz şaşırdı ama çok geçmeden eski pozisyonunu alıp dudaklarını araladı.
"İyiyim."
Hava gündüze göre daha soğuktu. Kollarımı birbirine bağladım. Rüzgar'ın yanındaydım ve ben de onun gibi tam karşıdaki boş duvarı izliyordum.
"Dalgın gördüm seni. Simay'la mı bir şey oldu?"
"Hayır."
"İyi o, değil mi?"
"İyi." dedi ve bana dönerek devam etti. "Sen neden dışarı çıktın? Hava soğuk."
"Yukarıdan senin burada olduğunu gördüm. Merak ettim."
Duraksadı ve birkaç saniye yüzümü inceledi.
"Ben iyiyim." Tekrar önüne döndü. "Sen içeri geç."
Kaşlarım çatıldı. Yine bir anda neden aramıza bu kadar mesafe koyma gereği duymuştu ki? İstediğinde iyi, istediğinde kötü mü davranacaktı bana? Bu sorulara mantıklı bir cevap arayışındayken Rüzgar'ı izliyordum. Belki de bugün olanlar yüzündendi bu tavrı. Benim yüzümden arkadaşlarıyla arası bozulacaktı neredeyse.
"Bana kızgın mısın?" diye sordum bir anda boş bulunarak. Anında bana döndü.
"Sana neden kızgın olayım?"
"Bugün neredeyse Eray'la aranın bozulacaktı. Hatta Gizem de sana darıldı. Benim yüzümden oldu bir yerde."
Başını iki yana salladı.
"Seninle bir ilgisi yoktu Yağmur. Haklılar, yalan söyledim. Hem boş ver, yarın alırım onun gönlünü."
Gözleri hâlâ duvardaydı. Bense Gizem'in gönlünü nasıl alacağını düşünmeye başlamıştım. İçimdeki bazı duyguların daraldığını hissettim. Eray haklıydı, ben Rüzgar'ı Gizem'den kıskanıyordum fakat bir kez daha onunla bu yüzden tartışmak istemiyordum. Hem tartışmamız gereken başka konular vardı.
"Eve geçmeyeceksen biraz yürüyelim, ister misin?"
Yüzüne baktım, pek istekli görünmüyordu. Yaptığı birçok şey beni oyalamak içindi sanki. Bozuntuya vermedim. Aklımdan geçenleri konuşmamızın zamanı gelmişti zaten. Bu şekilde sanki ilişkiyi tek taraflı yaşıyor gibi hissediyordum. Ortada bir sorun vardı ve bu sorun ikimizle de ilgiliydi. Benim tek başına sırtlamaya çalışmam hem anlamsız, hem de yorucuydu.
"Olur, yürüyelim."
İkimiz de ağır adımlar atmaya başladık. İçime dolan merak duygusuyla arkamı dönüp etrafı inceledim. Kimse yoktu fakat ben izleniyor gibi hissediyordum. Belki de bugün olanlardan sonra üzerimde kalan psikolojik bir durumdu.
"Yağmur?"
Önüme döndüm.
"Efendim?"
"Tedirgin misin sen?"
"Hayır."
Evet, tedirgindim.
"Bana öyle geldi öyleyse."
Zorla gülümsedim ve başımı salladım. Apartmandan henüz çok uzaklaşmamıştık. Gözlerim uzaktan gelen bir adama ve yanındaki kıza daldı. Adamın orta yaşlı olduğunu tahmin ediyordum. Simsiyah saçları ve sakalı biraz uzundu, hafif kiloluydu. Yanındaki kız benim yaşlarımdaydı. Yaklaştığında gülümseyerek Rüzgar'a baktı adam.
"Nasılsın Rüzgar?" Adam kolunu kızın omzuna attı, gayriihtiyari bir hareket gibiydi.
"İyiyim Bekir abi, sen?"
"İyi ben de. Hayırdır, nereye böyle?"
"Hiç, dolaşıyoruz." Rüzgar'ın bir an gözleri bana kaydı. "Bu arada Yağmur, bizim apartmana yeni taşındı." Bu adam ve bu kız da mı bizim apartmanda yaşıyordu? "Bekir abi ve kızı Büşra." diye devam etti Rüzgar.
Gülümsemeye çalıştım ve her ikisine baş selamı verdim.
"Memnun oldum."
Onlar da aynı şekilde karşılık verdi.
"Biz tutmayalım sizi." dedi Rüzgar, "Yorgun görünüyorsunuz."
"Açıkçası evet, Büşra'yı aldıktan sonra biraz eğlenelim dedik." Güldü "Akşam olmuş."
"Bana vakit ayırdığın için pişman gibisin baba?"
Adam başını omzuna yatırdı ve kızına gözlerini kısarak baktı. O bakıştan her ne anladıysa önce Büşra sonra babası arasında kısa bir gülüşme yaşandı.
"Neyse çocuklar, gidelim biz. Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Onlar yanımızdan ayrıldıktan sonra yürümeye devam ettik. Rüzgar'la konuşacaklarımın üzerine vurulan o kilidin sesini duydum ve sessiz kalmaya karar verdim. Dışıma bir fısıltı bile yansıtamıyordum belki ama içimde koca bir gürültü vardı.
Bu apartmana geldiğimde her şeyin güzel olacağını hissetmiştim. Lâkin olmuyordu. Apartmanı sanki koskocaman bir huzursuzluk duygusunun elleri inşa etmişti. Nereye baksam aile görüyordum. Anne kız, baba kız, kardeşler... Hayat, hiç sahip olamadığım ve olamayacağım şeyleri gözüme sokar gibi karşıma çıkarıyordu sürekli. Bu, haksızlıktı.
"Bir şey mi oldu?"
Rüzgar'ın sesi beni zihnimin acımasız ellerinden çekip aldı o an için.
"Hayır."
"Emin misin?"
Emindim ama bir şey olduğuna emindim. İyi hissetmediğime emindim. Ona bakmadan konuştum, gözlerim yürüdüğüm yolu izliyordu.
"Buraya geldiğimden beri bir şeyler oluyor zaten."
Sessiz kaldı. Çok kısa bir süre.
"Ne gibi?"
Başımı iki yana salladım.
"Bilmiyorum." diye mırıldandım.
"Biliyorsun. Anlatmak istemiyorsun."
Gözlerimi onun gözleriyle buluşturdum.
"Anlatmak istiyorum." diyerek tekrar başka bir noktaya daldım. "Sadece doğru kelimeleri bulamıyorum, yanlış kelimeler de yan yana gelince cümlelerim kaza yapıp üzerime devriliyor."
"Sen dene. Sana siper olmaya çalışırım."
Kaşlarım havalandı. Dışa vurduğum tepki bundan ibaretti. İçimdeyse üzerime devrilme potansiyeline sahip yeni cümleler oluşmaya başladı. Ama ben Rüzgar'ın bana siper olmayı kabullendiği ve az sonra devrilecek diğer cümlelere odaklanmayı seçtim.
"Ben hayatım boyunca insanlardan kaçtım. Kalabalıklardan, dünyanın gürültüsünden... O yüzden her zaman yalnızdım. Benim etrafımdakiler de yalnızdı fakat onlar kurtuldular. Belki de kaçmadıkları için."
Kaşlarımı çattım. Hayata karşı içimde biriken derin bir küskünlük vardı, herkese adil davranmayışının sonucuydu bu dargınlık.
"Seninle tanıştığım gün gardımı ilk kez indirdiğim gündü." Bunları söylemenin ne kadar doğru olduğunu bilmiyordum ama hayatımda bir kez olsun, birine anlatmayı istedim. "Senin beni bu yalnızlıktan çekip çıkaracağını düşündüm. Duvarın ardına bir adım atmıştım senin elinden tutarak, bir adım ve hatta birkaç adım daha atabilirdim. Bu düşünce beni heyecanlandırdı. O yüzden kozamdan çıkmaya karar verdim. Evimi değiştirme kararım bu yüzdendi. Daha kalabalık bir yerde yaşarsam ve buradaki insanlarla güzel bir iletişimim olursa duvarlarım hiç görmeyeceğim kadar geride kalabilir gibi gelmişti."
"Ama?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Olmadı. Burada kendimi daha da yalnız hissetmeye başladım."
Sessizliğimiz bahsi geçen kazanın gürültüsünü bastırdı. Uzun süren saniyelerden sonra hiç beklemediğim bir anda Rüzgar sessizliğimizin üzerine bastı ayağını.
"O kadının durumuna benzedi."
Kaşlarımı çattım.
"Hangi kadın?"
"Ağlayan bir kadın. Birine bakıyor ve ağlayışı bir anda şiddetleniyor."
"Neden?"
Bilmediğini belli etmek için dudaklarını sarkıttı. Ben onu, o yolu izliyordu.
"Ağlarken 'bana bu kadar ilgili davranma' diyor."
Şaşkınlığımı gizleyemedim.
"Sevildiği için mi ağlıyor? Ama neden?"
"Ve ekliyor;" diye açıkladı. "Çünkü sen beni bu kadar sevince ben kendimi daha da yalnız hissediyorum."
Benim gibi. Buradaki insanlar fazla iyiydi ama bana kendimi yalnız hissettiriyorlardı.
"Bir kez daha yineliyorum." dedim, o kadının kendince bir sebebi olmalıydı ve ben onu merak ediyordum. "Neden?"
Rüzgar belli belirsiz gülümsedi lâkin bu çok kısa sürdü. Hüznün izleri önüne geçmişti tebessümünün.
"Sanırım, o kadının tüm bunları akıl hastanesi odasında bir boşluğa bakarak söylemesinden dolayı."
Yutkundum. O kadın yalnızlığın en sonuncu evresinde olmalıydı. Sadece bir anlığına o kadının ben olduğumu hayal ettim. Ürkütücüydü. Hayali bile üşümeme neden oldu.
"Bu kimin hikâyesi. O kadın kim?"
Omuz silkti.
"Uzun bir yazıydı. Yazan kişi altına şöyle bir not düşmüştü; henüz yazılmamış bir kitabın notları."
Derin bir nefes verdim. O an bu yalnızlığın kitapta kalmasını diledim.
"Yazıldığında okumayı isterim." diye mırıldandım ve içimde büyüyen korkunun etkisiyle bir fısıltı kaçtı dudaklarımdan. "Fakat yaşamak istemem."
Rüzgar anında durdu ve başını bana çevirdi. Uzun uzun baktı gözlerime. Dudakları kıpırdamıyordu ama sanki duymadığım bir şeyler söylüyordu bana. Kalbimin, yalnızlığın sonuncu evresinden daha büyük bir korkuya yuva olduğunu gördüm o gözlerde. 'Bana o yalnızlığı yaşatan sen olma' dedim içimden. Ve korkum büyük bir gürültüyle susturdu tüm sesleri. Hem içimde, hem dışımda.