İçeriğe geç

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 21 · 22 dk okuma

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 21

21.Bölüm: Bir gülümseme meselesi.

21.Bölüm: Bir gülümseme meselesi.

'Boyun eğdim yağmura..'

_

5 yaşındaki Yağmur abisiyle kovalamaca oynuyordu, tam önümden koşarak geçtiler.

Yüzümü kapıya döndüm. Babasının omuzlarındaydı bu sefer, şiddetli kahkahalarla eve girdiler.

Bahçedeydi.

Oyuncaklarıyla oynuyordu, bahçede dolaşıyordu.

Evin penceresinden dışarıyı izliyordu, göz göze geldik.

Yaşamadığım birçok şey daha silik bir görüntü gibi geçip gitti gözlerimin önünden. Arabadan indiğim anda karanlık bahçede durmuş ve "babam beni terk etmeseydi bu evde nasıl bir hayatım olurdu?" diye düşünmeye başlamıştım. Çoçukluğumdan, bütün bunların bir hayalden öteye gidemeyeceğine dair bir anlaşma imzalayarak güzel bir geçmişi canlandırmasını istemiştim.

Rüzgar'ın, elimi tutan eli kıpırdayınca nemli gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Aldığım nefes boğazımda durdu, yutkundum. Evden çıktıktan sonra planladığımız gibi pastaneye gitmiştik. Emel Hanım olanları bildiği için üzerime gelmemiş, hiçbir şey sormamıştı. Bense kaldığım yerden çalışmaya devam etmiştim, akşam olduğundaysa işten çıkıp hazırlanmak için eve gitmiştim.

Ve buradaydım. Geçmiştki Yağmur'un yaşamayı hayal ettiği evin tam önünde.

"İyi misin?"

Gözlerimi kırpıştırıp bakışlarımı Rüzgar'a çevirdim.

"İyiyim." diye mırıldandım, gözucuyla evin pencerelerine baktım. "Buraya ikinci gelişim. İlkinde gözüm hiçbir şey görmüyordu çünkü biliyorsun, isteyerek gelmemiştim ve gergindim. Şimdi elimde değil, düşünmeden edemiyorum."

"Neyi?"

"Bu evde büyümüş olsaydım nasıl biri olurdum, nasıl bir hayatım olurdu?" Durup soluklandım. "Bunu."

Rüzgar elimi kaldırıp dudaklarına bastırdı.

"Apartmana taşınmamış olurdun."

Hüzünle güldüm ve bakışlarımın yönünü değiştirip ağzımın içinde, "Ev yanıyor." diye geveledim, tabii ki duymadı.

"Efendim?"

"Yok bir şey."

Bütün vücuduyla bana doğru döndü, ona ayak uydurdum.

"Tek niyetim suratına bulaştırdıkları bu mutsuzluğu silip atmak..." Sol yanağımı okşadı, yüzümü avucuna yasladım, elaları gözlerimden dudaklarıma indi. "Dudaklarına bir tebessüm asmak." diye devam etti ve ekledi. "Ve onu hep korumak." Yanağımdaki parmağı dudaklarıma doğru kaydı, dokundu ve okşadı. Rüzgar ağır ağır bana yaklaştı, "Ama şimdi sırası değil," diye fısıldadı, benimle gülümsedi. "Buradan çıkınca yüzüne en güzel tebessümü çizeceğim."

"Sen olmasaydın bugün buraya hayatta gelemezdim."

Bana gülümsemeye devam etti, kolundaki saate bakıp tekrar bana döndü.

"Artık gidelim mi? Çok beklettik."

Yüzüm düşerken başımla onayladım, derin bir nefes aldım ve birlikte gidip kapının önünde durduk. Zile basacak o cesareti toplayabilmek için neredeyse bir dakika bekledim. Nihayet o zile bastım ve saniyeler sonra kapıyı Akın açtı. Önce bana sonra Rüzgar'a sonra birbirinden ayırmadığımız ellerimize baktı. Çenesi kasıldı, tam bir şey diyecekken Aziz Bey geldi.

"Hoş geldin..." dedi, bakışları Rüzgar'ı buldu. "Siz de hoş geldiniz." En az benim kadar gergin olduğu her hâlinden belliydi. Mavi gömleğin üzerine siyaha yakın lacivert bir ceket giyinmişti, pantolonu da ceketiyle hemen hemen aynı renkti. Saçlarını taramıştı ve gözleri parlıyordu, onu gördüğüm ilk güne nazaran daha iyi görünüyordu. "Girsenize." Akın'a baktı. "Akın, oğlum, çekilsene."

Akın gözlerini devirerek geriye çekilip içeriye geçmemiz için bize yol verdi. İçeriye doğru ufak adımlar attık, ben Rüzgar'ın bir adım önündeydim.

"Yağmur, beni kırmayıp geldiğin için çok teşekkür ederim."

Gülümsemeye çalıştım. Gözleri tekrar Rüzgar'ı bulunca bir açıklama beklediğini anladım ancak ağzımı açıp tek kelime edebileceğim bir sakinlik yoktu üzerimde.

"Ben size sormadan geldim, kusura bakmayın." Rüzgar'a minnetle baktım, elini Aziz Bey'e uzattı. "Rüzgar ben."

Aziz Bey onun elini büyük bir samimiyetle sıktı, "Ne kusuru, oğlum? Hoş geldin. Aziz ben de." diyerek kendini tanıttı.

"Hangi sıfatla geldiğini de sorsana, baba." Akın'a ters bakışlar attım. "Çok sevgili kardeşimin sevgilisi." Gözlerimiz buluştu, yüzünde yapay bir gülümseme belirdi. "Hani biz aile yemeği yiyecektik ya bugün, sorabilir miyim canım kardeşim, bu arkadaşın burada ne işi var?"

"Oğlum!"

Aziz Bey'in uyarısına aldırış etmeyip başımla Akın'ı onayladım ve konuşurken sesimin titrememesine dikkat ederek, "Evet, bugün aile yemeği yiyeceğiz." diye tekrarladım onu. Bej renkli kısa triko elbisemin üzerine giyindiğim krem renkli kabanımı çıkardım. "Siz beni kendi ailenizle, ben de sizi kendi ailemle tanıştıracağım, abiciğim." Kabanı Akın'ın eline tutuşturdum. "Sen halledersin."

Rüzgar'a döndüm, bakışlarını etrafta dolaştırıyordu ve ben ona baktığım an gülmemek için oyalandığını anladım.

"Hadi artık içeri geçin." Aziz Bey koluma dokundu. "Oğlum, hadi sen de çıkar ceketini. Akın, yardımcı ol misafirimize."

Rüzgar üzerindeki siyah ceketi çıkardı ve haki yeşil gömleğiyle kaldı. Akın sabır dileyen bakışlar atarak onun da ceketini aldıktan hemen sonra Aziz Bey'le birlikte salona geçtik. Lâkin içeriye ayak bastığım anda birkaç adım geriye gitmek geldi içimden. Gözlerim orta yaşlı bir adamın gözleriyle buluştu ilk önce, sonra adamın hemen yanında duran aynı yaşlarda, oldukça bakımlı bir kadınla göz göze geldim.

Kahvelerimin kimsenin üzerinde bir saniyeden fazla durmadığını fark edince titrek bir nefes verdim. Işıl'ı zaten tanıdığım için gözlerimin birkaç saniye daha fazla onun üzerinde oyalanmasına izin verdim. Bakışlarım ayağa daha yeni kalkıp Işıl'ın sağ yanına geçen genç adama kaydı, Akın yaşlarındaydı.

Aziz Bey koluma dokundu, "Gel." dedi, ona ayak uydurdum. Orta yaşlı, hafif kilolu adamı işaret etti önce. "Abim," diye tanıttı. "Ali." Gözlerim beyaz saçlarının arasındaki siyahlara dokundu. Üzerinde beyaz bir gömlek ve siyah pantolon vardı, Aziz Bey'den büyük olmasına rağmen daha dinç ve rahat birine benziyordu. Nihayet cesaret edip nemli kahvelerine baktım ve uzattığı elini sıktım. "Hoş geldin, Yağmur." O da beni izliyordu, gözleriyle gülümsedi. "Annene çok benziyorsun."

Onların yanında duygusallaşmak istemiyordum, buraya duvarlarımla gelmiştim. O yüzden oyalanmak için bakışlarımı ondan ayırdım ve yanındaki kadına çevirdim. Açık bıraktığı kısa saçları kızıl kahveydi, üzerinde bordo renkli bir tulum vardı ve fazlasıyla şık görünüyordu.

Adam kadının elini tuttu, bize doğru birkaç adım atmasını sağladı. "Eşim, Zeliha." deyince kadın bana elini uzattı ve gözlerim onun yeşillerine değdi. Elini sıktım, "Memnun oldum." diye mırıldandım zar zor. İsmimi söyleme gereksinimi duymuyordum çünkü zaten biliyorlardı.

Kadının yüzüne samimi bir tebessüm yayıldı, "Hoş geldin." dedi.

"Işıl'la zaten daha önce tanışmışsınız." Ali Bey konuştuğu için refleksle ilk ona sonra Işıl'a döndüm. O da üzerindeki beyaz renkli kemerli ve düğme detaylı ceket elbisesiyle en az annesi kadar şık görünüyordu. Gülümseyerek, "Hoş geldin." deyince başımı sallayıp tebessüm etmeye çalıştım.

"Ve oğlum, Yağız." diye devam etti Ali Bey. Bu sefer Işıl'ın yanındaki adama çevirdim yüzümü. Suratına bakınca yüz şeklinden ve gözlerinin yeşilinden zaten bu çiftin oğlu olduğu anlaşılıyordu. Siyah saçları dalgalıydı ve hafif kirli sakallıydı. Işıl'ın tarzı annesine benzediği gibi Yağız da babası kadar rahat gibiydi. Bej renkli kapüşonlu sweatinin altına siyah eşofman altı giyinmişti, son olarak onun da elini sıkıp gülümsemesine karşılık verdim.

"Hoş geldin, Yağmur."

"Hoş buldum."

Omzumun üzerinden çağırmak amacıyla Rüzgar'a baktım, Akın'ın da salonda olduğunu o an fark ettim. Rüzgar ne yapmak istediğimi anlayarak yanıma geldi, "Rüzgar." diye tanıttım onu. "Erkek arkadaşım."

Rüzgar hepsiyle tek tek el sıkıştı ve aralarında memnun olduklarına dair kısa konuşmalar geçti. Akın hariç herkes onu normal ve sıcak karşılamıştı.

"Sofraya geçelim mi?" Aziz Bey'e döndüm, daha yeni fark ettiğim büyük yemek masasını işaret ediyordu. "Yemek hazır."

Herkes onaylayınca birlikte yemek masasına doğru adımlamaya başladık. Gerginliğimin onlar tarafından anlaşılıp anlaşılmadığını fazlasıyla merak ediyordum. Masanın öteki tarafında sırasıyla Zeliha Hanım, Işıl ve Yağız otururken ben de Işıl'ın tam karşısında Akın ve Rüzgar'ın arasına oturdum. Aziz Bey ve abisi de masanın her iki baş köşesinde yerlerini almışlardı.

Onlardan herhangi biriyle göz göze gelmemek için özenle hazırlanıp sofraya dizilmiş çeşit çeşit yemeklerin üzerinde dolaştırdım gözlerimi. Bir gün karşılaştığımda hesap sormayı hayal ettiğim Arsal ailesi sağımda, solumda ve tam karşımdaydı. Bense hesap sormak yerine onlarla aynı sofraya oturmuş yemek yemeyi bekliyordum.

Aldığım her nefes öyle ağır geliyordu ki zorlandığımı hissettim. Tüm geceyi bir an önce bitmesini düşleyerek geçireceğimden neredeyse emindim. Önce çorbalar servis edildi, Ali Bey "Afiyet olsun." diyerek söze girdiğinde Rüzgar ve ben hariç herkes yemek yemeye hazır gibiydi ya da hepsi göstermelikti.

"Hep birlikte olmayı öyle çok hayal ettim ki, büyük bir aile olmayı."

Başımı çeviri sol baş köşedeki Ali Bey'e baktım ve kinayeyle güldüm.

"Çok pardon." diyerek tekrar önüme döndüm, kendimi tutamıyordum. Burada susup onların yüzüne gülmek yerine bağırıp çağırmak istiyordum fakat hepsini içimde biriktirmeye devam ediyordum.

"Kusura bakma, Yağmur. Senin için ne kadar zor bir durum olduğunu tahmin edebiliyorum."

"Sadece tahmin edebilirsiniz zaten."

Yutkundu, elindeki kaşığı bırakıp ellerini birbirine kenetleyişini izledim.

"Sen doğduğunda biz burada değildik, yurtdışındaydık. İş için gitmiştim ve uzun sürecekti, bu yüzden Zeliha ve çocuklar da benimleydi. Olanları buraya döndüğümüzde öğrendim. Ama maalesef çok geçti." Bir tepki vermedim, bunu anlatması benim için pek bir şey ifade etmiyordu. "Ne kadar önemli bilemiyorum ama açıklamak istedim. Çünkü gözlerindeki kırgınlığı görebiliyorum."

Refleksle bakışlarımı kaçırdım.

"Hiçbir şey olmamış gibi davranmak çok zor, farkındayım. Sadece baban ve abinle bütün bunları defalarca konuşmuş olduğunu düşünüyorum, bir de biz bu konularla seni boğmayalım isterim."

"Saygısızlık etmek istemem ama keşke sizin deyiminizle babam ve abimle konuştuklarımı henüz sindirememişken benimle tanışmakta bu kadar ısrar etmeden önce de bu kadar düşünceli olsaydınız."

Rüzgar masanın altından elimi tuttu ve kulağıma eğildi. "Sakin ol, lütfen." Ona döndüm, anlayışlı bakışlarıyla çok şey anlattı ve ben de hepsini duydum.

"Kusura bakmayın." dedim sessizce, bakışlarım diğerlerinin üzerinde gezindi. "Sizin de dediğiniz gibi benim için zor bir durum."

"Sakın kendini kötü hissetme, Yağmur, çünkü ne desen haklısın. Ben senin bulunduğunu öğrenince fazla sabırsızlandım sanırım. Bizim düşüncesizliğimize karşı sen böyle bir olgunluk gösterip davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim."

Söyleyecek bir şey bulamadım, bana öyle ılımlı yaklaşıyordu ki sanki bir an için kendimi şımarık bir kız çocuğu gibi hissettim ve gecenin geri kalanında böyle hissetmemek için mümkün olduğu kadar susmaya karar verdim. Bir süre herkes sessizce çorbasını içti, yemeğini yedi. Ben, Rüzgar ve hatta Akın sadece oyalanıyorduk. Akın kulağıma doğru eğilince irkildim.

"Yemek bakman için değil," diye fısıldadı. "Yemen için, Yağmur."

"Ona da mı karışacaksın?" dediğimde ben de onun gibi kimsenin duymamasına dikkat etmiştim.

"En son bayılıp kaldığında doktor yemeğine dikkat etmeni söylemişti ve sen günlerdir doğru düzgün bir şey yemiyorsun. Bir gün yine bayılıp kalacaksın, sorumlusu biz olacağız."

"Sen bir şeyler için kendini sorumlu tutmayı biliyor muydun ki?"

"Siz öyle ne fısıldaşıyorsunuz abi kardeş?"

İkimiz de Yağız'a döndük yüzlerimizi, ses tonu alaylıydı. Karışmak için değil de konu olsun diye konuşmuş gibiydi.

"Yok bir şey." Akın bakışlarını kendi tabağına indirdi.

"Ee?" Zeliha Hanım'ın yeşilleri benim üzerimdeydi. "Neler yapıyorsun, Yağmur'cuğum?"

"Çalışıyorum, okuyorum." diye geçiştirdim, detay vermek istemedim.

"Ne okuyorsun?"

"Edebiyat."

"Nerede çalışıyorsun peki?"

"Pastanede."

"Zor olmuyor mu ya ikisi bir arada?" Işıl'a boş boş bakmakla yetindim, o da boşboğazlık yaptığını anlamış olacak ki gözleri büyüdü ve hızla bakışlarını kaçırdı.

"Bu yaşta bu kadar güçlü olman çok güzel." dedi Zeliha Hanım, "Seni tebrik etmek lâzım."

Gülümsedim, tebessümüm yapaydı.

"Başka bir şansım yoktu."

Kadının tebessümüne mahcubiyet sıçradı, dudaklarını birbirine bastırarak başını salladı ve yemeğine döndü. Bir süre sonra yemekler bitti ya da herkes bitirmiş gibi davrandı. Hepimiz kalkıp salondaki iri koltuklara geçtik ve ortamdaki sessiz gerginliği dinlemeye devam ettik. Kimse ne konuşacağını bilmiyordu, ara ara ortaya bir konu atılıyordu ancak kimse konuşmakta başarılı olamıyordu. Bir ara konu Rüzgar'a yönelmiş, biraz da onu tanımak için bir şeyler sormuşlardı lâkin bu da çok uzun sürmemişti.

Herkes elinde kahvesiyle birbirinin suratına bakarken, Aziz Bey'in de bakışları yer kalmadığı için sol yanımda oturan Akın ve benim aramda mekik dokuyordu. "Sizi böyle yan yana görmeyi öyle çok istedim, öyle çok hayal ettim ki." dedi hayranlıkla. "Benim yüzümden siz de birbirinizi geç buldunuz ama hiç bırakmayın, olur mu?"

Akın ona gülümseyip kolunu omzuma attı.

"Bırakamayız zaten baba, artık burada bir aradayız." Kaşlarım çatılırken kahvelerimin Akın'ın üzerinde durmasına izin verdim. "Bir daha hiç ayrılmayacağız."

Ona yaklaşıp, "Oyunculuk yapmayı düşündün mü hiç?" diye fısıldadım.

Kimsenin duymadığını düşünürken bir tek sağ yanımda oturan Rüzgar'ın duyduğunu gülüşünden anladım fakat sadece iki saniye içerisinde eski ifadesini takındı. Akın'sa sahte bir tavırla gülmeye çalışırken omzumu hafifçe sıktı, "Kes sesini." dediğinde elinden kurtulmak için kıpırdandım. "Konuşacağız daha seninle."

Gözlerimi devirdim ve ondan uzaklaşmak için diğerlerine dönüp, "Müsaadenizle," dedim. "Ben bir lavaboya gideyim."

"Tamam, kızım." dedikten sonra Aziz Bey, "Esma!" diye seslendi ve daha önce de gördüğüm çalışan kadın salona geldi. "Yağmur'a lavabonun yerini gösterir misin?"

Esma Hanım onayladı ve onunla birlikte koridora geçtik, kapısı kapalı bir odanın yanından geçtikten sonra Esma Hanım durdu ve bir kapıyı işaret etti.

"Burası, Yağmur Hanım."

Gülümseyip teşekkür ettikten sonra yanımdan ayrıldı, bense lavaboya girip suyu açtım. Onlardan birkaç dakika bile olsa uzaklaşmanın bana iyi gelmesini umuyordum. Bakışlarımı aynadaki yansımama doğru kaldırdım, tedirginliğim gözlerimden okunuyordu. Belki de bu gece buraya gelmem bir hataydı. Onlarla tanışmak için henüz çok erkendi.

Ellerimi yıkayıp kuruladıktan sonra elbisemi düzelttim ve tam kapının önünde derin bir nefes alarak lavabodan çıktım. Çıkar çıkmaz karşımda Akın'ı görmeyi beklemediğim için gözlerim büyüdü.

"Akın?"

"Konuşacağız."

Öfkeyle soluklandım, "Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok."

Bana doğru bir adım attı.

"Yağmur, benim canımı sıkma."

Ona küçümser bakışlar atıp yanından ayrıldım ancak sadece birkaç adım attıktan sonra beni kolumdan tuttuğu gibi az önce yanından geçtiğim odanın içine sürükleyip kapıyı tekrar kapattı.

"Hasta mısın sen ya?"

"Ne işi var o adamın burada?"

Yüzümü buruşturdum, "Ne diyorsun, Akın?"

"Rüzgar'ı buraya niye getirdin diyorum, nesini anlamadın?"

"Kapıdan girdiğimizde sana bunun nedenini söyledim diye hatırlıyorum."

"Benim için geçerli bir sebep değildi."

"Bu, beni ilgilendirmiyor. Senin sorunun."

"Peki içerideki tavırların neydi, canım kardeşim? Ben sana babamın yanında söylediklerine dikkat edeceksin demedim mi?"

"Peki sor bakalım, senin söylediklerin benim ne kadar umrumda?" Öfkeyle gülüp arkasını döndü, onu izlerken çatık kaşlarım düzeldi. Mümkünmüş gibi suratım biraz daha asıldı.

"Sana gerçekten inanmıştım, Akın." dedim kendimi tutamayarak. "Sana onlarla tanışmaya hazır değilim dediğimde beni gerçekten anladığını sanmıştım." Bakışları tekrar bana değdi. "İki yüzlüsün, Akın ve ben seni alttan almak zorunda değilim. O yüzden son konuştuklarımızın hepsini unut. Sen laftan da insanlıktan da anlamazsın."

Kapıya yöneldim ancak kolumu tuttu, "Dur, tamam." Kolumu sertçe kendime çektim. "Kasıtlı değildi." dedi sakince, "Babamı oyalayamadım, çok üstüme gelince mecbur kaldım."

"Bunların hepsi bahane, durumu açık açık anlattın diye baban ölmezdi. Kimse seneler sonra ailesi hakkında böyle gerçekler öğrendikten sonra daha sindiremeden bir de akrabalarıyla tanışıp yüzlerine gülecek kadar geniş değil, ben bile."

Cümlemi bitirir bitirmez kapıyı açıp çıktım ve salona dönüp yerime oturdum. Herkes hâlâ sessizdi, ben gelene kadar bir şeyler konuşup konuşmadıklarına dair bir fikrim de yoktu.

"Nerede kaldın?" diye sordu Rüzgar kısık çıkan ses tonuyla.

"Hiç." dedim, nefes nefeseydim. "Kalkalım mı artık?"

Rüzgar kararsız bir ifadeyle bana bakmaya devam edince ben yüzümü diğerlerinden tarafa çevirdim.

"Artık geç oldu, biz kalkalım."

Ayaklandım, o sırada Akın da salona geri döndü, bakışlarımızın buluşmaması için çabaladım. Diğerleri de çoktan ayağa kalkmışlardı. Ali Bey yanıma geldi, tam sarılacakken geriye doğru adımladım. Afalladı ancak bazı mesafeler aşılmamalıydı. Anlayışla gülümseyip kendisini geriye çekti.

"Biliyorum, bize çok kırgınsın. Aynı zamanda da öfkelisin. Ne hissediyorsan, hepsinde haklısın. Ama yine de bir amcan olduğunu unutma, olur mu? Ne zaman ihtiyacın olursa-"

"Kusura bakmayın lütfen ama bundan sonra ihtiyacım olacağını pek sanmıyorum. Teşekkür ederim." dediğimde adamın bakışlarındaki acıyı fark etmemek imkânsızdı.

"Çok konuşamadık bugün ama seni yakından tanımak isterim." diyerek araya girdi Zeliha Hanım. Daha çok ortamdaki havayı dağıtmayı amaçladığını düşündüm. "İyi ki geldin hayatımıza."

"Teşekkür ederim."

Işıl yanıma gelince içimdeki göz devirme isteğini uyutmaya çalıştım, resmen ona karşı içimde ön yargılar biriktiriyordum.

"İlk tanışmamız pek iyi olmadı, biliyorum. Ama ben seni tanımayı çok istiyorum, Yağmur." Uzanıp elimi tuttu. "Akın abiden numaranı alacağım, olur, değil mi?"

Zorla gülümseyip kafa salladım, artık vedalaşma faslının bitmesini istiyordum. Işıl'ın yanından geçip kapıya yöneldim ancak bu sefer de Yağız'la karşılaştım. Onun da yüzünde gerçek bir tebessüm vardı, aslında hepsi samimi insanlardı fakat duvarlarımı kırmak kendi kendime yapacağım bir ihanet gibiydi.

"Vay be!" Başımı kaldırıp Yağız'a baktım. "Bu yaştan sonra bir kuzenim daha oldu." Eğilip dikkatle yüzüme baktı. "Gerçek misin sen ya?" Önce anlam veremeyerek kaşlarımı çattım sonra gözlerimi kaçırarak güldüm, bu gece bu evdeki ilk gerçek gülüşümdü. "Ben sana sarılabilir miyim?" Bir anda sorduğu bu soruyu beklemediğim için gülüşüm suratımda dondu. Omzumun üzerinden bir adım arkamda kalan Rüzgar'a baktım, gülümsedi ve gözlerini kırptı.

Ondan cesaret alarak Yağız'ı onayladım ve bir an bile beklemeden kollarını bana sardı. Sarılmasına izin verdiğim cesareti ona karşılık vermek için gösteremedim.

"İnanılmaz bir şey bu." Yağız geriye çekilip yüzüme baktı. "Sen bu ailenin mucizesisin, biliyor musun?"

Bu söylediği kulağıma o kadar inandırıcı gelmiyordu ki kafamda Yağız'ı da iğneleyecek cümleler oluştu lâkin karşımdaki Yağız olduğu için nedense bunu yapmak içimden gelmedi.

"Biliyorum, senin kimseye ihtiyacın yok. Hem Akın da var ama olur da bir abi daha istersen tek telefonunla yanında biterim, tamam?"

İçten bir şekilde gülümseyip onayladım, o da gülerek göz kırptı ve başını kaldırıp Rüzgar'a elini uzattı.

"Sen de iyi ki geldin, kardeşim. Memnun oldum tekrar."

Rüzgar da ona aynı samimiyetle karşılık verip elini sıktı. "Ben de memnun oldum, teşekkür ederim."

Diğer aile üyeleri de Rüzgar'a bu şekilde veda bezeli cümleler kurduktan sonra Aziz Bey bize kapıya kadar eşlik etti. Kapının önünde durunca karşı karşıya gelecek şekilde pozisyon aldık, yüzümü avuçladı.

"Teşekkür ederim, canımın içi." dedi Aziz Bey, samimi gelmesini çok isterdim. "Her şeye rağmen, benim karşıma çıkmayı kabul ettiğin için, bugün buraya geldiğin için, her şey için... Ben senin babanım ama asıl büyüklüğü sen gösteriyorsun." Beklemediğim bir anda bana sarılıp sırtımı sıvazladı. "Çok teşekkür ederim."

Geri çekilene kadar acıyla dişlerimi sıktım, geri çekildikten sonra kahveleri bir süre daha yüzümde oyalandı. Belki de bir cevap, bir karşılık bekledi fakat ben hiçbir şey söylemedim. Akın'ın elinde tuttuğu kabana bakıp Aziz Bey'in görmeyeceği şekilde göz devirdim.

Kabanı bana vermek yerine giyinmeme yardım etmeyi teklif etti, Aziz Bey yanımızda olduğu için geri çevirmedim ve arkamı dönüp yardım etmesine izin verdim. Kabanı giyindikten sonra karşıma geçip düğmelerini bağladı. "Üşütme diye, canım kardeşim."

Dudaklarımı oynatarak sessizce, "Senden nefret ediyorum." dediğimde güldü.

Yaklaşıp, "Ben de seni çok seviyorum." diye karşılık verdi fısıldayarak.

Aziz Bey'e son kez bakışlarımla veda edip evden çıktım ve Rüzgar da peşimden geldi. Bahçeye kendimi atar atmaz oksijen kıtlığından çıkmış gibi bütün havayı ciğerlerime çektim.

"Sonunda." dedim sessizce, gözlerim kapalıydı. Heyecanla ve daha yüksek bir sesle yineledim. "Sonunda!"

"Nasıl hissediyorsun kendini?"

Rüzgar'a döndüm.

"Yıllar sonra ilk kez nefes alıyormuş gibi, ilk kez gökyüzü görüyormuş gibi." Gözlerimi büyüterek başımı iki yana salladım. "Birkaç saat bana birkaç yıl gibi geldi."

"Ama bak, bütün korkularına rağmen başardın."

Onayladım. "Başardım... Sayende."

"Ben olmasaydım da başarırdın."

"Burada yalnız olsaydım kafayı yerdim." Kollarımı ona sarıp başımı göğsüne yasladım ve gözlerimi kapattım. "İyi ki beni yalnız bırakmadın."

Eğilip saçlarımdan öptükten sonra çenesini başıma yasladı. Gözlerimi hafifçe araladığımda harelerim evinin penceresinden bizi izleyen Akın'ın kahvelerine çarptı. Geriye çekilip Rüzgar'a baktım, "Gidelim artık." dedim. Beni onaylayıp elimi tuttu, birlikte bahçeden çıkıp arabaya bindik.

Araba bir süre sonra ilerlemeye başladığında ben arabaya bindiğimden beri yaptığım gibi dalgın dalgın camdan dışarıyı izliyordum.

"Samimiyetlerine inandın mı?"

"Aslında hepsi samimi." diyerek yanıtladı beni, "Sadece nasıl davranacaklarını kestiremiyorlar. Onlar için de kolay değil bu durum."

"Ama ben Yağız dışında hiçbirine ısınamadım." diye itiraf ettim.

"Neden?"

Omuz silktim.

"Bilmiyorum." Başımı ondan tarafa çevirerek koltuğa yasladım. "Biraz ön yargılıyım sanırım."

"Zamanla geçecektir, belki tanıdıkça."

"Hiç geçmeyecekmiş gibi."

"Öyle düşünme."

"Babama bile ısınamazmışım gibi artık, affedemezmişim gibi." Bayık bakan gözlerim açıldı. "Sen olsan affeder miydin?"

Dudaklarını sarkıttı, elaları yoldaydı.

"Bu, senin kendi içinde vermen gereken bir karar. Benim söyleyeceğim herhangi bir cümle bile kafanı karıştırabilir, o yüzden yorum yapmayacağım."

Oflayarak önüme döndüm, belki de haklıydı. Bu kararı tek başıma vermeliydim. Ben dalgın bakışlarımla etrafı arşınlamaya devam ederken Rüzgar arabayı karşımıza çıkan ilk marketin yanında durdurdu.

"Ne oldu?" diye sordum, yerimde doğrulurken.

"Markete gireceğim. Sen bir şey ister misin?"

"Yok. Teşekkür ederim."

O arabadan inip markete girdiği sırada ben tekrar geriye yaslanıp sokak lambalarının aydınlattığı sokağı seyrettim. Her şeyi daha farklı hayal etmekten alıkoyamıyordum kendimi. Terk edilmeseydim, annem ölmeseydi, biz gerçekten bir aile olsaydık her şey nasıl olurdu? Arabanın önünden geçen siyah kedinin yürüyüşünü izledim, o uzaklaşıp gözden kaybolunca ağırlaşan gözlerimi kapattım.

_

"Yağmur," dedi bir kadın sesi. "Uyan, bebeğim."

Gözlerimi araladığımda annemin o güzel yüzünü görüp gülümsedim.

"Günaydın."

"Günaydın, kızım."

Yatakta doğruldum.

"Abimi uyandırdın mı?"

"Hayır." Eli kapı kolundayken ben üzerindeki uzun, mavi renkli gömlek elbisesinin ona ne kadar yakıştığını düşünüyordum. "Şimdi onu uyandırmaya gideceğim ben de."

"Dur, anne." Güldüm. "Ben uyandırırım."

Başını omzuna yatırdı, "Yağmur," dedi uyaran ses tonuyla. "Delirtme şu çocuğu."

"Anne, lütfen."

"Tamam, kızım, tamam. Çabuk ol da kahvaltıya inin bir an önce."

Başımı sallayıp ayağa fırladım ve annemle birlikte odadan çıktık. O aşağıya inerken ben sessizce abimin odasına girdim. Bu sefer nasıl uyandırsam diye düşünürken çalışma masasının üzerinde duran sürahiye daldı gözlerim. Klişeydi ancak her zaman eğlendirirdi. Bir sürahi dolusu suyu alıp yatağın yanına geçtim ve hiçbir tereddüt hissetmeden suyu abimin yüzüne dökmeye başladım.

Birkaç kez irkildi ama gözlerini açmadı, kendisini sudan korumak isterken yuvarlanıp büyük bir gürültüyle yere düştü. Benim sesli gülüşüm onun "Ah!" diye inlemelerine karıştı. Eğilip yatağın diğer tarafına baktım, bacağını tutuyordu.

"Bu sefer kesin kırıldı." Gözleri hâlâ kapalıydı, gülmeye devam ettim. "Yağmur, kaybol yoksa seni mahvedeceğim." Gözlerini zorla açıp bana dikti. "Bittin, sen." dedi sakince.

Bunu söyler söylemez ayağa kalkmaya yeltendi ve ben sürahiyi bırakıp dışarıya fırladım. Peşimden geldi, odama girdiğimde yakalayacağını bildiğim için merdivenlerden aşağıya koştum.

"Dur!"

"Baba!" diye bağırdım, babam koltukta oturmuş tabletiyle ilgileniyordu. Yanına koştum. "Baba, yardım et."

Ayağa kalktı ve bize döndü. "Ya çocuklar, kaç yaşına geldiniz siz artık." Arkasına geçip omuzlarını tuttum, abim durup bana baktı.

"Elime geçeceksin sen, Yağmur."

"Ne yaptın kızım, abine?" diye fısıldadı babam, güldüm.

"Uyandırdım sadece."

"Bir sürahi dolusu suyla uyandırdın, evet!"

"Yağmur, biz ne konuşmuştuk, kızım?"

Annem de mutfaktan çıkıp abimin yanına gelmişti.

"Ama anne, sadece şakaydı."

"Anne, bundan sonra ilk beni uyandır."

"Tamam, oğlum." Annem elini abimin ıslanmış saçlarından geçirdi, eliyle saçlarını taradı. "Hadi git sen, üstünü değiştir." Bana baktı. "Sen de kızım, hadi."

"Önce o gitsin." dedim korkuyla, abim gülüp bana doğru yürümeye başladığında babama sığındım.

"Baba, lütfen koruma şu kızını. Bu sefer koruma."

"Baba!"

Tam babamdan umudu kesip kaçacakken abim bileğimden tutup beni omzuna aldı.

"Madem korkuyorsun, niye rahat durmuyorsun?"

"Abi!" Annemlerin gülüşü tüm evi doldururken ben sadece çırpınıyordum. "Abi, indir beni."

Yukarı çıkmak yerine koridordan geçip banyoya girdik.

"Abi, ne yapıyorsun?"

Abim beni duşun altına bırakıp suyu açınca büyük bir şokla gözlerimi açtım ve refleksle çığlık attım.

"Gördün mü şimdi, sırılsıklam olmayı?"

Suyu kapatıp öfkeyle nefeslendim, ellerimi ıslak saçlarımdan geçirip vücuduma yapışmış kıyafetlerimi sıktım. Bakışlarımı kaldırıp abimle göz göze gelince o, geriye doğru adımlamaya başladı.

"Hayır." dedim hemen. "Gel buraya, sarılacağız." Abim tabii ki banyodan çıktığı gibi kaçıp gitti. "Ödeşeceğiz seninle, abi! Bu konu burada kapanmadı."

"Ödeştik zaten, geri zekâlı!"

Öfkeyle banyoya geri girip kapıyı çarptım. Bir yandan söylenirken bir yanda zihnimde abimin uyandığı anı canlandırıp gülmeye başladım. Onu her gün başka şekilde uyandırıp delirtmek sonra da öfkesinden nasibimi almaya alışmıştım.

"Yağmur?"

"Efendim, anne?"

Cevap gelmedi, "Anne?" diye tekrarladım. Yüzümde donan gülüşüm ağır ağır soldu. "Anne?" Kaşlarım merakla çatıldı, kapıyı açtım ancak kimse yoktu. "Anne, neredesin?"

"Yağmur?"

Babamın sesiydi fakat o da görünürde değildi. "Baba?" diye seslendim korkuyla, "Baba, neredesiniz?"

Yoktu. Hiçbiri yoktu.

"Abi!" Bir anda içime dolan korkunç hissin etkisiyle ağlamaya başladım. "Abi, bir şey yapmayacağım, ortaya çık lütfen. Şaka mı yapıyorsunuz, abi?!"

"Yağmur?"

"Efendim, ya neredesiniz?"

"Yağmur, uyan..."

Gözlerimi araladığımda arabadaydım.

"Rüzgar?" Gözlerim yarı kapalıydı, doğrulup etrafıma bakındım. "Burası..."

"İyi misin? Sayıklıyordun."

Ona döndüm hayretle, her şey öyle gerçekçi gelmişti ki uyanınca hayal kırıklığına uğramıştım.

"Sen... Ne zaman?"

"Şimdi geldim." Koluma dokundu. "İyi misin sen?"

Başımı ellerime yaslayıp acıyla ofladım. "Ben sadece birkaç dakikada mı-" Aniden ağlamaya başladım, saatlerdir içime attığım duyguların dışa vurumuydu bu. "Rüzgar ya!" Doğrulup onun boynuna sarıldım. "İnanmıştım."

"Ne?"

"Rüyamda onları gördüm." diye açıkladım gözyaşları içinde. "Annem yaşıyordu, abimi ben uyandırıyordum. Babam beni abimden koruyordu. Gülüyorduk, eğleniyorduk. O evdeydik, birlikte yaşıyorduk. Anılarımız vardı... Çok gerçekçiydi."

Rüzgar'ın parmakları saçlarımda gezindi. "Üzülme lütfen, hepsi geçecek."

"Kimsesizlik nasıl geçer?" Yeni bir umutsuzluk hissi döküldü ruhuma. "Çok kötü bir his, Rüzgar. Ailemi yeniden kaybetmiş gibi, bu sefer hepsi birden ölmüş gibi..."

Geriye çekildim, Rüzgar nemli gözlerimi sildi.

"Rüyandaki gibi olmaz belki ama abin ve babanla yeni anılar biriktirmen için hâlâ umut var, bi'tanem."

Bu konudaki umutsuzluğumu dile getirecek gücü kendimde bulamadım ve tekrar Rüzgar'ın göğsüne yaslandım. Gözlerimi kapatıp yavaş yavaş sakinleşirken o rüyayı her gece görmeyi diledim. O rüya benim defalarca kez kurduğum sıradan bir hayaldi aslında, bilinçaltıma işlemişti belki de.

Birkaç dakika geri çekilmedim, Rüzgar da bana hiçbir şey söylemedi. Onu yanımda hissetmek bana iyi geliyordu, o rüyadan sonra bana iyi hissettirebilecek tek şey Rüzgar'ın varlığıydı; benim tek ailemin. Rüzgar kıpırdanınca göz kapaklarım aralandı.

"Rahat mısın, Yağmur?" Başımla onaylayınca güldü. "Eve mi gidelim, burada mı uyumak istersin?"

Gözlerimi kırpıştırdım. "Burada uyumak gibi bir şansımız var mı?"

Rüzgar sessiz kalınca başımı kaldırıp ona baktım, düşünceli olduğunu fark edip doğruldum.

"Eve gidelim tabii ki. Ciddi ciddi düşünüyor musun, Rüzgar?"

Şaşkınlıkla güldü.

"Ne bileyim, sen öyle deyince..."

Başımı iki yana sallayarak gülüp önüme döndüm. Arabayı çalıştırmadan hemen önce Rüzgar market poşetini kucağıma bıraktı.

"Bunlar ne?"

"Sandiviç aldım, ye hadi. Orada da bir şey yemedin."

"Zaten eve gidiyorduk, ne gerek vardı?"

"Eve gider gitmez yemek yemeye üşenip uyuyacaksın, Yağmur, biliyorum ben seni." Gözucuyla bana bakıp arabayı çalıştırdı. "Ye işte."

Ona minnetle gülümsedim. Beni bu kadar düşünmesine, yanımda durmasına, bana aile olmasına. Hayranlıkla onu seyretmeye devam edince bana bakıp güldü, "Yemeğini ye, sevgilim."

Ben de suratıma yayılan bir gülüşle poşete baktım ve içinden bir sandviç çıkardım.

"Benim sana bir tebessüm borcum vardı."

Aziz Bey'lerin evine girmeden hemen önce aramızda geçenleri anımsayıp sandviçten bir ısırık aldım. "Yemek yiyorum." Sandviçi dudaklarına uzattım, itiraz etmeden bir ısırık da o aldı.

"Bitmesini beklerim."

Benimle güldü ve bir şarkı açtı. Şarkının sözleri kulaklarımı doldururken sandviçi yemeğe devam ettim, ısırdığım yeni lokmayı ağzımın içinde çiğnerken gözlerimi kapattım.

"Böyle bir günün üzerine çok iyi geldi."

"Ben değil, sandviç mi iyi geldi?"

"Hayır." diyerek güldüm. "Sen, sandviç, şarkı... Sana dair her şey bana iyi geliyor."

Dur, sakın... Bana bakma öyle.

Gücüm yetmez gözlerine.

Gördüğün rüya olmaya razıyım.

Şarkının sözlerini dinlerken anlaşmış gibi ikimiz de sessiz kaldık.

Çok yakın ama sende söyle.

Güzel şeyler söyle diye

Ben kötü adam olmaya razıyım.

Bu cümleler bana, Rüzgar'ın bana söylediği şeyi anımsattı.

'Seni kaybetmemek için azar azar kendimi kaybettim çünkü.' demişti, gerçekleri bana itiraf ettiği gün.

Şarkının sözleri o kadar bizdik ki yüzümdeki sırıtışla dinlemeye devam ettim.

"Bu şarkı kalbime senin adını fısıldıyor her seferinde." dedi, gülüşüm büyüdü.

İçimde bir ateş ki

Getiremem ben yola.

El açtım, diz çöktüm, boyun eğdim

Yağmura...

Kaşlarım havalandı.

Yanar yanar söner ya.

Kanar kanar durur ya.

Hep sonradan vurur ya aşk dediğin.

"Biz ayrıyken hep bu şarkıyı dinliyordum, hâlâ sürekli bu şarkıyı dinliyorum." Elimi tuttu, yolu izleyen elaları ara ara bana çarpıyordu. "Dinlediğim şarkıda, yürüdüğüm yolda, izlediğim filmlerde... Her yerdesin sen."

Elimi kaldırıp dudaklarına bastırdı. Derin bir iç çektim, başımı koltuğa yaslayıp varlığına duyduğum minnetle onu izlemeye devam ettim.

Uzakları aşar ya.

Tuzaklara düşer ya.

Yasaklara direnmek istediğim..

Böyle bir geceden sonra bu kadar iyi hissedebileceğime hiç inancım yoktu oysa. Şarkıda aynı cümleler bir kez daha tekrarlanırken Rüzgar gözucuyla bana baktı.

"Ye hadi."

Sandviçi kaldırdım, "Yiyorum." dedim gülerek.

"Ben senin yanındayken mutluyum." Şarkının son cümleleriydi. "Ben sen yanımdayken..."

Rüzgar sözünü tutmuştu. Onların suratıma bulaştırdıkları mutsuzluğu silip atmış, yerine bir tebessüm asmıştı. Ama ben bunu ona söylemeyecektim çünkü onun, borcunu kendi bildiği yolla ödemesini istiyordum.

____

Bölüm sonu

3 yorum

  • Rüzgarın Gölgesini wattpaddeyken okuyordum ama sonra okuyamayacağım diye çok üzülmüştüm burada bulduğuma çok sevindim. Rüzgarın Gölgesini gerçekten çok seviyorum. Bence kalemin mükemmel.

    1Yanıt