İçeriğe geç

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 4 · 25 dk okuma

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 4

4.Bölüm: Issız.

Merhaba. ))

Arkadaşlar, bölümleri wattpadden direkt kopyalayıp atıyorum. Kontrol etmeye fırsatım olmuyor. O yüzden sanırım paragraflar da sıkıntı var. Wattyde bu kadar yakın değiller...

Bol yorum yapmayı unutmayın lütfenn.♡

Keyifli okumalar dilerim. ^^

___

4. Bölüm: Issız.

"Zaman zaman sıkıcı, bazen yorucu olabiliyordu yalnızlık. Ama hiçbir zaman bu kadar kırıcı değildi. "

___

Yazarın anlatımıyla.

Rüzgar evine girdiği gibi öfkeyle anahtarı yere fırlatıp salona geçti. Koltuklardan birine geçip oturdu ve kafasını elleri arasına alarak patlatmak istercesine sıktı. İçinden kendisine küfürler ediyordu.

"Abi?"

Kardeşinin sesi kulaklarını doldurduğunda bakışlarını ona çevirdi. Ona karşı da içi öfkeyle doluydu.

"Neden yaptın bunu Simay?"

Simay'ın gözleri anında doldu, her zaman olduğu gibi yumruklarını sıkmaya başladı. Heyecanlandığında hep bunu yapardı. Tırnaklarını avuç içlerine batırırdı kendisinden bağımsızca.

"Abi ona söyledin mi?" dedi ağlamaklı sesiyle.

Rüzgar öfkeyle bağırdı.

"Söyleyemedim! Söyleyecektim, yapamadım. Ama sen söyleyeceksin Simay. Nasıl kandırdıysan, gidip toparlayacaksın."

"Abi.."

"Söz verdin." diye Rüzgar onun sözünü kesti ve ayağa kalktı. Simay'ın karşısına geçti. "O kız buraya geldiği ilk gün bana söz verdin. Ben bu oyuna devam etmek istemiyorum. Beni neyin içine soktuğunun farkında değil misin? Gittikçe uzuyor, uzadıkça saçma bir yere evriliyor."

Aklına gelen şeyle gözlerini kapatıp öfkeyle soludu.

"Hayatımda sadece birkaç kez gördüğüm kıza aptal gibi gidip 'seni seviyorum' dedim bir de." Artık kendi kendisine konuşuyor gibiydi, içinde büyük bir vicdan mahkemesi dönüyordu. "Aptal gibi sarıldım." Koltuğa oturdu ve başını elleri arasına aldı ve yerinde sallanmaya başladı. "Benim ondan uzak durmam gerekiyordu." Az sonra başını kaldırıp tekrar Simay'a baktı.

"Senin yüzünden kendimi kızı kullanmaya çalışan bir şerefsiz gibi hissediyorum. Gerçekler ortaya çıktığında bunun hesabını ona nasıl vereceğim? Nasıl toparlayacağım? Hadi onu düşünmedin, beni de mi düşünmedin Simay? Niye yaptın bunu?"

Bakışlarında çaresizliğin kırıntıları vardı. Rüzgar her zaman kendi hâlinde yaşayan biri olmuştu. Kibardı ve genelde insanları incitmekten korkardı. Şimdiyse en büyük korkusunu yaşıyordu, birine zarar veriyordu ve bunun önüne geçemiyordu.

Simay kendini tutamayarak ağlamaya başladı. Yaşının en zor dönemleri olduğu için Rüzgar da, ailesi de zorlanıyordu. Babası Simay'ın her zaman her istediğini yapmıştı. Kızına kıyamıyor ve şımartmayı seviyordu. Belki de biraz da bu yüzden en ufak terslik olduğunda Simay şiddetli krizler geçiriyordu. Rüzgar babasına içten içe karşı da olsa bu durum için herhangi bir şey yapmamıştı ve şimdi biraz da bu yüzden pişmandı.

Simay kesik kesik nefesler aldığında Rüzgar da bıkkın bir nefes verdi. Sakin olmaya çalıştı, çünkü biraz daha üzerine gitse neler olacağını biliyordu. Konuşurken buna dikkat etmediği için kendisine durmaksızın küfürler ederken, Simay'ı sakinleştirmek için ayaklanıp yanına gitti.

"Özür dilerim." diye fısıldadı ve bu cümleyi birkaç kez tekrarladı.

Kardeşine sarıldığında Simay da ona anında karşılık verdi.

"Ben özür dilerim... Yemin ederim çok pişmanım ama korkuyorum. Ona bunu söyleyemem abi, çok korkuyorum."

'Keşke olay buralara kadar gelmeden önce de korksaydın' dedi Rüzgar içinden. Simay'a daha fazla zarar vermek istemiyordu. Öte yandan da Yağmur'un bakışları aklından çıkmıyordu. Düşündükçe içini ağır bir pişmanlık sarıyordu.

Hayatı boyunca insanları kırmamak için kendisine engel olabilmişti. Fakat şimdi hem birini kırmaktan, hem de olanlara engel olmaya çalışmaktan korkuyordu. İkisine de cesareti yoktu. Kendi hâlinde yaşadığı hayatı, sadece bir gün içinde onu ezip geçmişti. Kafasını göğsüne bastırdığı kardeşinin saçlarını okşarken, dolan gözlerindeki yaşları geri itmek için tavana baktı. Simay yanında olmasaydı, vicdan azabından hüngür hüngür ağlardı. Ama o an için vicdanının kestiği cezayı sessizce çekmeyi tercih etti.

Dakikalar geçtikten sonra daha iyi olduğuna emin olarak, kardeşini odasına götürdü. Simay yatağına yattı, Rüzgar'sa o uyuyana kadar başında bekleyeceği için yatağın yanına bir sandalye çekip oturdu. Kardeşine karşı içinde biriken öfke ve hayal kırıklığını tam anlamıyla kusamadığı için daha da zorlanıyordu.

Kardeşinin neler yaptığıyla neden hiç ilgilenmemişti? Bu durumda biraz da Rüzgar suçlu değil miydi? Şimdi ne yapacaktı? Yağmur'a gerçekleri Simay'ın anlatmayacağı belliydi, peki Rüzgar nasıl anlatacaktı? Bir gün önceye geri dönmek istediğini fark etti. Belki onunla hiç tanışmadan önce, bu oyuna dahil olmadan önce anlatsaydı her şey daha kolay olurdu. Fakat yaptıklarından sonra Rüzgar da suçluydu. Artık bu oyuna dahil olmuştu ve suçluydu.

Simay'a baktı. Düzenli nefes alıyordu ve gözleri kapalıydı, artık uyumuş olmalıydı. Uyumuyor olsa bile Rüzgar daha fazla bu odada kalamayacaktı, duyguları ona ağır geliyordu. Usulca ayağa kalktı, odadan çıkacakken gözleri masada duran bilgisayara ilişti.

Tam olarak neler yaşandığını bilmediğine dair yaşadığı farkındalık, Rüzgar'ın içinde yoğun bir merak duygusu uyandırdı. Önce tereddüt etse de dayanamayacağının gayet farkındaydı, kendisine engel olmadı. Simay'a gözucuyla baktıktan sonra bilgisayarı aldı ve odadan çıktı. Kendi odasına geçtiğinde ışığı açma gereksinimi duymadan çalışma masasının başında yerini aldı.

Derin bir nefes aldı. Cesaretini toplayarak bilgisayarı açtı. Uzun bir süre ilk tanıştıkları o uygulamayı aradı. Bulduğunda ilk iş mesaj kutusuna baktı. Tek bir kişiyle konuşması olduğunu görünce içten içe rahatladı, fazla aramasına gerek kalmamıştı. Hâlâ içinde varlığını koruyan bir tereddüt vardı, aldırış etmeden konuşmaya girdi.

Okumaya en başından başlamak istiyordu. Neler yaşandığını öğrenmeliydi. Öyle de yaptı. İlk mesaja kadar çıktı, çok uğraşmasına gerek kalmamıştı çünkü burada zaten çok fazla konuşmamışlardı. Birbirlerinin numaralarını aldıktan sonra uygulamayı bırakmışlardı. Nihayet ilk mesajı okuduktan sonra devam etmek yerine gözlerini uzunca o mesajın üzerinde gezdirdi.

'Çünkü yağmur yağdığında durdururdu rüzgarı.'

Bu cümlenin aslında ne kadar doğru olduğunu düşündü. Normal bir şekilde yaşamına devam ederken bir anda hayatı durmuştu. Donup kalmış gibi hissediyordu kendisini. Elini kolunu bağlamıştı korkusu ve vicdanı arasında sıkışıp kalmışlığı. Hiç tanımadığı bir kız aniden hayatının ortasına bomba gibi düşmüş ve onu böylesine büyük bir çaresizliğe hapsetmişti.

Artık normal davranamıyordu, artık kendi hâlinde sürdürdüğü hayatına devam edemiyordu. Bir gün içerisinde karakteri bile değişmiş gibiydi. Artık iyi biri değildi. Aylar önce rastgele atılan o mesajda olduğu gibiydi her şey.

Yağmur gelmiş, Rüzgar durmuştu.

___

Yağmur'un anlatımıyla.

_

Kalbimin sevgi için ayırdığı bir oda vardı, görünmez ve kilitli bir kapının ardında kalan. Hayatımda ilk kez o odanın kapısını görmüş, kilidini açmış ve içeriye girmiştim. O odadaydım bugünlerde, odayı keşfediyordum. İçerisinin, yıllanmışlığın etkisiyle tozlu olacağını düşünürken, karşılaştığım manzara beni büyülemişti.

Rengarenkti sevgi odası. Huzurluydu. Tertemizdi, temiz kokuyordu. Buram buram mutluluk kokuyordu. Dünyanın en güzel melodileri bu odanın içindeydi. İçeriye girdiğim ilk anda anladım; bu oda sihirliydi. Bu oda kesinlikle sihirliydi.

Hayatım boyunca içimde taşımışım bu odayı meğer, saklamış kalbim onu benden. Geriye bakıyorum da, cümlelerimin insanlara nasıl etki edeceğini düşünmeden özgür bırakırdım hep. Birilerini kırmaktan, incitmekten korkmazdım. Çünkü ben hiç kırılmamıştım ki, nasıl bir his olduğunu bilmiyordum. Fakat bilmeme gerek yokmuş, bu korku sevgi odasında saklıymış.

Bunu bugün, Rüzgar'la konuşurken cümlelerime dikkat etmeye çalıştığımda anladım. Gerçekten bu odanın sihri miydi bu, sevginin büyüsü müydü?

Derin bir nefes verip yatakta pozisyon değiştirdim. Rüzgar gittikten hemen sonra yatağıma yatmış ve neredeyse bir saattir onu düşünüyordum. Yaşanılanlar zihnimde dönüp duruyordu, sarıldığımız anı kafamın içinde tekrar tekrar yaşıyordum ve her seferinde aynı heyecanı tadıyordum.

Onu düşünüyordum evet, nasıl biri olduğunu anlamaya çalışıyordum. Üzüldüğü şeyi tahmin etmeye çalışıyordum. Onu düşünüyordum, kalbimin benden bile sakladığı o odayı nasıl bulduğunu, nasıl açtığını. Onu düşünüyordum, ona olan teslimiyetimi.

Gözlerimi kapattım bütün bu düşünce kalabalığını kapı dışarı edebilmek için. Fakat yüzüme yayılan bir tebessümle gözlerimi tekrar açmak zorunda kaldım. Ne zaman gözlerimi kapatsam, aklıma sarıldığımız an ve bana söylediği cümle geliyordu. Geliyordu ve yüzüme bir tebessüm konduruyordu.

Pozisyon değiştirip sırtüstü yattım ve tavanı izlemeye başladım. Uyuyamıyordum. Çünkü sevgi kalbime bir sihir yapmıştı. Gülümsedim. Uyuyamıyordum. Çünkü bana sarılmıştı. Tebessümüm büyüdü, gülmeye başladım. Uyuyamıyordum. Çünkü beni seviyordu. Gözlerimi kapatıp kahkaha atmaya başladım. Beni seviyordu. Rüzgar beni seviyordu.

___

Her zamanki gibi yine alarmdan dakikalar önce uyandım. Uyanır uyanmaz dün olanları anımsadım; kalbimi heyecan, yüzümü tebessüm süsledi. Kulaklarımı dolduran huzurverici sesten dolayı başımı yana çevirdim ve cama vuran yağmur damlalarıyla karşılaştım. Yüzümdeki gülümseme büyüdü. Yağmurlu havalar içimi her zaman olumlu enerjiyle doldururdu. Çoğu insanın aksine ben soğuk havalarda kendimi iyi ve dinç hissediyordum.

Yatakta daha fazla oyalanmadan kalktım ve her sabahki rutinime ayak uydurdum. Kahvaltı da bu rutine dahildi. Odama geçince aceleyle dolaptan siyah tayt pantolon ve su mavisi renginde crop sweat alıp üzerimi değiştirdim. Aynanın önüne geçip beceriksizliğimden doğan o basit makyajı yapıp, saçlarımı taradım. Sona kalan ufak birkaç işimi de hallettikten sonra üzerime beyaz trençkot giyinip evden çıktım. Kapıda Rüzgar'la karşılaşınca gülümsedim.

"Günaydın." dedim, ses tonum neşemi ele veriyordu.

"Günaydın."

Benim aksime o durgundu. Onu sadece iki gün görmüştüm, bugün üçüncü gündü ve ben onun bana içten bir şekilde güldüğünü hiç görmemiştim. Neden iyi olmadığını bilmiyordum, ama ona iyi gelmek istiyordum. Arkadaşlarının yanındayken gayet iyiydi, demek ki birileri onu neşelendirebiliyordu. Ben de bunu yapmak istiyordum.

"Yağmur?" Kendime gelerek ona döndüm, "Nereye daldın?"

"Hiç." diyerek kestirip attım.

Uzatmak yerine başını sallayarak karşılık verdi, ikimiz de merdivenlerden inmeye başladık. Aklıma gelen şeyle adımlarımı durdurdum.

"Ne oldu?"

"Tabak."

"Ne?"

Yanımda olan ve benimle birlikte yerinde duran Rüzgar'a döndüm.

"Tülin hanıma tabağı geri vermedim."

Bıkkın bir nefes vererek önüne döndü.

"Sabah sabah tabağı geri vermeni beklemiyor kimse zaten Yağmur. Ben de bir şey oldu sandım."

Omzumun üzerinden arkaya baktım, tereddütlüydüm.

"Hadi Yağmur."

Tekrar Rüzgar'a döndüm ve ona ayak uydurarak aşağı indim. Tabak işini geri geldiğimde halledecektim. Apartmandan çıktığımızda Rüzgar durup gözleriyle etrafı arşınladı.

"Gel, arabayla bırakayım seni." Bana döndü tekrar. "Bu havada yürüme."

Sıkıntılı bir nefes verdim. İçimden arabayla gitmek gelmiyordu, yağmurlu havalarda yürümek daha iyi geliyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Teşekkür ederim. Ama ben giderim. Biraz yürümek istiyorum."

Tekrar etrafa baktı.

"Çok şiddetli. Gidene kadar sırılsıklam olursun."

Omuz silktim. Elimi uzatıp yağmurun avcuma damlamasına izin verdim. Elimi indirip, bakışlarımı tekrar ona diktim.

"Yürümek bana iyi gelecek. Beni merak etme."

Dudaklarını sarkıttı, tereddütlüydü. Fakat en sonunda ikna olarak başını salladı.

"Sen bilirsin." diye mırıldandı. "Görüşürüz öyleyse."

Gözlerimi kırptım.

"Görüşürüz."

Rüzgar arabasına doğru ilerlerken, ben de arkamı döndüm. Fakat dakikalar önce sıyrıldığım düşüncelerim zihnimi tekrar yoklayınca yerimde durdum. Rüzgar iyi değildi ve ben ona iyi gelecek bir şeyler yapmak istiyordum. Yağmur bana her zaman iyi gelirdi. Denemek bana neyi kaybettirirdi? Tekrar ona döndüm, arabaya binmek üzereydi.

"Rüzgar?"

Başını kaldırdı.

"Efendim?" diye sordu, "Kararını mı değiştirdin?"

Gülümsedim ve başımı iki yana sallayarak yanına gidip arabanın kapısını kapattım. Rüzgar hareketlerimi izliyordu, bir anlam veremediğine emindim.

"Sen de benimle geliyorsun."

Rüzgar'ın kaşları havalandı.

"O nereden çıktı?"

Omuz silktim. Rüzgar etrafa bakınıp ofladı.

"Yağmur, ne gerek var böyle bir şeye? Bin arabaya, gidelim işte."

Yüzümü düşürdüm.

"Rüzgar, sen ağlarken yağmur bizi yeterince ıslattı zaten." Elini tutup çekiştirdim. "Gidelim hadi, geç kalacağız."

"Ne ağlaması?" diye söylendi huysuzca. "Biz ona 'mantık' diyoruz bizim oralarda. Arabayla gitmek varken, bu yağmurda niye yürüyelim?"

"Alınıyorum." diyerek ismimden dolayı şakaya vurdum, Rüzgar'sa gözlerini devirdi.

Ona iyi gelmek isterken daha da sinirlendirdiğimin farkındalığıyla elini bıraktım.

"Özür dilerim." diye mırıldandım. "Sen git istersen. Ben sadece yürümenin sana da iyi gelebileceğini düşünmüştüm."

Bakışları bana kaydı, ifadesi değişti. Gözlerinden anlık bir pişmanlığın geçtiğine şahit oldum.

"Görüşürüz." dedim sessizce, arkamı dönüp gidecekken elimi tuttu.

"Yağmur?"

Soran gözlerle ona baktım.

"Yürüyelim, tamam."

Başımı iki yana salladım.

"Benim için istemediğin bir şeyi yapmana gerek yok."

"Haklısın." diyerek güldü. "Ben burada ağlarken yeterince ıslandık ve biraz daha beklersek hem sırılsıklam olacağız, hem de geç kalacağız."

Ben gülemedim, çünkü onun gülüşünü izliyordum. İlk kez içten gülmüştü. Kısaydı, öylesineydi, hemen silindi, ama içtendi, sıcaktı. Derin bir iç çektim hayranlıkla.

"Yağmur?"

"Efendim?"

Kaşları çatılırken gülümsedi.

"Gidelim mi?"

Yürümeye başladım, bu onaylamak anlamına geliyordu.

"Yağmuru niye sevmiyorsun?" diye sordum, amacım konu açmaktı.

Dudaklarını sarkıttı.

"Bilmem." Düşünceleydi. Gözleri yoldaydı. "Üşütüp, hasta olmayı sevmiyorum."

Güldüm.

"Anladım... Canın tatlı." Belli belirsiz gülümsedi. "Aslında ben de rüzgârı sevmiyorum, rüzgârlı havayı."

Sinir bozukluğuyla güldü.

"Aslında," diye mırıldandı bir süre sessiz kaldıktan sonra. "rüzgâr da yağmuru sevmiyor."

"Nereden biliyorsun?"

Dalgın bakışlarını bana çevirdi, gözleri saniyelerce oyalandı yüzümde.

"Sevseydi oradan oraya savurur muydu?"

Bunu söylerken ses tonu öyleydi ki bir an konunun sadece rüzgârlı ve yağmurlu havalarla ilgili olmadığını düşündüm. Oysa ben sadece şakaya vurduğunu sanmıştım.Yutkundum ve önüme döndüm.

"Pişman oldun mu?" diye sordum bir süre sonra konuyu dağıtmak için.

Anında bana baktı.

"Efendim?" dedi hafif bir kekelemeyle.

Kaşlarımı çattım, bir anda paniklemiş gibiydi.

"Arabayla gelmediğine diyorum, pişman oldun mu?"

Kaşları havalandı ve derin bir nefes verip, başını olumsuz anlamda salladı.

"Hayır. Hatta yürümek iyi geldi." Belli belirsiz gülümsedi. "Teşekkür ederim."

Ben tam ağzımı açıp bir şey söyleyecekken bir melodi doldurdu kulaklarımı. Rüzgar telefonunu çıkardı, çalan onun telefonuydu.

"Pardon." diyerek telefonu açtı. "Efendim Gizem?"

Yüzüm düştü. Gizem... O kız bana dün hiç kötü davranmamıştı, fakat Rüzgar'la benden daha iyi anlaşıyor, onu güldürmeyi biliyor ve onu daha iyi tanıyordu. Ben Rüzgar'ı uyurken görmemiştim, ama o görmüş, hatta videoya almıştı. İstemsizce ona karşı içimde bir rahatsızlık duygusu oluşturuyordu bu durum. Rüzgar gülünce dikkatimi ona verdim.

"Günaydın Gizem, günaydın." Kısa bir süre sessiz kaldı, muhtemelen Gizem'i dinliyordu. "Bugün arabayı almadım." Konu neydi? "Ben onu tamamen unutmuşum, kusura bakma. Bugünlük Eray'la gitsen?" Rüzgar yine güldü. Onunla konuşurken gülüşleri daha içtendi. Peki bana neden hiç böyle gülmüyordu? "Ben tembihlerim onu, merak etme." Rüzgar bana baktı gözucuyla, gözlerimde her ne gördüyse yüzü düştü. "Tamam Gizem, şimdi kapatıyorum. Orada konuşuruz."

Az sonra telefonu kapattı.

"Kusura bakma." dediğinde 'önemli değil' dercesine kafa salladım.

"Ne diyordu?"

"Geçerken onu da almamı rica etti."

"Başka?" Rüzgar soran gözlerle bana dönünce açıklama gereksinimi duydum. "Yani... Arabayı almamanla ilgili bir sorun mu oldu? Ben istemede-"

"Alışverişe gidecektik." dedi sözümü keserek, "Onu diyor."

Kalbimde bir his belirdi, ama tam olarak bir isim veremedim. Huzursuzluk? Öfke? Üzüntü? Rahatsızlık? Anlamıyordum, galiba hepsi.

"İkiniz mi?"

"Evet."

Yutkundum.

Kendimi sadece birkaç saniye tutabildim. Daha fazla dayanamayarak dünden beri zihnimi kurcalayan o soruyu özgür bıraktım.

"Gizem kim?"

"Dün tanıştınız ya, arkadaşım."

"Onu sormuyordum." dedim sinirle. Yollarımızın ayrılma zamanı gelince geçiştirmeye karar verdim. "Neyse." Kolumdaki saate baktım. "Ben gideyim derse geç kalmadan." Başımı kaldırdım. "Görüşürüz."

Gidecekken koluma dokundu.

"Yağmur?"

Durdum.

"Efendim?"

"Ne demek istedin?"

"Bir şey demek istemedim." Hâlâ sinirliydim.

"Anlamıyorum niye yükseldiğini." O da gerilmişti.

"Sence de fazla yakın değil misiniz onunla?"

Bana ne oluyordu? Bu konudaki rahatsızlığımı içimde tutmam gerekiyordu, neden şimdi kendimi tutamıyordum?

"Çünkü Gizem benim yakın arkadaşım." dedi, 'yakın' kelimesine vurgu yaparak. "Ayrıca bana arkadaşlarımla ilgili bir daha hesap sormazsan sevinirim."

Öfkenin gözlerimi doldurduğunu hissettim.

"Ben sana hesap sormuyorum. Bütün bunları merak etmek benim en doğal hakkım değil mi?"

"Değil." dedi sinirle, daha sonra gözlerini kapattı sıkıca. Derin bir nefes verip tekrar bana baktı. "Bu konuyu kapatsak daha iyi olacak. Sakinleştiğinde konuşuruz."

"Ne?" Gözlerim irice açıldı, gerçekten öfkeden delirecek gibiydim. "Ben zaten sakinim."

"Yağmur lütfen!" derken sesini hafiften yükseltti. "Sonra konuşsak daha iyi. Uzamasın şimdi."

Tepkileri çok anlamsızdı, bu yüzden durup ona daha fazla kendimi açıklamak için çabalamak istemedim. Ne söylersem söyleyeyim, uzatmış olacaktım.

"İyi." dedim öfkeyle.

Aynı öfkeyle karşılık verdi.

"İyi. Görüşürüz."

Hiçbir şey söylemeden arkamı dönüp yürümeye başladım. Az sonra omzumun üzerinden baktığımda gördüm, o da aynı şekilde arkasını dönmüştü, kendi yörüngesindeydi. Göz devirerek önüme döndüm.

Hep böyle mi olacaktı? Bir gün iyi davranıp, ertesi gün yine benim duygularımı yerle bir mi edecekti? Onunla ilgili bir şeyleri sorgulamamın nesi yanlıştı? Sadece merak ediyordum, bu onu niye rahatsız ediyordu? Bütün bu sorulara bir cevap bulamıyordum, yanlış olan gerçekten de ben miydim?

Üniversiteye yaklaşmıştım ve bu bölge daha kalabalıktı. Adımlarımı hızlandırdım, insanların yanlarından hızlıca geçip gitmek istiyordum. Karşıdan gelen insanlarla göz göze gelmemek için gerçek bir çaba gösteriyordum.

Benden birkaç adım ötede yürüyen çifte takıldı gözlerim, onlar da birer öğrenciydi. Adam kolunu kızın omzuna atmış, birbirlerine gülerek bir şeyler anlatıyorlardı. Derin bir iç çektim. Uzaktan baktığımda bana bile belli olmuştu birbirlerine duydukları o sevgi.

Bakışlarımı onlardan ayırarak biraz daha hızlandım. Onların da yanından geçip giderken ister istemez yürüyüşümde bir sorun olup olmadığını düşündüm ve bu düşünce beni gerdi. Bu tür düşünceleri kafamdan atmaya çalışırken el ele yürüyen başka bir çift gördüm.

"Dursana Ömer." dedi kız, telefonunu çıkardı. Elinde çiçek vardı. "Bir fotoğraf çekelim."

Onlar fotoğraf çektirirken ben Rüzgar'a bunu teklif edersem vereceği tepkiyi düşünüyordum. Muhtemelen, bu bile onun için sorun olurdu. Etraftaki çiftlere bakmak moralimi biraz daha düşürmüştü, biz Rüzgar'la yan yana yürürken asker arkadaşı gibiydik. Bugün bana verdiği tepki bir kez daha aklıma gelince burnumun sızladığını hissettim. Bana niye böyle davranıyordu?

___

Derslerim bittikten sonra üniversite binasından çıktım, bahçe kapısına doğru yürürken peşimden birinin seslenmesiyle durup omzumun üzerinden arkaya baktım. Gelen Barış'tı. Bu hayatta nasıl davranırsam davranayım, benimle iletişim kurmaktan vazgeçmeyen tek insan. Yanıma geldiğinde nefes nefeseydi. Bir şey demeden soran gözlerle ona bakmayı sürdürdüm.

Saçları kahverenginin açık tonundaydı, gözleri de kahverengiydi. Boyu uzundu ve beyaz tenliydi. Yorum yapmam gerekirse, yakışıklı bir yüze sahipti. Aslında onu ilk gördüğümde görüntüsü dikkatimi çekmişti, ama bu kadardı. Barış'a karşı daha sonra olumlu hiçbir şey hissetmemiştim.

"Kitabın..." diyerek elindeki kitabı havaya kaldırdı. "Unuttun galiba, onu getirdim."

Elindeki mavi kapaklı kitaba baktım. Ahmet Batman'ın, "Bana İkimizi Anlat" kitabıydı. Kitabı görünce gülümsemeden edemedim, bu kitabı uzun zaman önce okumuştum. Konusunu tam anlamıyla hatırlamıyordum bile, ama kitabı görünce karakterlerinin isimlerini hatırladım. Kitap Rüzgar isimli karakterin anlatımındandı, Yağmur isimli bir kıza olan aşkını anlatmasıyla başlıyordu. Bakışlarımı kaldırıp Barış'a baktım.

"Bu kitap benim değil."

Kaşları havalandı.

"Sahi mi?" Güldü ve başını eğip kitaba baktı. "Desene, bir başkasının kitabını almışım."

Bakışlarımı kaçırıp sinir bozukluğuyla güldüm, anında bana baktı.

"Madem gülebiliyorsun, neden bunu saklıyorsun?"

Yüzüm düştü. Böyle cümlelere alışık değildim, bu yüzden çekiniyordum ve bir an önce gitmek istiyordum. Barış bana gülümsedi, daha sonra tekrar kitaba bakmaya başladı. Arkasını çevirip, kapakta yazan bir yazıyı okudu. Kendi kendisine okur gibiydi, fakat sesli okumuştu.

"Yaşanması mümkünken yaşanmayan her aşk gün gelir bizden bunun hesabını sorar."

Yüzündeki tebessüm büyüdü, ama buruktu. Gözleri tekrar beni buldu.

"Bence bu kitabı okumalısın."

'Zaten okudum' diyemedim, dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Artık gitmem gerek." Bakışlarımla kitabı işaret ettim. "Sen de onun sahibini bul bence."

Güldü ve başını salladı.

"Haklısın... Görüşürüz."

"Görüşürüz."

Arkamı dönüp yürümeye başladığımda bir kez daha seslendi.

"Yağmur?"

Durup ona baktım tekrar.

"Efendim?"

"Gülüşünü gizleme."

Birkaç saniye yüzüne baktım, ama ne bir şey söyledim, ne de herhangi bir tepki verdim. Önüme dönüp yürümeye devam ettim. Bahçeden çıkarken kulaklıklarımı takıp, sakin bir şarkı açtım. Yürümeye, ellerimi cebime koyarak devam ettim. Biraz dışarıda oyalanmak istiyordum. Sabah olanlardan sonra Rüzgar'la karşılaşmamak daha iyi olurdu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, yağmur yağmaya devam ediyordu.

Bir tanıdığım, bir arkadaşım olmasını istediğim bir andaydım. Güvendiğim birine tüm yaşananları anlatıp, ondan tavsiye almak istiyordum. Belki de benim göremediğim bir şeyler, atladığım detaylar vardı. Çünkü Rüzgar sadece birkaç günde değişmiş olamazdı.

Biz apartmanda karşılaşmadan önce bana karşı daha ilgiliydi. Gözlerini görmüyordum, tavırlarını bilmiyordum, ses tonunu duymuyordum, ama cümleleriyle beni seviyordu. Şimdi 'seni seviyorum' derken bile sevmiyor sanki. Dün gece beni sevdiğini düşünüp kahkahalar atıyordum oysa, şimdi yere çöküp saatlerce ağlamak isteğiyle doluyor içim.

Acaba başından beri böyle biri olsaydı, yine de sever miydim onu? Bu soru için de bir cevabım yoktu. Rüzgar'ın üzerime devirdiği sayılarca sorunun hiçbirine cevabım yoktu ve bu bilinmezlik beni yoruyordu. Bir yolu olmalıydı bütün bunları kafamdan silip atmanın. Belki de ben hiç bulaşmamalıydım yalnızlığın zıttına. Kendimle zaman geçirmeye devam etmeliydim.

Yalnızlık biraz da kendi tercihimdi. Zaman zaman sıkıcı, bazen yorucu olabiliyordu yalnızlık. Ama hiçbir zaman bu kadar kırıcı değildi.

Birkaç saat öylece yürüdüm yağmurun altında, o kadar dalgındım ki bu kadar uzun bir zaman devirdiğimi tesadüfen saate bakınca fark ettim. Bu farkındalıkla daha fazla vakit kaybetmeden evin yolunu tuttum. Ellerimi ceplerimden çıkarıp saçlarıma götürdüm, sırılsıklam olmuştum.

Yurttan ayrıldıktan sonra her zaman tek yaşadığım için hastalanmak benim için kâbus görmekten farksızdı. Bu yüzden içimi bir pişmanlık sarmaya başladı ve içimden hastalanmamayı diledim. Kendime karşı bu kadar sorumsuz davranmamalıydım, çünkü hastalanırsam bana bakmak zorunda olan kişinin yine ben olacağımı iyi biliyordum. Kimsesizliğimi unutmamalıydım.

Bir an önce apartmana varabilmek için adımlarımı hızlandırdım. Çiseleyen yağmur bir anda şiddetini artırdı ve ben biraz daha hızlanmak zorunda kaldım. Apartman görüş hizama girdiğinde çantamdan evin anahtarlarını aramaya başladım. Önüme bakmadığım için birine çarpınca başımı kaldırdım.

"Rüzgar?" Bana şaşkın gözlerle bakıyordu.

Bir şey söylemeden kolumu tutup apartmandan içeriye girmemi sağladı.

"Yağmur, bu hâlin ne?" Sağ elini kaldırıp saçlarıma dokundu. Daha sonra eli yanağımı buldu. "Sırılsıklam olmuşsun." Gözleri gözlerimle buluştuğunda kaşları düz çizgi hâlini aldı ve aniden elini çekip, bir adım geriledi.

"Ders bittikten sonra biraz yürümek istedim." diye açıkladım, artık dengesizliklerini görmezden gelmeye çalışacaktım. "Dalgınlıktan zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamadım."

Dudaklarını birbirine bastırdı.

"İyi yapmışsın." dedi kinayeyle.

Ona göz devirip merdivenlere yöneldim. Bana yetişmesi uzun sürmedi, birlikte merdivenlerden yukarıya çıktık. Hâlâ arkadaşlarına benden bahsedip bahsetmediğini merak ediyordum, ama bunu sormayı erteledim. Ona bir şey söylemeden anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. İçeri girmeden son kez dönüp Rüzgar'a baktım. Ceplerini arıyordu. Sonra bir şeyler mırıldanıp evin ziline bastı. Birkaç kez zile basmanın ardından bir şey hatırlamış gibi kendi kendine söylendiğini duydum.

"Tabii ya, arkadaşıyla ders çalışacaktı."

"Bir sorun mu var?" diye sordum merakıma yenik düşerek.

Bana döndü.

"Anahtarı evde unutmuşum. Simay da arkadaşına gidecekti ders çalışmaya." Kollarını iki yana açtı. "Kapıda kaldım."

Ani bir farkındalıkla kaşlarımı çattım. Ben onunla karşılaşmamak için eve geç gelmeme rağmen onunla karşılaştığıma göre, Rüzgar bu saate kadar neredeydi?

"Sahi, sen neden geç geldin eve? Hem bu yağmurda bu kadar kuru kalmayı nasıl becerdin?"

"Eray bıraktı. Onlarla alışverişe gitmiştim, uzun sürdü."

İçimden gülmek geldi bir anlığına, sinirdendi ama kendimi tuttum.

"Onlara benden bahsedebildin mi?" diye sordum, sırası gelmişti.

Bıkkın bir nefes verdi.

"Fırsat olmadı Yağmur."

"Peki Rüzgar."

Arkamı dönüp eve girdim ve öfkeyle kapıyı çarptım. Saniyeler sonra kapının zili çalınca Rüzgar'ın kapıda kaldığını hatırladım. Kapıyı açtığımda mahçup bir ifadeyle yüzüme bakıyordu.

"Beni içeri almayacak mısın?" diye sordu kaşlarını kaldırarak.

"Hayır."

Anlık bir şok yaşadı, daha sonra yüzünü buruşturarak güldü.

"Gerçekten mi? Trip mi atıyorsun şimdi de?"

"Hayır."

Galiba evet.

"Tamam." diye mırıldandı. "İçeri almak istemiyorsan sen bilirsin ama seni kızdırdıysam özür dilerim. Yarın bahsedeceğim, bugün gerçekten fırsatım olmadı."

"Önemi yok, bahsetme." dedim pes etmişlikle. Kapıyı sonuna kadar açıp geçmesi için yol verdim.

"O ne demek? Niye?"

"Geçecek misin, yoksa burada dikilelim mi?"

Önce tereddüt etse de içeriye girdi, gözleri üzerimdeyken ve benden bir cevap beklerken kapıyı kapattım.

"Kahve ister misin?"

"Sorumu ceva-" derken sustu ve baştan aşağıya gözleriyle süzdü beni. "Önce sen gidip üstünü değiştir istersen. Biraz daha böyle durursan hasta olacaksın. Ben yaparım kahveleri." Duraksadı. "Mutfağını kullanmam sorun olmaz, değil mi?"

"Sorun olmaz, ama ben yaparım. Sen geç otur."

"Hayır Yağmur, sen önce git üstünü değiştir."

İşte bunu anlamıyordum. Neden bu kadar dengesizdi? Neden bir iyi, bir kötüydü? Şimdi bu kadar ilgili ve düşünceliydi, ama az sonra yine bana bir yabancı gibi davranacaktı. Neden?

"Hadi." deyince onu onayladım ve yerini bilse bile mutfağı göstererek, odama geçtim.

Kapıyı sessizce kilitledim, bunu yaptığım için kendimi suçlu hissediyordum fakat ben evde yalnız olmaya alışıktım. Ne kadar yakınım olursa olsun, evimdeyse biri bana yabancıydı. Saçlarımı kuruladıktan sonra dolaptan sarı sweat ve aynı renk eşofman altından ibaret takımı aldım. Rüzgar'ı bekletmemek için aceleyle üzerimi değiştirip odadan çıktım. Salonda yoktu, muhtemelen hâlâ mutfaktaydı. Yanına gitmeden önce banyoya geçtim ve işimi halledip ellerimi yıkadım.

Daha sonra mutfağa gidecektim, mutfak kapısında Rüzgar'la karşı karşıya geldim. Kahveleri yapmıştı. Birini bana uzattı.

"Hiçbir şeyin yerini bilmediğim için biraz zor oldu, ama oldu."

Kahveyi alıp teşekkür ettim, birlikte salona geçtik.

"Neden onlara senden bahsetmemi istemediğini söyledin?" diye sordu ikimiz de koltuklara karşı karşıya gelecek şekilde otururken.

Gözlerimi elimdeki kahveye çevirdim ve bir süre sessiz kaldım. Ona sürekli bu baskıyı yapınca kendimi gurursuz hissediyordum, peki bunu ona nasıl anlatacaktım?

"Ben sana bu konuda baskı yaptığım için anlatman bir şey ifade etmiyor." diyerek en basit şekilde açıkladım. "Kendini zorunlu hissetme. Eğer gerçekten isteseydin bahsetmek için beni görmeyi beklemezdin."

"Yağmur..."

"Önemi yok Rüzgar." dedim, kahveden bir yudum aldım.

"Sana kendini kötü hissettiriyorum, değil mi?"

Bakışlarımı kaldırıp gözlerine odaklandım.

"Hayır."

Evet.

"Özür dilerim Yağmur, gerçekten özür dilerim. Seni incitmeyi ben de istemiyorum. Ama toparlayamıyorum."

"Neyse." diye kestirip attım. Konuyu kapatmak ikimiz için de iyi olacaktı. "Bana neden kardeşinden hiç bahsetmedin?"

Rüzgar bir anda öksürmeye başlayınca telaşla ayaklandım.

"Kahve mi boğazına kaçtı? İyi misin? Su getireyim mi?" diye art arda sorularımı sıralayınca eliyle oturmamı işaret etti ve zar zor iyi olduğunu söyledi.

"İyiyim." dedi bir kez daha. "Merak etme. Otur."

Tereddütle tekrar oturdum.

"Konusu açılmamıştır."

"Efendim?"

"Kardeşimi sordun ya, onu diyorum." Konuya çok hızlı dönmüştü, bense tamamen uzaklaşmıştım.

"Kaç yaşında?"

"On yedi yaşına yeni girdi."

Anladığımı belli ederek kahvemi içmeye devam ettim.

"Yağmur.." diyerek yeni konuya kapı açtı, "Peki sen arkadaşlarına benden bahsettin mi?"

Kaşlarım çattım. Mesajlaşırken bu konunun üzerine zaten konuşmuştuk, benim bir arkadaşım olmadığını biliyordu.

"Hangi arkadaşıma?"

Dudaklarını sarkıttı.

"Benim senden bahsedebileceğim bir arkadaşım yok." dedim olağan bir şekilde.

Kaşları havalandı.

"Hiç mi arkadaşın yok?"

"Rüzgar, sen zaten bunu biliyordun. Niye şaşırdın bu kadar?"

Donakaldı. Ama bu, birkaç saniye sürdü.

"Biliyorum." Başını salladı. "Biliyorum, evet. Sadece üniversiteden herhangi bir tanıdığın olabileceğini düşündüm bir anlığına." Birkaç saniye bekledi. "Bugüne kadar hiç arkadaşın olmadı mı?"

Kısa bir düşünme anından sonra cevapladım.

"Oldu... Kendim." Meraklı gözlerle beni dinliyordu. "Ben yurtta pek kimseyle konuşmazdım. İçime kapanıktım. Bu yüzden de pek sevmezlerdi zaten beni. Ne yurttakiler, ne okuldakiler, ne de üniversitedekiler." Gözlerim bir noktaya daldı, buruk bir tebessüm yuva yaptı yüzüme. "İnsanlar başkalarını olduğu gibi kabul etmeyi hiçbir zaman öğrenemedi."

Sustum, bir süre sessiz kaldım. Hayatım boyunca yaşadıklarım saniyelere sığdırılmış bir film gibi tekrar canlandı zihnimde. Tekrar ona döndüğünde dikkatli gözlerle beni izlediğini gördüm, devam etmemi bekliyordu.

"Ben de kendime sığındım. Kendimle vakit geçirdim. Kendime kitap okudum, kendime yemek yaptım, kendim için çalıştım, hastalandığımda kendime baktım, kendimi korudum... Yanımda oldum. 'Kimsesiz değilsin, ben varım' diyenim yoktu, bu cümleyi kendime söyleyen olmaya karar verdim."

Kahvemden birkaç yudum daha aldım, neredeyse bitmişti.

"Dünyanın tek parçası insanlar değildi. Doğa vardı. Hayvanlar vardı, gökyüzü vardı, taşı toprağı vardı." Gülümsedim ve imâyla ekledim. "Yağmuru vardı, rüzgârı vardı." Onun yüzünde de bir tebessüm oluştu. "Onlara yöneldim. Yağmurun beni neşelendirmesine izin verdim, gökyüzüne anlattım, hayvanlarla bağ kurdum." Başımı dikleştirdim. "Zaman zaman bozuşsak da, biriyle karşı karşıya geldiğimde kendi elimi bırakmadım, aramız iyi olmadığında bile yanımda yine ben durdum."

"Hâlâ öylesin..." diye mırıldandı, bakışlarında hayranlık sezmiştim.

Gülümsedim.

"Hâlâ öyleyim..." diye tekrarladım onu ve devam ettim. "Şimdi bir de sen varsın. Sen girdin hayatıma ve ben sana da anlatmaya başladım. Senin de bana iyi gelmene izin verdim. Beni sevdin, seni sevmeme izin verdin. Beni olduğum gibi kabul edebildin... Teşekkür ederim Rüzgar."

Rüzgar'ın yüzündeki o tebessüm ağır ağır soldu. Yutkundu ve kupayı sehpaya bırakıp ayaklandı.

"Ben artık gideyim." Kaşlarımı çattım. Ne olmuştu birden bire? "Simay gelmiştir." diye açıkladı içimdeki sesi duymuş gibi. "Evde beni bulamayınca endişelenmesin."

Ben de kupayı sehpaya bıraktım ve ayağa kalktım.

"Peki." diye mırıldandım anlam veremesem de.

Elimle bildiği hâlde yolu gösterip, geçmesi için yol verdim. Ona kapıya kadar eşlik ettim. Birbirimize üstünkörü veda ettikten sonra o kendi dairesine gitti, bense kapıyı kapatıp salona geçtim. Kupaları aldım ve mutfağa götürüp yıkadım.

Bunları yaparken her zamanki gibi hayatımın bu dönemindeki gündemini düşünüyordum; Rüzgar'ı. Dengesiz davranmadığı zamanlarda, normal iki insan gibi oturup konuşabildiğimizde bana ne kadar huzurlu hissettirdiğini. Bana ne kadar iyi geldiğini.

Kupaları yerine bıraktığımda gözlerim boş tabağa kaydı. Hâlâ geri vermemiştim, yarına erteleyerek odama geçtim. Neler yapacağımı sırasıyla aklımdan geçirdim. Önce duş almayı, sonra yemek yemeyi, ardından biraz ders çalışmayı planlıyordum.

____

Yazarın anlatımıyla.

Saatler sonra Rüzgar apartmana girdi. Bitik bir hâldeydi. Ağır ağır merdivenlerden yukarıya çıktı. Yağmur'un evinden ayrıldıktan sonra kapıyı açan kimse olmamıştı. Rüzgar Simay'ın gelmediğini anladığında dolaşmak ve hava almak için dışarı çıkmış, saatlerce yürümüştü.

Dairesinin önüne geldiğinde kapıyı çalıp beklemeye başladı. O sırada gözleri kısa bir an Yağmur'un evine kaydı. Yağmur'un ona anlattıklarını düşündü. Onu ilk gördüğü anı anımsadı. Kapıyı çalıp ona her şeyi anlattığını hayal etti. Neler olacağını tahmin edebiliyordu. Zihninde izlediği şeyleri yaşamaya cesareti yoktu. Simay kapıyı açtığında üzerindeki dalgınlıktan kısa süreliğine kurtularak içeri girdi ve kapıyı kapattı.

"Neredeydin abi?"

Rüzgar üzerindeki ince siyah montunu çıkarıp askılığa astı.

"Anahtarı unutmuşum." İkisi de salona doğru yürüyordu. "Sen gelene kadar beklemem gerekti."

"Neden aramadın?" dedi Simay, abisi koltuğa geçince o da hemen Rüzgar'ın yanına oturup göğsüne sokuldu. "Bilseydim daha erken gelirdim."

"Önemli değil." dedi Rüzgar soğuk bir tavırla.

"Aç mısın?"

"Değilim." Rüzgar kendisini geri çekerek ayaklandı. "Uyuyacağım ben... İyi geceler."

Simay'ı arkasında bıraktığında kardeşi ona seslendi.

"Abi?"

Rüzgar durup ona döndü.

"Efendim?"

"Bana çok mu kızgınsın?" Bakışlarından geçen pişmanlık barizdi.

Rüzgar sıkıntılı bir nefes verdi.

"Konuşmayalım Simay. Zaten yerimizde sayıyoruz, bir de kavga etmeyelim."

Simay ayaklandı.

"Ama abi... Sen bana böyle davranırsan-"

"Nasıl davranayım abiciğim?" İçindeki yükün ağırlığı Rüzgar'ın gözlerini doldurdu. "Vicdanımı üzerime devirdin. Beni öyle büyük bir hayal kırıklığına uğrattın ki." Kardeşinin önünde ağlamamak için kendisini sıksa da gözyaşı engelleri yıkmayı başardı, sol gözünden yanağına doğru süzüldü. "İlk arkadaşı, ilk aşkıymışım Simay." Birkaç damla yaş daha süzüldü gözlerinden, içinden gelen haykırmaktı. "En azından o öyle sanıyor..." Rüzgar başını dikleştirip gözyaşlarını sildi. "Bütün bunları başıma sen açtın. Bari huzur ver."

Arkasını döndü odasına gitmek için, ama Simay'ın fısıldayarak kurduğu cümle ilişti kulaklarına.

"Bu gece bu durumu toparlayacağım."

Simay bunu söyledikten hemen sonra dışarıya fırladı. Abisi ona birkaç kez seslense bile durduramadı, şok içindeydi. Arkasından öylece bakakaldı.

___

Yağmur'un anlatımıyla.

_

Çalışmam bittiğinde saate baktım, 23:48'di. Yapacağım işler bittiği için rahat bir nefes alıp kalktım ve telefonumu şarjdan çıkarıp, yatağa geçtim. Notlara girip kaydettiğim film isimlerine göz gezdirdim, karşıma çıkan ve ilgimi çeken filmleri unutmamak için not alıyordum. İlk sırada yer alan filmi açtım; Terabithia köprüsü.

Konusundan anladığım kadarıyla iki çocukla ve yarattıkları hayali dünyayla ilgiliydi. Bu yüzden dikkatimi çekmişti. Çok kısa süre içerisinde filme odaklanabildim, fakat beni ondan ayıran zil sesiydi. Refleksle başımı kaldırdım. Filmi durdurup, telefonu yatağa bırakarak ayaklandım. Çatık kaşlarla kapıya doğru yürüdüm. Saat bana göre çok geç olmuştu.

İlk iş kapı deliğinden baktım ve şaşkınlıkla kapıyı açtım. Gelen Rüzgar'ın kardeşiydi. Dolu gözlerle bana bakıyordu, kalbime bir ateş düştüğünü hissettim. Rüzgar'a mı bir şey olmuştu? Bu, aklıma gelen ilk ihtimaldi.

"Merhaba Yağmur. Ben Simay, hatırladın mı bilmiyorum."

"Merhaba." Yutkundum. Dairelerine kısa bir bakış attım, kapısı aralıktı. Meraklı gözlerimi tekrar Simay'ın gözlerine diktim. "Hatırladım. Hatırladım da bir şey mi oldu? Neyin var senin?" Kendimi tutamayarak ekledim. "Abine mi bir şey oldu?"

"Hayır hayır. Sadece..." Simay yüzünü buruşturarak bakışlarını kaçırdı, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Tavana bakıp birkaç saniye bekledi, kendisini toparlamaya çalışıyordu. "Sadece benim sana söylemem gereken çok önemli bir şey var."

Kaşlarım havalandı. Bir şey söylemek yerine soru soran gözlerle bakmayı sürdürdüm. Anlamı olup olmadığını bilmediğim bir korku sarmıştı ruhumu aniden. Aklımda bir anda onlarca düşüncenin dans etmeye başladığını hissettim. Yalnız olmamanın tanımına dahil miydi bütün bunlar? Sevmek, mutlu olmak, bazen kıskanmak, biraz korkmak, zaman zaman kırılmak. Eğer öyleyse, yalnızlık neden kötü bir şeymiş gibi anlatılıyordu?

Merhaba, ben yalnız. Tek başınalığın kurduğu krallığın ıssız bir üyesiyim. Oradan uzun uzun dünyayı izledim zamanında. Kalabalıkların krallığımızdan korktuğunu öğrendim, onu istemediklerini, sevmediklerini. Zaten bir çoğu istemeden gelmişti bizim ülkemize, çıkmak isteyenlerin çığlıkları bulaşıyordu tenhalığıma zaman zaman. Merak ettim dünyalarını, bu kadar özledikleri şeyin ne olduğunu. Kalabalık dünyalarını bu kadar üstün kılan şeyin tam olarak neyle ilgili olduğunu. Kısa bir süre önce keşfe çıktım. Şimdi krallığın kalabalıkta kalan ıssız bir üyesi olarak yazıyorum bu satırları, bizim dünyamızdaki başka bir ıssıza; Bil ki burada durumlar daha farklı değil, burada da kimse daha mutlu değil.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.