İçeriğe geç

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 22 · 15 dk okuma

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 22

22.Bölüm: Sınırsız eksikler.

22.Bölüm: Sınırsız eksikler.

'Ancak hayat bana böyle bir hikâye yazmayı seçmişti, yaşanması mümkün mutluluklarımı kursağıma tıkamıştı.'

___

Telefonuma gelen mesaj sesiyle dönüp durduğum yatağımda doğruldum ve üzerimdeki ince yorganı itekledim. Eve gelir gelmez yorgunluktan kendimi yatağa atmıştım ancak uyku tutmuyordu. Komodinin üzerinde duran telefonu şarjdan çıkarıp elime aldım.

Mesaj Rüzgar'dan gelmişti. Bana fotoğrafını göndermişti, yataktaydı ve gözleri kapalıydı. Fotoğrafın altına, "Uyuyorum." yazmıştı. Gülerek soru işareti attım, ilk kez böyle bir şey yapıyordu. Bir dakika dolmadan cevap geldi.

"Artık böyle. Bana güvenene kadar kanıtlı rapor vereceğim sana."

Başımı geriye yatırıp kahkaha attım, gülüşlerimin sönmesini beklemeden cevap yazdım.

"Buna ne gerek var? Psikopat mıyım ben?"

"Evet." diye cevap geldiğinde tek kaşım yay şeklini alarak havalandı. Hemen ardından bir mesaj daha geldi. "Şaka." Ve sonra bir mesaj daha. "Öyle düşünme. Sadece ben bu şekilde kendimi daha iyi hissedeceğim."

Başımı omzuma yatırıp hayranlıkla baktım. Evet, ekrana.

Ben cevap vermeden, "Bu arada," yazdı. "Bu arada sözümü unutmadım. Sabah seni görür görmez ödeyeceğim."

Gülerek, "Uyu." yazabildim sadece.

Güldüğü bir fotoğraf attı ve altına "Gülüyorum." yazdı.

Bana güldüğünü kanıtladı, gözlerim irileşirken gülüşlerim odamı doldurdu. Bir fotoğraf daha attı, yine gözleri kapalıydı ve yine altına, "Uyuyorum." yazmıştı. "İyi geceler bi'tanem."

"İyi geceler." yazdım ve yanına emoji koyarak gönderdim.

Yüzümdeki gülüş uzun bir süre silinmedi, telefonu tekrar şarja takıp geriye yaslandım. Bir süre Rüzgar'ın mesajlarını ve beni eğlendirmek için yaptıklarını düşünüp tekrar tekrar güldüm. İçimden, onu sevdiğimi sürekli tekrarlamak geliyordu. Hiç unutmadığım gerçeği tekrar tekrar hatırlamak.

Derin bir iç çektim, gözlerim çalışma masama daldı. Oda karanlıktı, eğilip lambayı açtım ve odaya yayılan loş ışığın yardımıyla defteri izledim. Mavi kapaklı defteri. Annemin defterini. Bir türlü açmaya cesaret edemediğim defteri. Yüzümdeki tebessümler bir anda sönüp gitti.

İki elimle yataktan destek alarak kalktım, terliklerimi ayağıma geçirip yürüdüm ve o defteri elime aldım. Ayakta dikilip kapağını inceledim, parmaklarımı üzerinde dolaştırdım. Elimdeki defteri bırakmadan ağır adımlarla yatağıma geri döndüm, başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım.

Bu deftere yazılanları her şeyden çok merak ediyordum. Annemle tanışmayı her şeyden çok istiyordum. Ancak buna cesaret edemiyordum, onunla tanışmak kalbimi ağrıtacaktı hatta geçmişimi, bugünümü, yarınımı, tüm benliğimi, bütün varlığımı.

Oysa yapmalıydım. Sırf ben yaşayayım diye canından vazgeçen o kadınla tanışmak için yirmi sene geç kalmıştım. Yapmalıydım. Bunu ona borçluydum. Bunu kendime de borçluydum. Gözlerimi açıp derin derin nefesler aldım.

"Yapabilirsin." dedim kendi kendime. Yapabilirdim.

Kapağı açmaya yeltendiğim ilk an titrek bir nefes verdim, gözlerimin yandığını hissettim. Ağır ağır açtım kapağı, o bir saniyelik an, içimde yirmi seneyi devirdi. Annemin el yazısını görür görmez, daha okumadan kollarımı deftere yasladım ve acıyla inledim. Boğuluyormuş gibi nefesler aldım, öyle yarım yamalak.

Göğsüme batan nefesimi tutup doğruldum, gözlerim kapalıydı. "Tamam." diye fısıldadım acıyla, "Tamam." Gözlerimi çok zor araladım, göz kapaklarım birbirine kenetlenmiş gibiydi. Kahvelerim defterin ilk sayfasına yazılanlara çarptı.

"Merhaba, bebeğim."

Bu, annemin duyduğum ilk merhaba deyişiydi ve ben bunu onun sesinden duymayı çok isterdim. Tek bir merhaba kelimesinin onun kokusuna karışmasını gerçekten çok isterdim.

"Sana da merhaba, benim güzel oğlum."

Gözlerimi sıkıca kapattım ve gözyaşlarımın akıp gitmesine, büzdüğüm dudaklarımın arasında kaybolmasına izin verdim. Bunu tek başıma okumak, Akın'a haksızlık mıydı? Haksızlık değilse bile benim bu defteri tek başıma okumaya cesaretim var mıydı?

Burnumu çektim, gözyaşlarımı pijamamın koluyla sildim ve okumaya devam ettim.

"Siz bunları okurken ben ne yazık ki sizlerin yanında olamayacağım. Ancak ben bunları yazarken sizler benim yanımdasınız, iyi ki."

Elimi titreyen dudaklarıma bastırdım, sesimi kısmaya çalıştım. Sanki biri duyacakmış gibi. Defalarca ofladım, her bir nidamın içerisine o acıyı sakladım.

"Öncelikle sen bebeğim, sana henüz bir isim bulamadık. İsmini, kime benzediğini, neyi sevip neyi sevmediğini, nasıl bir hayatın içinde olduğunu, gülüşünü, nelere üzüldüğünü, kalbini, nasıl bir insan olduğunu merak ediyorum. Sürekli bunları düşünüyorum. Ama içim rahat, ben yanında olamasam da baban seni tam da istediğim gibi büyütmüştür."

Dudaklarım büzüldü bir kez daha, bakışlarımı kaçırıp çatık kaşlarla duvarları izledim. Bir süre sonra deftere döndüm tekrar. "Babam," dedim zorlanarak. "Beni büyütmedi, anne."

Şikayet gibiydi, bir küçük çocuğun şikayeti gibiydi cümlem, tavırlarım, sesimin tınısı.

"Abinle nasıl anlaşacağınızı da çok merak ediyorum. Akın seni çok seviyor, güzelim. Eminim, hep sevecektir. Kavga etseniz de küsseniz de bu gerçek hiç değişmeyecek, biliyorum. Ama siz yine de çok kavga etmeyin, olur mu? Gerçi bunları okurken hangi yaşta olduğunuzdan haberim yok. Büyüdüyseniz de, umarım, çok kavga etmemişsinizdir. Yorulmamıştır babanız. O, benim gibi değil, sizinle çocuk olur."

Yüzüm gözüm yaşlarla kaplıydı.

"Canım çocuklarım, özür dilerim. Sizinle anı biriktiremeyeceğim. Doğum günlerinizi kutlayamayacağım, size yemek yapamayacağım, okula götüremeyeceğim, okuldan getiremeyeceğim, okulda yaşadıklarınızı dinleyemeyeceğim, gerektiğinde sizi teselli edemeyeceğim, siz büyürken, evlendiğinizde, hiçbir ânınızda yanınızda olamayacağım."

"Ben özür dilerim, anne." İçimdeki acıyı yutamadım. "Bütün bunlar yaşanırken en azından Akın'ın yanında olabilirdin. Özür dilerim."

"Ancak bunun için üzülmeyin. Anneler çocuklarından gitmez. Gidemez. Ben bir yolunu bulacağım, size sarılamasam da ruhunuzu sarmalayacağım. Bu defter sizin kılavuzunuz olacak. Ben yaşama ihtimaliniz olan şeylere karşı bu defterle size nasihatlerimi yine vereceğim. Babanızı size, sizi babanıza ve birbirinize emanet ediyorum. Birbirinizi çok sevin, ben sizi hep seveceğim."

Bakışlarımı kaçırdım, burnumu yumruğuma yasladım ve gözlerimi kapatıp can çekişmeye devam ettim. Titreye titreye ağladım uzun dakikalar boyunca. Toparlanamadım ama doğruldum, sayfanın sonuna kalan birkaç cümleyi de okudum.

"Siz bunu günün hangi saatinde okuyorsunuz bilemem ancak burada şu an günün en karanlık saatlerindeyiz. Defterin diğer sayflarında uzun uzun konuşacağız. Babanız söyleniyor, artık uyumamız gerek. İyi geceler canım bebeğim ve canım oğlum."

Defteri kapattım ve göğsüme bastırıp ağlayarak geriye yaslandım. Nemli gözlerimi tavana diktim. Her şey başka olabilirdi. Biz çok güzel bir aile olabilirdik. Annem yaşıyor olsaydı babam ve Akın beni severdi. Ya da beni terk etmeselerdi zamanla aramız düzelirdi. Veya babam pişman olup döndüğünde beni bulsaydı da her şey farklı olabilirdi. Ancak hayat bize böyle bir hikâye yazmayı seçmişti. Beni ailemden ayırmış, yaşanması mümkün mutluluklarımı kursağıma tıkamıştı.

Bu defteri okumaya tek başıma devam etmeyecektim. Babamı affedemesem de ben her şeye rağmen, Akın'ı affetmek istiyordum. Bunun ne zaman olacağı hakkında bir fikrim yoktu lâkin zamana yayılsa da olmak zorundaydı. Çünkü benim ona ihtiyacım vardı. Şu an bile ona çok ihtiyacım vardı.

Üstelik annemin ikimize de yazdığı bu defteri annemi benden daha çok özleyen kişiden saklayamazdım. Ona bunu nasıl açıklayacağımı bilemesem de buna mecburdum. Başımı sağıma çevirip telefonuma baktım. Burnumu çekerek eğildim ve telefonu şarjdan çıkardım. Defteri kucağıma bıraktım ancak bir elim hâlâ üzerindeydi. Akın'ın mesaj sayfasına girip aniden gelen o cesaret hissiyle yazmaya başladım.

"Akın, uyudun mu?"

Çok bir zaman geçmedi, neredeyse iki dakika sonra cevap geldi.

"Uyumadım. Ne oldu?"

Bakışlarımı telefondan ayırıp düşünmeye başladım. Gecenin bu saatinde ne diyecektim?

"Keşke onu buraya getirmenin bir yolu olsaydı." diye geçirdim içimden ancak imkânsızdı. Bir bahane uydurup konuyu kapatacaktım.

"Hiç. Çantamı bulamıyordum da orada mı kalmış diye soracaktım ama buldum."

Mesajı yazıp gönderdikten sonra bir mesaj daha yazdım.

"Bu saatte rahatsız ettim, kusura bakma. İyi geceler."

"Peki. İyi geceler."

Ekranı kapatıp telefonu kenara bıraktım. Elimi kucağımda durmaya devam eden defterden çekip kollarımı birbirine bağladım. Bu saatten ve bu yaşananlardan sonra uyuyabileceğimi sanmıyordum. Boş gözlerle uzun uzun pencereyi seyrettim. Kirpiklerim bile daha kurumadan defteri komodinin çekmecesine koyup ayaklandım ve yalpalayan bir yürüyüşle mutfağa gidip bir bardak su içtim.

Odama geçince ders kitaplarımdan birini alıp yatağa oturdum tekrar. Öyle çok şey yaşamıştım ki en çok yaptığım şeyi artık hiç yapmamaya başlamıştım. Neredeyse hiç ders çalışmıyordum, notlarım düşmüştü. Kitabın kapağını açtım, nemli gözlerimi açtığım sayfaya diktim ve okumaya başladım.

Bir cümleyi anlamak için defalarca okudum ama olmadı. Sayfanın sonuna kadar gittim ancak idrak edebildiğim tek şey, içimdeki mutsuzluk hissiydi. Bir saatten daha uzun bir süre geçti ve bu süre zarfında boşa kürek çekmeye devam ettim. Sonunda pes edip kitabı masaya geri bıraktıktan yaklaşık on dakika sonra kapı zili, sessizliğiyle insanı delirtebilecek evimi doldurdu.

Merak duygusu bütün mimiklerimi esir alırken ayaklandım ve salonun loş ışığı eşliginde kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıyı açmadan önce delikten baktım, gelen Akın'dı. Saat ikiyi çoktan geçmişken buraya gelmesine hiçbir anlam veremeyerek kapıyı açtım.

"Akın?" dedim hayretle.

Gözleri gözlerime değdi, birkaç saniye sadece baktı ve nihayet dudaklarını aralayıp bir şeyler söylemeye başladı.

"Sen bugün bize çantayla gelmemiştin."

Alnımda yatay çizgiler belirdi, zaten zar zor kuruyan kirpiklerim dolan gözlerim sayesinde yeniden ıslandı. O an hüngür hüngür ağlamak dışında yapmak istediğim bir şey daha vardı. İlk önce yüzümü buruşturdum ve dayanamayarak gözyaşlarımı özgür bıraktım sonra birkaç adım atarak içimden geçen diğer şeyi de yaptım ve Akın'a sarıldım.

Gözyaşlarım birer birer onun omzuna düşerken o da bir süre bekledikten sonra kollarıyla beni sarmaladı. "Sen..." dedi, sesi oldukça kısıktı. "İyi misin?"

İçimden kendimi sakinleştirerek usulca geriye çekildim ve onun yüzüne bakmak yerine etrafa bakınmaya başladım. Elimin tersiyle gözyaşlarımı silerek başımı salladım.

"İyiyim." Sesim çatallaşmıştı, o an fark ettim. "Özür dilerim." Kısa bir bakış atıp tekrar gözlerimi kaçırdım. "Kâbus gördüm de."

Bana doğru geldiğinde bakışlarım attığı adımlardaydı, durdu.

"Yardım edebileceğim bir şey var mı?"

Gözlerim nihayet onun gözlerinde durabildi. Gitmesini istemiyordum ancak onu daha önce bu evden kovan bendim, şimdi sadece bir gün için yanımda kalmasını nasıl isteyebilirdim? Başımı tereddütle iki yana salladım.

Akın herhangi bir şey söylemek veya gitmek yerine kapıyı kapattı, üzerindeki siyah kabanı çıkarıp elime tutuşturdu.

"Sen halledersin."

Yanımdan geçip giderken kaşlarımı çattım ve arkamı dönüp ne yaptığını izlemeye başladım.

"Ne bu şimdi?"

Bana dönüp belli belirsiz gülümsedi ve dudaklarını sarkıttı. Ona göz devirerek kabanı astım, yanına gittim ve açıklamasını bekledim.

Koluma dokundu. "Gel." deyip beni odama yönlendirdi. İtiraz etmedim, edemedim.

Odama girdikten hemen sonra yatağımın üzerindeki ince yorganı kaldırıp başıyla yatağı işaret etti. Nedenini bilemiyordum ama sessizce dediklerini yapmaya devam ettim. Yatağıma yattım, yorganı üzerime örtüp çalışma masamın karşısındaki sandalyeyi aldı, yatağımın yanına çekti ve oturdu.

Ben bunlara içten içe anlam veremesem de derin bakışlarla onu izledim uzun bir süre. 'Acaba uyudum da bu da mı bir rüya?' diye düşünmeden edemedim.

"Başka bir şey olmadı, değil mi?" diye sordu Akın, düşüncelerimden sıyrılıp donuk bir surat ifadesiyle olumsuz anlamda kafa salladım.

"Niye gitmedin?"

Bu soruyu ondan olumlu bir cevap almak için sormuştum çünkü aramızdaki duyguların dengesizliğinden çok sıkılmıştım. Artık bir şeyleri düzeltmek istiyordum, umutlandıktan kısa bir süre sonra onunla tekrar kavga etmek istemiyordum. Onu sevmeye başladıktan hemen sonra hayal kırıklığımın sevgimi kirletmesini istemiyordum.

"Gideyim mi?"

"Yok," dedim hemen. "Ondan değil." Sıkıntıyla nefeslendim. "Sadece merak ettim."

'Beni sevip sevmediğini' diye devam ettim içimden.

Buruk bir gülümseme geçti dudaklarından, uzanıp iki parmağının tersiyle hâlâ nemli olan gözlerimi sildi.

"Sen uyuyana kadar burada duracağım."

Bu cümle umutlarımı desteklemiyordu ancak en azından bana güven veriyordu. Birbirimizi izlemeye devam ettik, "Niye bakıyorsun?" dedi Akın bir anda, ses tonu hâlâ ılımlıydı. "Uyu hadi."

Bir elim yanağımın altında, diğeri karnımın üzerindeydi. Yerimde kıpırdandım ve kendimi tutamayarak aklımı işgal eden o soruyu sordum.

"Niye bana bir iyi bir kötü davranıyorsun?"

Sessizliği bir dakikadan daha uzun bir süre gezindi odada. Gözlerini kaçırdı. Bir cevap arıyor gibiydi ancak onun da bir cevabı yoktu. Dudaklarını ıslattı, tekrar bana baktı.

"Ben sana artık kötü davranmıyorum ki." dedi fakat tereddüt taşıyordu bu cümlesinden.

"Öyle mi?" Kaşlarımı kaldırdım. "Evdeki tavırların neydi o zaman bugün?"

"Benim tavrım sana değildi ki, suratsız sevgilineydi."

Kolumla yataktan destek alarak doğrulmaya çalıştım ve bütün ağırlığımı kırdığım dirseğime verdim.

"Suratsızın kim olduğu tartışılır, Akın." Sanki hakaret etmişim gibi gözlerini büyüttü. "Hem senin ne alıp veremediğin var onunla?"

"Sana ne?" Üstte kalan koluma bastırdı. "Yatıp uyusana sen."

Onun yüzünden yatağa geri düştükten hemen sonra yorganı çekip beni tamamen içine gömdü. Yüzümü açıp Akın'a ters bakışlar attım ve arkamı dönüp uyumaya çalıştım.

"Küstüysen gideyim."

Oflayarak tekrar onu görecek şekilde dönüp sağıma yattım.

"Pislik misin Akın, sen?"

"Aynı zamanda sevimli, aynı zamanda komik, aynı zamanda eli yüzü temiz-"

"Sen mi?"

"Ne oldu, beğenemedin mi biyolojik keçi?"

"Bana şöyle hitap etmeyi bırak artık." dedim öfkelenerek. "Hem nereden çıkıyor bunlar, niye böyle söylüyorsun, anlamıyorum ki?!"

"Sen delir diye."

Ters ters bakmaya devam ettikten sonra yorganı üzerime çektim.

"İyi geceler, Akın."

"İyi geceler, Yağmur."

Gözlerimi kapattım. Daha önce Akın bu evde kalmış olmasına rağmen, ilk kez kendimi bu evde bu kadar güvende hissettim. Her zaman sessiz olan odamı onun nefesinin doldurması içime huzur olmuştu. Uyuduktan sonra bir ara irkilir gibi oldum, yarı uyanıktım ve elimi tutan bir el hissettim. Belki rüyaydı, belki değildi lâkin bütün duygularımı gülümsetti.

___

Alarmın sesiyle gözlerimi açmak yerine yüzümü buruşturdum, beynimin içinde çınlıyor gibiydi. Kapatmak için elimi uzattım ancak telefonu bulamayarak gözlerimi araladım. Ağlamış olmak kirpiklerimde hafif bir yapıştırıcı etkisi bırakmıştı. Telefonu elime aldım ve doğrulmadan gözlerimi kırpıştırarak alarmı kapattım.

Akın'ın dün gece burada olduğunu gerçekten de geç hatırladım ve bu gerçek, aklıma gelir gelmez gözlerimi açıp eski yerinde duran boş sandalyeye baktım. Gitmişti. Dün aramızda geçen o ilginç iletişim, hafızama düşüp beni güldürürken başımı iki yana sallayarak doğruldum.

Ayağa kalkıp esneyerek odadan çıktım, geç uyuduğum için uykumu alamamış olmamın ağırlığı vardı üzerimde. Lavabo, kahvaltı, giyinip hazırlanmak toplamda bir saatten fazla zamanımı almıştı. Üzerimdeki vizon renkli salaş kazağımın kollarını çekiştirerek ellerimin içinde kaybolmasına izin verdim. Pantolonum beyaz olduğu için aynada son kez inceleyip çantamı aldım ve tam o sırada telefonuma mesaj geldi. Rüzgar'dı ve benim dairemin kapısının önünde fotoğraf çekip bana atmıştı.

"Kapıdayım."

Gülerek gidip kapı kolunu indirdim. Kapıyı açar açmaz elimi tutup çekti ve dudaklarımdan öpüp geri çekildi. Dumura uğrayarak önce etrafa sonra Rüzgar'a baktım.

"Rüzgar!"

Kaşlarını kaldırarak dilini damağına vurdu. "Yok, sen gülmedin."

Elimi bırakmadan benimle birlikte benim daireme geri girdi ve boşta kalan elini saçlarıma daldırarak bir kez daha öptü ve bu sefer geri çekilmedi. Çantamın yere düşmesini umursamadan kollarımı boynuna doladım, Rüzgar'sa elini bırakmış olmamı fırsat bilerek kolunu belime dolayıp mümkünmüş gibi beni kendisine daha çok çekti.

Bir dakikaya yakın saniyelerin ardından geri çekildik, Rüzgar derin bir iç çekti. Gülümsüyordu. Bense hem şaşkın hem de büyülenmiş gibiydim.

"Sen hâlâ gülümsemiyorsun." diye fısıldadı, yüzünü yüzüme yaklaştırmaya başladığı an onu bırakıp geriye çekildim ve güldüm.

"Güldüm Rüzgar, bak."

Başını iki yana salladı.

"Ama ben gülmedim, gel."

Hayret dolu bir kahkaha atarak birkaç adım geriledim.

"Ne oluyor sana?"

Güldü, eğilip çantamı aldı ve bana geri verdi.

"Özledim sadece." Ben onu cevapsız bırakırken o siyah eşofman altının üzerine giyindiği koyu yeşil, bisiklet yaka sweatinin kolunu sıyırıp saatine baktı. "Gizem bizi bekliyor kafede, kahvaltı edeceğiz." Bana baktı. "Ben sana sormadan kabul ettim ama? Gelirsin, değil mi?"

Onayladım hemen, kaşları çatıldı.

"Yağmur?"

"Efendim?"

"Senin gözlerin mi kızarmış? Ağladın mı sen?"

"Hayır." diye yalan söyledim. "Az uyudum biraz, ondan."

"Emin misin?"

"Evet."

Şüpheyle bakmaya devam edince pes ederek "Tamam." dedim, "Çıkalım hadi, yolda anlatırım."

Kafa sallayarak kapıyı açtı, anahtarla montumu alarak çıktım. Ben kapıyı çekerken Rüzgar da merdiven korkuluğuna asılmış siyah montu aldı, ona anlamaz gözlerle baktığımda güldü ve bana elini uzattı. Montu oraya koyma nedenini anlayarak ben de güldüm, elini tuttum.

"Gizem mi aradı seni?"

Merdivenlerdeydik.

"Evet. Bizimle bir şey konuşacakmış."

Rüzgar apartman kapısını açıp bana yol verince çıktım ve arkamda kaldığı için omzumun üzerinden ona baktım.

"Konu ne?" Yüzü düştü, bir şey söyleyecek gibi oldu ancak bundan vazgeçti. "Rüzgar?"

"Konu..." Hâlâ kararsızdı. "Konu, Eray."

Kaşlarım düz çizgi hâlini aldı, Rüzgar'ın elini bırakarak yerimde kıpırdadım.

"Eray iyi mi?"

"Değil."

Korkunun kalbime uğramasıyla kaşlarım yay şeklini aldı ve dudaklarım aralandı. Rüzgar anında itiraz eder gibi başını dikleştirip, "Yok yok," diyerek bana doğru adımladı ve ellerimi tuttu. "Öyle bir şey değil, korkma."

"Ne o zaman?" Resmen sesim titremişti, Barış'tan sonra Eray'a da bir şey olacak diye ödüm kopuyordu. Ben bir yıkımı daha kaldıramazdım.

"Eray toparlanamıyor. Eski hâlinden eser yok, hiçbir derse uğradığı yok. Kimseyle konuşmak istemiyor, arıyoruz tersliyor. Bir yolunu bulup onu o bataktan çıkarmamız gerek, Gizem'le de bunu konuşacağız."

Moral bozukluğuyla soluklanıp bakışlarımı kaçırdım ve etrafa hüzünlü gözlerle baktım. Rüzgar üzüldüğümü görünce bir elimi bırakıp kendi elini yukarıya kaldırdı, elini sol yanağıma koyarak beni göğsüne bastırıp sarıldı.

"Üzülme, bi'tanem." Çenesini saçlarımın hemen üzerindeydi. "Bunu da halledeceğiz."

Kısa bir bekleme anından sonra geriye çekildim. "Gidelim hadi, bekletmeyelim."

Rüzgar beni onayladı ve birlikte arabaya bindik. Kemerlerimizi takarken gözucuyla bana baktı.

"Sen anlat, bakalım. Ne oldu?"

Arabayı çalıştırdı, "Boş ver." dedim. "Önemli bir şey değil."

"Yağmur?"

Ses tonu uyarır nitelikteydi. O, arabayı sürmeye başladığında ben de önüme dönüp bir süre yolu izledim.

"Babam bana bir defter vermişti, annemin defteri. Annem, Akın ve benim için yazmış. Ben de dün gece dayanamayıp onun bir sayfasını okudum."

Aydınlanma yaşayarak kaşlarını kaldırıp indirdi.

"O yüzden mi uyuyamadın?"

Başımla onayladım.

"Ama kapatalım bu konuyu. Dün gece yeterince düşündüm."

"Tamam." dedi, "Sen nasıl istersen, ne zaman istersen o zaman konuşuruz."

Ona hüzünle gülümseyip tekrar camdan tarafa döndüm, geri kalanında sükûtumuzun eşlik ettiği yol, tanıdık bir kafenin önünde durduğumuzda bitti. Bu kafe, benim Eray, Gizem ve Rüzgar'ı ilk kez birlikte gördüğüm kafeydi. O gün olanlar davetsiz olmalarına rağmen, hafızama yerleşti. İnmek yerine oturup o gün olanları düşündüm ve istemsizce gülümsedim. Rüzgar da aynı durumdaydı çünkü o da inmiyordu, gözucuyla ona baktım.

"Bizim apartmana yeni taşındı." diyerek o gün söylediklerini taklit ettim. "Aynı zamanda arkadaşım."

Taklit edişime güldü.

"Gerek yok." dedi aynı şekilde o da benim aynı gün dediklerimi tekrarlamak amacıyla. "Ben kendim giderim... Arkadaşım."

Gülüşüm büyüdü ve yüzümü avuçlarımla kapattım.

"Ben o gün nasıl kendimi tutup da öpmemişim acaba seni?"

Göz kapaklarım iyice gerilirken Rüzgar'a döndüm, kesinlikle bugün ona bir şeyler olmuştu.

"İnelim mi?"

Gülmeye devam ederek onayladı.

"İnelim."

Arabadan inip kendimizi toparlayarak kafeye girdik, içeride gezinerek Gizem'i buldu. Rüzgar'la birlikte yanına gittik, başını kaldırıp bize baktı. O da iyi görünmüyordu, elini tuttuğu kahve bardağından çekti ve ayağa kalkıp ikimize birden sarıldı.

"Gizem?" Biraz sonra geri çekilip Rüzgar'a baktı. "Ne oluyor?"

Sıkıntıyla iç çekti. "Otursanıza."

Gizem yerine keçti, bizse onun karşısına oturduk ve konuşmasını bekledik. Ancak o, konuşmak yerine elini kaldırdı ve gerginlikle baş parmağını ısırdı.

"Gizem, ne oluyor?" diye sordum korkuyla.

Elini indirdi. "Biz Eray'ı toparlayamıyoruz. Dün beni evden kovdu."

Dudaklarım aralandı, "Neden?"

"Darlıyormuşum onu." Gözleri doldu. "Sürekli sürekli onun evine gidiyormuşum. Yüzsüzmüşüm..." Başını ellerine gömdü ve sessizce ağladı. "Ya ben sadece arkadaşımı merak ediyorum. O, bunu anlamıyor mu?"

"Geçen ben aradığımda da aynısını yaptı." dedi Rüzgar. "Bana 'beni salın artık' deyip kapattı. Sonra da zaten telefonlarımı açmadı."

"Eve gittin mi hiç?"

Rüzgar bana döndü, "Gittim. Ama evdeki çalışana 'uyuyor' dedirtti. Tabii ben anladım uyumadığını." Bir anda aramıza sessizlik çöktü, hepimiz bir şeyler düşünüyorduk. "Seray'dan haber var mı?"

"Ona da aynı davranıyor." dedi Gizem Rüzgar'a hitâben, bakışları bana kaydı. "Bir tek evden kovamıyor, onun dışında konuşmak istemiyor. Tersleyip duruyor."

"Ne yapacağız biz ya? Doktora mı götürsek?"

"Bir de ben gidip konuşsam?" İkisinin de gözleri bana değdi. "Bana kızıp tersleyeceğini sanmıyorum, hem kendimi suçlamayayım diye gelip benimle konuşan da o değil miydi?"

"Fena fikir değil aslında ama biraz bekleyelim derim ben. Dün gerçekten hiç tanımadığım biri vardı karşımda, en azından bugün müsaade edelim de yalnız kalsın." Gizem önündeki bardağı hareket ettirerek onunla oynamaya başladı. "Ben Seray'la konuştum. O, rahatsız etmeyecek ama gözü de üzerinde olacak." Mavilerini kaldırıp bana dikti. "Sonra senin dediğini yaparız. Belki de seninle konuşmak ona iyi gelecek."

"Umarım."

Rüzgar elini sandalyenin kenarına koyduğum elimin üzerine koydu, geriye yaslandım ve hepimiz yeniden susup içimize döndük. Barış'a olanları atlatamamıştım, hiç atlatamayacaktım ancak artık toparlanıyordum. İçimde bir yerde onu hep hatırlayacak, acısının üzerini kapatacaktım. Ancak şimdi yapmam ya da yapmamız gereken bir şey vardı. Birinin daha acısının üzerini kapatmalıydık; o biri, bize yeni bir acı olmadan.

___

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.