3. Bölüm: Mecaz gerçekler.
"Heyecanlıydım ve bu sefer korkudan değil, sevgiden."
---
Sadece dört ay önce ben hiçbir duyguyu hissetmemişim diye hayatı sorgularken şu an sayılarca duyguyu aynı anda yaşıyordum. Rüzgar'ı ilk kez görmenin verdiği heyecan ve mutluluk. Belirsizliğin kalbime doğurduğu korku, hüzün, gerginlik ve dahası.
Hiç bilmediğim karanlık bir sokakta gibiydim, nereden gidebileceğimi bilmiyordum. Yolumu bulamıyordum. Ve sorun şuydu; ben bu sokağa bilerek girmiştim.
Kafamda onlarca soruyla öylece durmuş, dakikalardır onu bekliyordum. Yanıtları Rüzgar verecekti, fakat ben alacağım cevaplardan bile korkuyordum. Yapamayacağıma karar verip arkamı döndüm, evime girecektim. Kapıyı açmak için elim anahtara gitti, ama tereddütlerim elimi tuttu.
Bir cevap almak zorundaydım. Sırf korktuğum için onu dinlemeden öylece kaçamazdım. Derin bir nefes aldım. Arkamı döndüm ve karşı dairenin kapısına doğru yürüdüm. Zorlama bir cesaretle elimi kaldırdım ve kapıyı çalmaya başladım.
Açılmadı. Kapıyı çalmaya devam ettim. Onlar kapıyı açmadıkça ben ısrarla çalmaya devam ediyordum. Çünkü artık öfkenin de tadını alıyordum. Neredeyse iki dakikadan sonra kapı açıldı ve Rüzgar'la karşı karşıya geldim. Çatık kaşlarım onu görünce düz çizgi hâlini aldı.
Kalbimin atış hızı sanki yüksek değilmiş gibi şiddetlendi. Nefesim kesilecekmiş gibi hissettim, boğazıma koca bir yumru kondu. Bu duyguyu biliyordum. Kalabalığa çıktığımda korkuyordum ve bu duygunun aynısını yaşıyordum. Ve bu duyguyu her yaşadığımda arkama bakmadan kaçmak, kaybolmak istiyordum. Fakat şimdi farklıydı. Şimdi kaçmak istemiyordum, onu izlemek isteği dolmuştu içime. Sanki dakikalarca burada durup onu seyredebilirmişim gibi hissettim.
Aşk bu muydu? Heyecan mı? Öyleyse ben heyecanlıydım. Bu sefer korkudan değil, sevgiden.
"Rüzgar?" diye mırıldandım, olanlara hâlâ bir anlam veremiyordum.
Gözlerini gözlerimden ayırmadı.
"Yağmur?"
Kaşlarım havalandı. Beni tanımasına değil de, ismimin onun dudakları arasından dökülmesine odaklanmıştım. Aslında büyütecek bir şey yoktu, düz bir şekilde ismimi söylemişti. Hatta söylerken sesinde herhangi bir duygu sezmemiştim bile. Sesi de sıradandı, herhangi bir özelliği yoktu. Yine de farklı hissetmiştim; ismim dudaklarından çıkıp kalbime çarpmış gibi. Belki de aşk biraz da buydu, onun yaptığı sıradan şeyleri gözünde büyütmek.
"Beni tanıdın mı?" diye sordum yarım gülümsemeyle, şaşkındım. Benim sesim mi titremişti?
O da gülümsedi ve ben bu sefer de onun tebessümüne diktim gözlerimi. Bu görüntüyü çok merak ediyordum. Canlı canlı görmeyi içten içe çok istemiştim. Yutkundum.
"Neden tanımayayım Yağmur?"
"Biraz önce beni gördüğünde 'buyurun' ded-"
"Seni görmeyi beklemiyordum." diyerek araya girdi. O da gergindi. "Anlık şokla saçmaladım." Güldü, gülüşü yapay gibi gelmişti.
"Kusura bakma."
Tavırlarına anlam verememiştim, ama kendi heyecanımı düşününce normal karşılamam gerektiğini düşündüm. Çünkü ben de hemen hemen aynı durumdaydım. Sanki ağzımı açıp ne söylesem, saçma olacaktı.
Şimdi ne yapmam gerektiğini düşündüm. Bir şey demeden eve mi gitmeliydim? Daha fazla ne söyleyebilirdim? Beklerken aklımda onlarca soru vardı, onu görünce hepsi uçup gitmişti. Titrek bir nefes verdim.
"Sen..." Sesim hâlâ titriyordu. Tırnaklarımı avuç içlerime batırdım. "Sen şehir dışında değil miydin?"
Kaşlarını çattı ve başını yana yatırdı.
"Öyleydim." Soran gözlerle bakmayı sürdürdüm. "Öyleydim, ama döndüm." Kollarını iki yana açtı ve gülümsedi. "Buradayım."
"Ne zaman döndün?"
Düşünür gibi oldu, ama hemen cevapladı.
"Dün." dedi ve başını salladı. "Dün döndüm."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Bana neden söylemedin?"
Bakışlarını kaçırdı ve merdivenlere baktı. Ses gelince ben de bakışlarımı oraya çevirdim. Yaşlı bir adam elinde poşetlerle yukarıya çıkıyordu.
"Nasılsın Halis amca?" diye sordu Rüzgar, kaşlarımı çattım.
"İyiyim oğlum, sen nasılsın?"
Rüzgar ona doğru yürüyüp poşetlerini almaya çalıştı.
"Ben de iyiyim. Bırak, yardım edeyim."
Adam izin vermedi.
"Çıkarım oğlum, ben. Demedim mi bana yaşlı muamelesi yapma diye?"
Rüzgar geri çekildi.
"Estağfurullah Halis amca, ben sadece yardım etmek istedim."
"Etme." dedi adam huysuz bir tavırla, daha sonra yukarıya çıktı.
Rüzgar çatık kaşlarla bana döndü.
"Dün de yardım teklif etmedim diye saygısız olmuştum."
Kendimi tutamayıp sessizce güldüm. Rüzgar duraksayarak birkaç saniye beni izledi. Daha sonra yutkundu ve gözlerini kaçırdı. Bir an gözüme o kadar sevimli görünmüştü ki, sarılmak istedim. Ama bunun için yeterince cesaretim yoktu.
"Sen buraya yeni mi taşındın?"
Kaşlarımı çattım.
"Evet. Zaten bugün taşınacağımı söylemiştim."
"Burası olduğunu bilmiyordum." dedi, fakat ses tonu soru sorar gibiydi.
Başımı salladım.
"Senin burada yaşadığını bilsem söylerdim. Hem dediğim gibi, ben seni şehir dışında sanıyordum." dedim ve sorumu yineledim. "Sahi, niye söylemedin?"
"Sürpriz yapmak istedim." Kaşlarım havalandı, aklına ilk geleni söylemiş gibiydi. "Nereye taşındığını söylediğinde hiç beklemediğin bir anda kapını çalacaktım." Gülümsedi, yine içten değildi. "Ama sen bana sürpriz yaptın."
Dudaklarımı birbirine bastırıp tebessüm ettim ve başımı salladım.
"Neyse... Ben eve gireyim." diye mırıldandım, daha fazla konuşamayacağımızı anlamıştım. Onun dairesine kısa bir bakış attım. "Nasıl olsa artık komşuyuz."
Zorla güldü ve başını salladı.
"Öyle."
Başımı bir kez salladım ve yeni daireme doğru yürüdüm. Kapıyı açmak istedim, ama yine tereddüt ettim. İçimden gelen şey ona bir kere sarılmaktı, fakat çekiniyordum.
"Sadece bir kere." diye fısıldadım, onun duymayacağı bir şekilde. Kendi kendime konuşuyordum.
Anlık gelen bir cesaretle arkamı döndüm, yanına gittim ve kollarımı boynuna dolayıp gözlerimi kapattım. Parfümünün kokusu burnuma dolunca derin bir nefes aldım. Kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibi hissettim, tir tir titriyor gibiydi. Uzun saniyelerden sonra o da bir kolunu belime doladı. Ben sımsıkı sarılırken, onun bu soğuk tavrı utançtan gözlerimin dolmasına neden olmuştu. Kollarım yavaş yavaş gevşedi, geri çekildim ve yüzüne bakmadan konuştum.
"Görüşürüz." Sesim içime kaçmış gibiydi.
Kapıya gittim ve bu sefer hiçbir tereddüt hissetmeden anahtarı çevirdim. Daha sonra bavulu alıp içeriye girdim. Ona bakmadan ve herhangi bir şey söylemesini beklemeden kapıyı geri kapattım.
Onu görmenin verdiği mutluluk, yerini utanca devretmişti. Benim aksime o bana fazlasıyla soğuk davranıyordu. Başta heyecandan olduğunu düşünsem bile artık altında başka bir neden arıyordum. Tavrı tamamen anlamsızdı. Az önce heyecandan titreyen kalbimin üzerine bir ağırlık devrilmiş gibi hissettim.
Yüzümü güldüren mutluluk, gözlerimi dolduran kırgınlığa dönüşmüştü.
Bakışlarımı kaldırıp eve göz gezdirdim. Elimden geldiğince eski evime benzetmeye çalışmıştım. Değişikliğe çok zor alışıyordum, bu yüzden alışkanlıklarımın dışına çıkmak istemiyordum. Salona krem ve grinin tonları hakimdi. Daha çok krem rengi ağırlıktaydı. Ayrıca geniş ve ferahtı, bu da bu evi tercih etmem için başka bir nedendi.
Tüm gün kapının önünde dikilemezdim, kendime gelerek doğruldum ve bavulumu sürükleyerek yeni odama doğru yürüdüm. Burayı da aynı şekilde eski odaya benzetmeye çalışmıştım. İçeri girip bavulu dolabın yanına bıraktım. Oda lacivert ve beyaz renklerinden oluşuyordu.
Duvarlar her iki rengin izlerini taşıyordu. Dolap, çalışma masası, kitaplık, yatak, halı ve yatağın yanındaki komodin beyaz renklerden oluşuyordu. Yatak örtüsü, perde, çalışma masamın karşısındaki sandalye ve diğer ufak detaylar lacivertti. Ve hepsi birlikte odaya hoş bir görünüm sağlamıştı. Lacivert ve beyazın uyumunu seviyordum.
Eşyalarımı odama yerleştirdikten sonra duştan sonra giyinmek için elime geçen ilk iç çamaşırı takımını aldım, ardından bir de beyaz pijama takımı alıp yatağa bıraktım. Telefonumu şarja taktıktan sonra odadan çıkıp banyoya geçtim. Bir tek bu konuda pek acele etmezdim. Bu yüzden duş almam kırk beş dakika kadar sürmüştü.
Ve bu sürede Rüzgar'ın gösterdiği tavırlar bir an bile aklımdan çıkmamıştı. Aklıma gelen tek bir ihtimal vardı, daha önce de düşündüğüm bir ihtimal. Belki de gerçekten beni gördüğü için benden soğumuştu, beni beğenmemiş olabilirdi. Onunla bu yüzden yüz yüze konuşmak istemediğimi hatırlayınca kalbim kırıldı. Haklı çıkmıştım.
Odama girip giyindikten sonra saçlarımı kurutmaya başladım. Fakat saçlarıma değil, aynaya yansıyan yüzüme odaklanmıştım. Görünüşümü şimdiye kadar pek umursamamıştım. Saçlarım koyu kahverengiydi, gözlerim de aynı şekilde koyu kahveydi.
Ellerimi saçlarımdan çekip yüzüme dokundum, beyaz tenliydim. Elim burnuma gitti, burnum biraz büyüktü. Ama bunu da hiçbir zaman kusur olarak görmemiştim, çünkü zaten beğenilmek gibi dertlerim yoktu. Bugün ilk kez bu durumun canımı sıktığını hissettim. Çünkü bugün ilk kez beğenilmek istedim. Dudaklarıma dokundum, ne ince ne de kalındı dudaklarım. Gözlerim küçüktü.
Beni güzel kılan ve insanların güzellik algılarına uygun herhangi bir özelliğim yoktu. Gamzem yoktu, gözlerim renkli ya da büyük değildi, burnum küçük değildi, kirpiklerim inceydi ve dahası. Çirkin değildim, ama çok güzel de sayılmazdım. Rüzgar'ın soğuk davranma nedeninin bu olup olmadığını düşündüm.
"İyi ama fotoğraflardaki Yağmur'dan daha farklı değilim ki." diye mırıldandım kendimi izlemeye devam ederken.
Aklım almıyordu. Bazı sorularımı yanıtlamış olsa da daha korkunç sorularla beni baş başa bırakmıştı. Saçlarım tam kurumasa da canım sıkıldığı için fön makinesinin fişini çekip aynanın önüne bıraktım, daha sonra dökülen saçlarımı topladım ve götürüp çöpe attım. Ellerimi de yıkadıktan sonra geri gelip kendimi yatağa attım.
Gün bitmemiş olsa da beni hem fiziksel, hem de ruhsal olarak epey yormuştu. Fakat ders çalışmalıydım. Yine de kendime biraz dinlenmek için zaman vermek istedim. Uzanır pozisyon alıp gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapatır kapatmaz zihnimde bugün yaşananlar canlanınca sinirli bir nefes verip tekrar doğruldum.
Telefonumu şarjdan çıkarıp elime aldım. Biraz sosyal medyada dolaşmaya karar vermiştim, kafamdaki onlarca sorudan uzaklaşmak için başka bir seçeneğim yoktu.
__
Sabah uyanır uyanmaz doğruldum, saate bakacakken içimden biraz daha zaman kalmış olmasını diledim. Daha sonra tek gözümü açıp saate baktım, alarmın çalmasına on iki dakika vardı. Uykulu olduğum için tekrar yastığa gömüldüm. Uyumak için değil, uyanmak için.
Dün telefonla bir süre uğraştıktan sonra saatlerce ders çalışmıştım. Gece geç uyuduğum için de hâlâ uykum vardı, ama kalkmam gerekiyordu. Uykumun açılması için telefonumu alıp sosyal medyalarımı kontrol ettim. Normalde uyanınca ilk iş Rüzgar'a 'günaydın' yazıyordum. Bu sefer bunu yapmak içimden gelmemişti. Dün olanlardan dolayı ona hem kırgın hissediyor, hem de çekiniyordum. Biraz sonra alarm çalınca oflayarak ayaklandım.
Banyoya geçip işlerimi halletikten sonra odaya geri döndüm. Artık beğenilmek gibi bir derdim olduğu için dolabı açıp ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Fakat bu uzun sürmedi, çünkü beni o kadar güzel gösterecek kıyafetlerim yoktu.
En kısa zamanda alışverişe gitmeyi aklıma not ederek dolaptan beyaz crop ve yine beyaz mom jeans aldım. Üzerimi değiştirdikten sonra, aynanın karşısına geçip yüzümü inceledim. Yüzümdeki sivilce izlerine bakıp yüzümü düşürdüm. Bir annem ya da bir ablam olsaydı, belki de bu kadar salmış olmazdım kendimi.
Her sabah kendime baktığımda üniversitedeki kızların o kadar güzel makyaj yapmayı nereden öğrendiğini sorguluyordum, belki de annelerinden. Ya da sadece izledikleri videolardan, ama ben video izlesem bile pek beceremiyordum. Hayatım boyunca özensiz biri olmuştum. Yüzümdeki izleri kapattıktan sonra solgun görünmemek için yapabileceğim en basit makyajı yaptım.
İşim bittikten sonra saçlarımı tarayıp açık bıraktım, zaten onları da başka şekillere sokamıyordum. Okula giderken de her zaman saçlarımı at kuyruğu yapıp giderdim. Kimsenin saçlarımı yapmasına izin vermezdim.
Gözlerimi devirerek ayaklandım. Bugün Rüzgar'la karşılaşmak istemiyordum. Bu yüzden biraz acelem vardı. Mutfağa gidip hızlıca bir tost hazırladım. Eğer hasta değilsem ya da o gün olağanüstü bir durum yaşanmadıysa sabah bir şeyler yemeden evden çıkamıyordum. Geç kalsam dahi.
Tost yerken izlemek için telefondan bir video açtım. Ama aklım videoda değil, Rüzgar'daydı. Dün yaşananların bu kadar kafama takılması, huzursuz hissettiriyordu. Biraz hızlandım, onu görmek huzursuzluk hissimi daha da artıracaktı. Tostum biter bitmez odaya döndüm, dolaptan mavi oversize bir gömlek alıp üzerime geçirdikten sonra toparlanıp evden çıktım.
Aşağı inmek yerine, duraksayıp onun dairesinin kapısını izledim. Dün burada yaşananlar bir kez daha yaşanıyordu sanki gözümün önünde. Sıkıntıyla iç çektim. Beni kafamdaki seslerden uzaklaştıransa başka bir ses oldu.
"Günaydın kızım." Dikkatimi dağıtan kadına döndüm. Orta yaşlı, hafif balık etli, açık tenli, kumral bir kadındı. "Yeni mi taşındın buraya?"
İstemsizce bir adım geriledim, kendimi bir an kötü hissetmiştim. Bütün bunlara alışkın değildim, genelde kimse yüzüme bakmazdı, hazırlıksız yakalanmıştım.
"Günaydın." diye mırıldandım. Sesim hafiften titremeye başlamıştı. "Evet, yeni taşındım."
Kadın kaşlarını kaldırdı ve garipseyen bakışlarla başını salladı.
"Ben de yukarıdaki dairede yaşıyorum, hemen senin üst katında. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinme. Gel, olur mu? Burada istediğin dairenin kapısını çalabilirsin. Hepsi seve seve yardımcı olur."
Yutkundum ve gülümsemeye çalıştım.
"Teşekkür ederim." Duraksadım. "Geç kalıyorum, ben gideyim." Bir basamak aşağı indim. "Tekrardan teşekkürler."
Hızlıca merdivenleri inip dışarı çıktım. Yeni evimdeki ikinci günümdü ve ben anlamıştım, bu apartman beni epey zorlayacaktı. Yanılmamıştım, herkes belli ki birbirini tanıyor ve seviyordu. Benim geldiğim yerde beni kimse bilmezdi de, sevmezdi de. Böyle şeyler bana uzaktı. Böyle şeyler bana gerçekten fazlasıyla uzaktı. Yürürken kulaklığımı takıp bir müzik açtım ve kafamdaki düşüncelerden uzaklaşmak için sadece dinlediğim şarkıya odaklanmaya çalıştım. Belki de hiç taşınmamalıydım.
_
Son dersteydim ve eve gidecek olmanın endişesi içindeydim. Hem apartmandaki herhangi biriyle, hem de Rüzgar'la karşılaşmak istemediğim için eve gidesim de yoktu. Önümdeki defterin en son sayfasını karalarken ne yapabileceğimi düşünüyordum.
Üniversitenin yakınlarında genellikle öğrencilerin gittiği bir kafe vardı, gelirken de gözlerim istemsizce o kafeye kaymıştı. Belki de çıkışta oraya gidip zaman öldürmek daha iyi olacaktı. Ama orası da başka bir kalabalıkla doluydu. Sıkıntılı bir nefes verip kalemi bıraktım ve başımı masanın üzerinde duran kollarıma gömdüm.
_
Üniversiteden ayrıldıktan sonra eve gitme cesaretim daha az olduğu için, o kafeye girmiş ve en köşede bir boş masa bulup, oraya geçmiştim. Şimdi de masadaki kahveyle ve ders kitaplarımla bakışıyordum. Böyle bir kalabalıkta o kahveyi içmek bile bana dünyanın en zor olayı gibi geliyordu. Oysa herkes kendi hâlindeydi, kimsenin bana baktığı ya da beni gördüğü yoktu. Fakat o kahvenin üzerime dökülmesi gibi uzak bir ihtimali düşünüp kendimi endişelendirmek, en iyi yaptığım şeylerden biriydi.
Kafenin kapısı açılınca ani bir refleksle başımı kaldırıp baktım. Pastaneden alışkanlıktı, her an bir müşteri gelebilir diye tetikteydim. Pastanede olmadığımı kendime hatırlattıktan sonra önüme dönecekken, gelenlerden birinin Rüzgar olduğunu fark edince afalladım. Yanında genç bir adam ve aynı şekilde genç bir kız vardı. İkisinin de Rüzgar yaşlarında olduğunu düşünmüştüm.
Bir masaya geçip oturduklarında odak noktam artık kahvem değildi. Rüzgar ve kız yan yana, diğer arkadaşları da karşılarına geçip oturmuştu. İstemsizce kendimi huzursuz hissettim, bir şeyler konuşuyor ve gülüyorlardı. Aralarındaki samimiyet hoşuma gitmemişti. İlk kez böyle bir şey hissediyordum.
O an bir şey daha fark ettim; Rüzgar bana hiç kendisinden bahsetmemişti. Ne kardeşinden haberim vardı, ne de buradaki arkadaşları hakkında herhangi bir fikrim vardı. Peki ya neden? Belki de bir gün karşılaşacağımıza ihtimal vermemişti, belki de benimle sadece oyalanmak istemişti. Hiçbir zaman buluşma gibi bir niyeti yoktu ve bu yüzden de sürekli bahaneler uyduruyordu.
Gergin bir nefes verip hesabı istedim. Kahveyi de içememiştim, buraya da boşuna gelmiştim. Hızlıca masadaki kitapları çantama geri koydum. Kafenin çalışanı hesabı getirince ödeyip kalktım. Rüzgar hâlâ beni fark etmemişti, Rüzgar yine beni görmüyordu. Kafeden çıkmayı planlarken, bu hayal kırıklığını yutmak istemeyerek cesaretimi toplayıp onların yanına gittim.
Şaşkınlık, anında Rüzgar'ın gözlerinde belli etti kendisini. Doğrularak bana baktı, paniklemiş gibiydi.
"Yağmur?"
Bakışlarımla az önce kalktığım masayı işaret ettim.
"Ders çalışıyordum, seni görünce gelmek istedim."
Yutkundu ve ne diyeceğini bilememiş olacak ki susmaya devam etti.
"Rüzgar, ne oldu? Hem bizi tanıştırmayacak mısın?" dedi yanındaki kız, dönüp ona baktım. Bakışları beni inceliyordu ve istemsizce rahatsız olmuştum.
Rüzgar konuşmayınca ben cevap vermek istedim, belki de bunu aşmamın tek yolu kaçmamaktı. Tam cevap verecektim ki, Rüzgar benden önce davrandı.
"Bizim apartmana yeni taşındı." deyince gözlerim anında gözlerini buldu. "Yağmur."
Devam etmesini bekledim. Devam etmedi, benim kaşlarım havalandı. Rüzgar'sa gözlerini kaçırarak masada duran ellerine odaklandı. Bu kadar mıydı yani? Öfkeyle kaşlarımı çattım.
"Aynı zamanda-"
"Aynı zamanda arkadaşım." diyerek araya girerek bir kez daha engel oldu konuşmama.
Dişlerimi sıktım. Rüzgar'sa gözlerimde her ne gördüyse dudaklarını birbirine bastırdı.
"Eray ben de." dedi karşısında oturan arkadaşı.
"Ben de Gizem." Bakışlarım bu sefer de kıza kaydı.
Tebessüm etmeye çalışarak başımı salladım.
"Otursana." diyen bu sefer Eray'dı.
Kararımı vermeden önce Rüzgar'a baktım. Meraklı gözlerle beni izliyordu. Herhâlde ne yapacağımı merak ediyordu. Ona o kadar çok öfkeliydim ki sırf ona inat oturmaya karar verdim, ama her zaman daha ağır basan çekingenliğime yenildim.
"Otur hadi." dedi Gizem. "Çekinmene gerek yok."
Rüzgar'ın bir şey demesini bekliyordum. Oysa demeyeceğinin de gayet farkındaydım, gitmemi istediği belliydi. Öfkem tekrar gün yüzüne çıkarken teşekkür ederek Gizem'in karşısına yani Eray'ın yanına oturdum. Masada bir süre sessizlik hüküm sürdü. Ben Rüzgar'ı, Rüzgar da masayı izliyordu.
"Ders çalışıyorum demiştin, ne okuyorsun?" diye nihayet Eray sessizliği bozunca ona döndüm.
"Edebiyat." dedim kısaca.
Eğer Rüzgar'a öfkelenmeseydim onların yanına asla oturmazdım, çünkü şu an fazlasıyla gergindim ve bunun bir nedeni de içinde bulunduğum yabancı ortamdı.
"Sormadın, ama bizde hukuk okuyoruz. Üniversiteden arkadaşız zaten."
Merak etmemiştim. Ama sanırım buna rağmen sormalıydım, çünkü bu yaptığım kabalıktı. Onların yanına gelen bendim ve benimle konuşmaya çabalayan biri vardı.
"Ne güzel." diye mırıldandım.
"Konuşmayı pek sevmiyoruz herhâlde."
Eray benimle konuşmaya çabalarken, benim tek odak noktam Rüzgar ve yanındaki kızdı. Çünkü biz konuşurken Gizem de ara ara telefonundan Rüzgar'a bir şeyler gösterip gülüyordu. Rüzgar'sa gülümsemekle yetiniyordu, oysa ben gelmeden önce onun da keyfi gayet yerindeydi.
"Bilmem." diye yanıtladım Eray'ı.
Gizem'in bakışları bana kaydı, telefonu kenara bırakıp ellerini masara birleştirdi.
"Kusura bakma. Derste Rüzgar uyurken videoya almıştım da, onu gösteriyordum." diyerek güldü.
Zorla gülümsedim ve başımı salladım. Oturduğuma pişman olmuştum. Kalkmak için bir bahaneye ihtiyacım vardı.
"Ne zaman taşındın?"
"Dün."
"Rüzgar'la nerede tanıştınız?"
Ben Gizem'e cevap verecekken, Rüzgar yine araya girdi.
"Yağmur, kalkalım mı biz?"
"Daha yeni geldi kız, konuşacaktık."
Bunu söyleyen Eray'dı.
"Benim acelem var. Yağmur da gelsin, onu evine bırakayım." Bana baktı. "Değil mi Yağmur?"
"Olur." diye mırıldandım, ama tabii ki onunla hiçbir yere gitmeyecektim.
Sadece arkadaşlarına bir şey belli etmek istememiştim. Rüzgar ayaklanınca, ben de ayaklandım.
"Siz gidin, biz biraz daha oturalım o zaman." dedi Eray.
"Tamam. Görüşürüz." diyerek Rüzgar önden çıkışa doğru yürüdü.
"Nesi var bunun?" diye sordu Gizem.
Eray omuz silkti, bense onlara üstünkörü veda edip Rüzgar'ın peşinden dışarıya çıktım. Onu beklemeden yanından geçip gidecekken kolumu tuttu.
"Nereye gidiyorsun?" Bir arabayı işaret etti. "Araba şurada."
"Gerek yok." Sertçe kolumu çektim. "Ben kendim giderim... Arkadaşım."
Gözlerimi devirip eve gitmek için yürümeye başladım. Arkamdan seslendi, fakat umursamadım. Rüzgar'ın yaptığı hiçbir şeye artık anlam veremiyordum ve yutmak istemiyordum. Az sonra arabayı yanımda durdurdu.
"Gelmek istemediğine emin misin Yağmur?"
Cevap vermedim.
"Yağmur?"
"Kendim giderim dedim, değil mi?" dedim sinirle.
"İyi." O da sinirlenmişti, ama bu bile anlamsızdı. "Sen bilirsin."
Hızlandı ve yanımdan geçip gitti. Bense öfkeden tepinmemek için zor duruyordum. Onun için gerçekten değersiz olduğuma emin olmuştum. Bana az önce olanları açıklayacağı yerde kızıp gitmişti. Bu tavrı gerçekten saçmaydı. Haklı olan bendim, bunu nasıl görmezdi?
Ev zaten yakın olduğu için kısa bir süre sonra apartmana vardım, gözlerim Rüzgar'ın arabasına ilişti. İçimden gelen 'arabayı tekmele' dürtülerini kovmaya çalışarak apartmana girdim ve yukarıya çıktım. Bir yandan kimseyle karşılaşmamak için içimden dua ediyor, öte yandan çantama koyduğum anahtarı arıyordum.
Dairemin önüne geldiğimde anahtarı çıkarmıştım, ama kapıyı açmadan sabahki kadının sesini duydum.
"Yetiştim sana." dedi heyecanla, yanıma geldiğinde gülümsüyordu.
Gülümsemeye çalıştım. Elindeki sarma dolu tabağı bana uzattı. Soran gözlerle baktığımda açıkladı.
"Yeni taşındın, üniversite de var galiba. Zaman bulamazsın diye getirdim."
Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı, ne diyeceğimi bile bilememiştim.
"Teşekkür ederim." dedim şaşkınlığı üzerimden atamadan. "Neden zahmet ettiniz?"
Güldü ve elini uzattı.
"Yok canım, ne zahmeti? Afiyet olsun. Bu arada ben Tülin."
Dudaklarımı birbirine bastırıp elini sıktım.
"Yağmur."
"Memnun oldum, hadi tutmayayım ben seni. Al şunu da." Tabağı elime tutuşturdu. "Git yemeğini ye, dinlen."
"Teşekkürler." dedim, hâlâ şok içindeydim.
Kısa bir veda edip gitti kadın, bense arkasından bakakalmıştım. Saniyeler sonra toparlanıp kapıyı açtım ve içeri girdim. Bu apartmana gelmekle iyi bir karar mı, yoksa kötü bir karar mı verdiğimi anlamaya çalışıyordum. Tabağı mutfağa bırakıp odaya geçtim. Rüzgar'a olan öfkem hâlâ varlığını sürdürüyordu. Üstümü değiştirdikten hemen sonra mutfağa geçip yemeğimi yedim. Ama yemeği bile öfkeyle yiyordum, sanki bütün suç yediğim yemekteymiş gibi.
Bana gerçekten bir açıklama yapacak mıydı? Muhtemelen yapmayacaktı, çünkü açıklama yapacak olan zaten açıklamasını az önce yapardı. Beni onlara 'arkadaşım' diye tanıtması, içimde bir şeylerin kırılıp düşmesine neden olmuştu. Beni orada istemediğini net bir şekilde belli ettiği için gururum da kırılmıştı. İkinci kez, onun yüzünden bu kadar utanmıştım. Çünkü o da bugüne kadar tanıdığım herkes gibi bana kendimi fazlalık gibi hissettirmişti.
Yemeğimi yedikten sonra bulaşıkları yıkayıp odama geçtim. Hayatımda ne olursa olsun, ders çalışmam gerekiyordu. Hiçbir zaman moralim bozuk diye derslerimi ertelememiştim. Yine bunu yapmayacaktım, çünkü ben insana sadece başarının kalacağına inananlardandım.
__
Önümdeki kitabı kapatıp esnedim. Birkaç saattir çalışıyordum ve artık normal olarak yorulmuştum. Ama kafamın içi sorularla doluyken uyuyabileceğime de inancım yoktu. Son kararım bir kahve içip, çalışmaya devam etmek olunca ayaklandım. Mutfağa gidecekken zilin çalmasıyla durdum.
Eskiden olsa hiç tahminim olmazdı, ama şu an apartmandaki herkes olabileceğini düşünüyordum. Bakışlarımı kendime çevirip, üzerimdekileri süzdüm. Eskiden evimde yapayalnızdım, kimsenin gelmeyeceğine emin olduğum için evde sürekli pijamayla dolaşırdım. Buna alışmıştım ve şimdi de üzerimde beyaz pijama takımım, ayaklarımda yine beyaz köpek figürlü panduflarım vardı. Kendi hâlime gözlerimi devirdim. Kapı çalmaya devam ettiği için gidip kapı deliğinden kim olduğuna baktım; Rüzgar'dı.
Hızlıca saçlarımı düzelttim, ne yapmış olursa olsun onu görünce tuhaf bir heyecan kaplıyordu tüm ruhumu. Sabah ona güzel görünmek için bir şeyler düşünen ben, bu hâlde kapıyı açacak olmanın stresi içerisindeydim. Derin ve gergin bir nefes verip kapıyı açtım. Kısa bir bakışma anından sonra söze giren o oldu.
"Biraz konuşmak istemiştim." Beni baştan aşağı süzdü ve bakışlarını kaçırdı. Hemen ardından tekrar bana döndü. "Ama müsait değilsen, sonra geleyim."
Başımı iki yana salladım.
"Yok. Yani gelebilirsin, müsaitim."
Çekilip elimle içeriyi işaret ettim geçmesi için. Avuç içlerim terlemeye başlamıştı bile, o içeri girdiğinde bir kez daha derin ve titrek bir nefes verdim. Kapıyı kapattıktan sonra ona salona geçmesini söyledim. O dediğimi yaparken tekrar konuştum.
"Kahve yapıyordum ben de, içer misin?"
"Olur."
Onaylar anlamında başımı sallayarak mutfağa girdim. Kahveleri hazırlarken aklımda onun neler söyleyebileceğini kurgulamaya çalışıyordum. Söyleyeceği herhangi bir şeyin öfkemi dindirmesini istemiyordum. İşim bittikten hemen sonra kahveleri alıp salona döndüm. Ona kahvesini verip karşısındaki koltuğa oturdum. Teşekkür edip sustu, sanki gergin değilmişim gibi sessizliği de beni biraz daha geriyordu. Birkaç dakika süren suskunluğun ardından onun konuşmayacağını anlayıp sessizliği bozmaya karar verdim.
"Susmaya mı geldin, konuşmaya mı Rüzgar?"
Elindeki kahveye bakıyordu. Dalgın gibiydi. Ben soruyu sorunca başını kaldırıp soran gözlerle bana baktı.
"Efendim?" dedi.
"Konuşmaya geldim demiştin, konuşalım diyorum artık. Ne söyleyecektin bana?"
"Buraya konuşmaya geldim evet, ama ne diyeceğimi bilmiyorum." dedi ve birkaç saniye sonra, "Ben sadece dün ve bugün olanlar için senden özür dilemek istedim." diye devam etti. "Dün gerçekten çok şaşkındım. Seni bir anda görünce ne tepki vereceğimi şaşırdım. Biliyorum, seni kırdım. Mantıklı bir açıklamam yok, ben sadece sana hazırlıksız yakalandım."
Üzgün bakışlarımı ondan kısa bir süreliğine ayırdım.
"Arkadaşlarına beni niye o şekilde tanıttın Rüzgar?"
Cavabını en çok merak ettiğim soru buydu.
"Çünkü kimse bir sevgilim olduğunu bilmiyor. Aniden söyleseydim, daha önce bahsetmediğim için kırılabilirlerdi."
"Sen de onlar kırılmasın diye beni kırmayı seçtin yani, öyle mi?"
"Öyle değil. Ben gerçekten çok üzgünüm. İki gündür hızlı ve yanlış kararlar verdiğimin farkındayım. Özür dilerim Yağmur."
Sustum. Söyledikleri tatminediciydi fakat tavırlarına hâlâ anlam veremiyordum. Kendimi sevgilisi gibi değil, gerçekten de arkadaşıymışım gibi hissediyordum. Kafamda bir sürü soru koşuşturmaya devam ederken ben iki kelimelik tek cümleyi söylemekle yetindim. "Önemli değil."
Kaşlarını çattı.
"Başka bir şey demeyecek misin?"
"Söyleyeceğim... Ben de seninle konuşmak istiyordum."
Rüzgar başını salladı.
"Dinliyorum."
Cümlelerimi toparlamaya çalıştım, soru işaretlerimi belli etmekte iyi olmadığım kesindi. Yine de lafı dolandırmamaya karar vererek dudaklarımı araladım.
"Sen gerçekten burada değil miydin, yoksa benimle buluşmamak için yalan mı söyledin?"
Rüzgar gözlerini kaçırıp gergin bir nefes verdi. Daha sonra tekrar bana döndü ve bir süre sessizce bekledi. Sanki sorumun cevabı gözlerimdeydi, öyle dikkatle izliyordu.
"Yalan söyledim."
Kaşlarım havalandı. Almak istediğim cevap kesinlikle bu değildi, bu cevap beni bozguna uğratmıştı. İnkar eder rahatlığıyla sormuştum soruyu, fakat düşündüğüm gibi olmamıştı.
"Ne?" diye mırıldandım sessizce.
"Yalan söyledim." diye yineledi.
"Neden?"
"Sana yansıtmasam bile iyi bir süreçten geçmiyorum ve bu kadar kısa bir süre geçmişken seninle buluşmaya hazır değildim."
"Dört ay kısa bir süre mi Rüzgar?"
"Buluşmak istemedim işte Yağmur." diye aniden bağırınca irkildim.
Ben sessiz kalırken o gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Gözlerini açtığında da hâlâ beni izliyordu.
"Ben özür dilerim." dedi sessizce. "Gördüğün gibi ben duygularımı gizleyebilen biri değilim. Sana bir şeyler yansıtmak istemediğim için buluşmayı da istemedim."
Üstüne gitmiş olmanın üzüntüsüyle bir süre sustum. Hayatı benden ibaret değildi, haklıydı. Kendi hayatında sorunları olabilirdi. Çünkü o benim gibi değildi. Benim aksime onun ailesi ve arkadaşları vardı. Yaşamım boyunca en net tespitim buydu. Bir insanın çevresi olursa, derdi de olurdu. Kavgalar, hastalıklar, korkular, kırgınlıklar, pişmanlıklar, ölümler...
Benim gibi kaybedecek hiçbir şeyi ve hiç kimsesi olmayan insanların böyle dertleri olmazdı. Çünkü bizim hayatımızda bu gibi sorunları bize yaşatacak kimse yoktu. En büyük derdimiz de sanırım buydu. Kimsesizlik.
"Anladım..." diye mırıldandım sessizce, "Ama ben niye varım senin hayatında? Bana anlatabilirdin. Dinlerdim seni, anlardım."
Rüzgar'in ellerine diktiği gözleri beni bulduğunda, bakışlarındaki o üzgün ifadeye şahit oldum. Onu bu kadar üzen şeyin ne olduğunu bilmek istiyordum.
"Teşekkür ederim, pek anlatabileceğim bir şey değil zaten. Belki bir gün..."
Üstüne gitmek istemediğim için onu onayladım. Bir sürelik sessizlik anından sonra Rüzgar ayaklandı.
"Geç oldu... Ben gitsem iyi olacak artık."
Onu geçirmek için ben de ayağa kalktım.
"Başka söyleyeceğin bir şey var mı?" diye sordu.
Çekingen bakışlarımı ona gönderdiğimde gülümsedi, gülümsemesi buruktu.
"Söyle hadi."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Onun için sırası değildi belki, ama istemsizce huzursuz hissediyordum. O yüzden lafı dolandırmadan sorumu yönelttim.
"Etrafındakilere beni 'arkadaşım' diye tanıtmaya devam mı edeceksin?"
Kısa bir bekleme anından sonra yanıtladı.
"Hayır. En kısa zamanda bahsedeceğim."
Tebessüm ettim ve anladığımı belli edercesine kafa salladım. Onu geçirmek için elimle kapıyı işaret ettim ve ikimiz birlikte kapıya doğru yürümeye başladık. Kapının önüne geldiğimizde Rüzgar durdu. Sonra bana doğru döndü. Birkaç saniye bir şey demeden suratıma baktı.
"Bir şey mi diyeceksin?"
Derin bir nefes aldı ve beni onayladı.
"Söyle." dedim merakla.
"Yağmur ben.." deyip yutkundu.
"Evet?"
"Tüm bunlar yani..."
Sabırsızca nefes verdim.
"Evet Rüzgar?"
Kaşları çatıldı. Kısa bir süre bekledi, her ne düşündüyse tekrar konuştu.
"Yok bir şey."
Bu sefer kaşları çatılan taraf bendim. Niyeti bana yeni bir soru işaretini mi emanet etmekti?
"Ne söyleyecektin?"
"Hiç." Eli kapı koluna gitti. "Ben çıkayım."
Kapıyı açacakken koluna dokundum.
"Rüzgar?"
Dönüp önce kolundaki elime, sonra gözlerime baktı. İfadesini anlamlandıramadım, sanki acıyordu bana. Yabancıydı. Suçluydu. Bakışlarında çözemediğim ve garipsediğim sayılarca ifade gizliydi. Uzun saniyelerden sonra aniden beni kendisine çekip sarıldı ve bu beni daha da şaşırttı.
Bu sarılma dünküne tamamen zıttı. Çünkü bu seferki sımsıkıydı. Gülümsemeden edemedim, şaşkınlığmı üzerimden atar atmaz tek kolumu boynuna doladım, diğer elim saçlarındaydı. Onunla sadece yazılarla iletişim kurduğumuz zamanlarda, bu anın hayalini defalarca kez kurmuştum. Ve bu his gerçekten de hayallerde kalmamalıymış. İlk kez biri bana sımsıkı sarılıyordu, bu gerçekten huzurvericiydi.
Dikkatimi dağıtan kişi yine Rüzgar'dı. Fısıltı denilecek kadar kısık bir ses tonuyla isimi ısıtacak cümleyi söyledi.
"Seni seviyorum."


