20.Bölüm: Halının altındaki kırgınlıklar.
"Bu gece gözyaşlarım tükenene kadar ağlayacağım çünkü gülmeyi hatırlamıyorum."
___
Kucağımdaki yastığa daha sıkı sarıldım. Gözlerim Akın'ın dikkatle izlediği macera filmindeydi ancak aklım benimle değildi. Rüzgar'ın evinde çok durmamıştım, topallayan ilişkimizin daha iyi olduğuna ikna olduktan sonra eve geri gelmiş ve odama kapanmak yerine salonda oturmuştum.
Dikkatinin filmde olmasını fırsat bilerek gözucuyla Akın'a baktım. Üzerinde siyah kapüşonlu sweat ve siyah eşofman altı vardı. Saçları dağılmış, koltuğa yayılmış ve bir yastığa da o sarılmıştı. Kaşlarımı çatılırken, "Akın?" diye seslendim.
"Efendim?" Kahvelerini televizyondan çekme gereksinimi bile duymamıştı.
"Sen kendi evine ne zaman gitmeyi düşünüyorsun?"
Bakışları nihayet beni buldu. "Bilmem. Buradayım ben daha."
"Hangi sıfatla? Ayrıca seni benim evime kim aldı ya?"
Gülerek önüne dönünce rahatlığına göz devirip ayaklandım.
"Nereye?"
"Mutfağa."
Anında ayağa fırladı.
"Bir şey mi lâzım?"
"Kahve alacağım, Akın."
"Sen otur, ben getiririm."
Tavırları şüphelerimi uyandırıp beslediği için gözlerimi kıstım ve kısa bir bekleme anından sonra onu orada bırakarak mutfağa geçtim. İçeri girdiğim an gözlerim benden bağımsızca büyüdü, "Akın!" diye haykırdım. Kelimenin tam anlamıyla haykırdım. Mutfak mahvolmuştu. Her yer çöptü, bulaşıkların hiçbiri yıkanmamıştı, bütün eşyalarımın yeri değişmişti.
"Akın diyorum!" Yanıma gelince, "Bu mutfağın hâli ne?" diye sordum öfkeyle.
"Ne varmış?" Mutfağı arşınlayıp sahte bir şaşkınlıkla bana baktı. "Ne olmuş burada?"
İşaret parmağımı salladım. "Akın, bak elimde kalırsın."
Başını eğip bana bakarken küçümseyen bir tebessüm takındı. "Senin mi?"
Aldırmadım. "Burayı topla sonra da çık git evimden." Dalgaya alan tavırları canımı sıktı. "Ben ciddiyim, Akın." Son olanları hatırlayarak ekledim. "Seni hayatımda istemiyorum."
Düz bir ifadeyle baktı. "Ben çok meraklıyım sana." Dikenlerini batırma sırası ondaydı. "Seni o hâlde görünce acıyıp geldim işte ama sana iyilik yaramadığını unutmuşum."
"Sen kimsin de bana acıyorsun? Ne acımasından, ne iyiliğinden bahsediyorsun sen? Senin yaptığın her iyiliğin sonu bu!" İşaret parmağımla mutfağı gösterdim. "Anlıyor musun, Akın? Senin yaptığın her işin sonu çöp. İyilik yaptığını sanıyorsun, yaptığın daha doğrusu yapmaya çalıştığın şey de iki dakika insan olmak. Onu da beceremiyorsun. İki dakikanın sonunda yine buna dönüşüyorsun. Dağıtıyorsun, döküyorsun, kırıyorsun."
Yerimde kıpırdadım, dinlenirken elimi saçlarımdan geçirdim.
"Ne yaşadıysan yaşadın, umrumda değil! Ben daha fazlasını yaşadım. Hayatın boyunca biriktirdiğin çöpleri benim evime, benim hayatıma taşıyamazsın. Yaşadığın hiçbir şey sana bu hakkı vermiyor." Bir sonraki cümleyi söylerken bütün kelimeleri tek tek vurgulama gereği duydum. "Ben sana bu hakkı vermiyorum. Şimdi topla şurayı sonra da çık git."
İfadesizce beni izlemeye devam etti, hiçbir şey söylemedi. Ben de bir şey söylemesini beklemedim. Yanından geçip odama girdim. Kendimi yatağa atarken mutfağı toplamayacağına emindim, öfkeyle soluyup yatağıma yattım ve gitmesini bekledim. Her zamanki gibi onun kırıp döktüklerini ben toplayacaktım.
___
Ne ara daldığımı bile hatırlamadığım uykudan uyandığımda nefes nefese ve kan ter içindeydim. Barış'ın ölümünden sonra gördüğüm belki de bininci kâbusun etkisiyle sesli bir şekilde ağlamaya başladım. Dizlerimi kendime çektim ve hıçkırarak ağladım.
"Yağmur!"
Başımı kaldırdım, Akın'ın endişeli bakışları üzerimdeydi. Hızla gelip yanıma oturdu.
"İyi misin?"
Ne olduğunu sormadı çünkü ne olduğunu biliyordu, bunu defalarca yaşamıştık. Akın'ı görünce kendimi toparlamayı denedim çünkü ona karşı zar zor ördüğüm duvarlarımın yıkılmasını istemiyordum.
"Niye gitmedin sen?" Elimin tersiyle gözyaşlarımı silip bakışlarımı ondan kaçırdım.
"Mutfağı topluyordum." Buna şaşırdım ama cevap vermedim, o da konuyu değiştirdi. "Anlatmak ister misin?"
Başımı iki yana sallarken gözlerim eline kaydı, elindeki kanlı mendile. Gözlerim büyürken, "Ne oldu?" diye sordum ve kendimi tutamayarak elini elime aldım. Mendili kaldırınca derin olmasa da büyük bir kesikle karşılaştım.
"Nasıl oldu bu?"
"Kaza."
Gözlerimi kaldırdım.
"Ne kazası?"
"Tabak kırıldı."
Hâlâ kanamaya devam eden elini izlerken yüzümü buruşturup ayaklandım ve daha temiz görünen mutfak çekmecesinden pansuman malzemelerini alıp geriye döndüm.
"N'apıyorsun?"
Sorusuna karşı umarsız bir tavır takınarak elini tekrar elime aldım ve yarayı temizledim. Yarayı temizlerken acıyla yüzünü buruşturunca özür dileyip temizlemeye devam ettim. İşim bitince sargı beziyle sardım.
"Gerek yoktu." dediğinde de sessiz kaldım, teşekkür etti.
Malzemeleri topladım, mutfağa gitmeye üşendiğim için komodinin üzerine bıraktım ve burnumu çekerek geriye yaslandım.
"Daha iyi misin?"
Onayladım.
"İyiyim."
Tekrar burnumu çektim, güldü. Anlam veremeyen kahvelerimin onun gözlerine dokunmasına izin verdim. Komodinin üzerinden mendil alıp bana uzattı.
"Sil şu çeşmeni."
Öfkeyle eline vurdum.
"İğrençleşme."
"Niye?" diye sordu alayla. "O hakkı bana vermiyor musun?"
Göz devirerek güldüm, mendili tekrar uzattı.
"Sil hadi, ben senin sümüğünü çekmek zorunda mıyim?"
"Ya Akın!" Kahkaha attı, bense yüzümü avuçladım. "İğrenç misin?"
"Utanma, getir sileyim."
"Akın, sus artık istersen."
Gülüşleri ağır ağır soldu, derin bakışları yüzümde geziniyordu.
"Yağmur?"
"Efendim?"
"Özür dilerim."
"Önemli değil, iğrenç şakalarını kaldırabilirim sanırım."
Güldü, "O şaka değildi ve ben de o yüzden özür dilemedim."
Kızamadığım için ben de güldüm, "Ne için özür diledin?"
Başını önüne eğip kaldırdı. "Bak ben dilime sahip çıkamadığımın farkındayım. Geçen gün niyetim seni kırmak değildi, sen hastayken yani. Rüzgar'a sinirlenince öyle bir anda ağzımdan çıktı. Ve biliyorum ki, bundan sonra da bu yaşanacak. Ben sinirlenince ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor."
Yüzümü düşürüp parmaklarımla oynamaya başladım.
"Senin böyle biri olman-"
"Bana seni kırma hakkı tanımıyor." diye tamamladı beni ve güldü. "Biliyorum, ezberledim."
Ben de başımı iki yana sallayarak sessizce güldüm.
"Senin için bunu törpülemeyi deneyeceğim ancak o zamana kadar sana bunun bir kez daha yaşanmayacağına dair bir söz veremem."
"Neden törpülemeye karar verdin?" Suratımda kinayeli bir tebessüm belirdi. "Beni kardeşin olarak görmediğini ve istemediğini sanıyordum."
Bakışlarını benden ayırıp nefeslendi, düşünceliydi.
"Bu konuyu konuşmak benim için bazı şeylerle yüzleşmek demek ve ben buna henüz hazır hissetmiyorum. Beni anlıyor musun?"
Birkaç saniyelik bekleme anından sonra onayladım. Gülümsedi ve elini dizlerini koydu.
"Artık gideyim." Kalktı. "Sen de dinlen."
Gidecekken, "Akın?" diyerek durdurdum onu.
Bana döndü, eli hâlâ kapı kolundaydı. "Efendim?"
"Ben de bazı şeylere henüz hazır değilim." dediğimde ailesinin diğer üyeleriyle yüzleşme meselesini kastettiğimi bildiğine neredeyse emindim. Ortalık yatışınca aynı konuyu bir tabağa koyup önüme bırakacağına da öyle. "Üstüme gelmezsen sevinirim."
Bir süre yüzüme bakıp içinde yaşadığı düşünme sürecinden sonra kafa salladı.
"Peki." dedi, "Sen nasıl istersen."
Sonra çıkıp gitti ve ben dış kapının kapanma sesini duyar duymaz onu evimden gönderdiğim için pişman oldum. O günden sonra evde hiç yalnız kalmamıştım, evde bir nefesin olması bana iyi geliyormuş. Bunu, o nefesi kaybettiğim an anladım. Akın'a ne kadar kızıp küssem de varlığı bana güven veriyordu. İki elimi de saçlarımdan geçirip dizlerime yaslandım.
Aklıma gelen bir fikirle telefonumu elime alıp Rüzgar'ın mesaj sayfasına girdim, tam bir mesaj yazacakken bundan vazgeçtim. Kötü ayrılmamıştık ancak aramız tam olarak iyi de sayılmazdı, bir soğukluk oluşmuştu ve ben bunun büyümesinden korkuyordum.
Kapı çalınca umutla ayaklandım, Akın'ın geri geldiğini düşünerek hızla kapıya gidip kapı kolunu indirdim. Gelen Akın değildi ancak umutlarıma da zarar vermedi.
"Rüzgar?"
Bakışlarını merdivenlere çevirip tekrar bana döndü.
"Aşağıdaydım, apartmanın önünde. Akın'la karşılaştık. Gittiğini görünce seni merak ettim."
"Gitmesini ben istedim."
"Niye? Kavga mı ettiniz?"
Düşünceli bir tavırla tozlanmış kapı pervazını izledim ve dudaklarımı sarkıttım.
"Aslında hayır." Başımı omzuma doğru indirip kaldırdım. "Yani tartıştık ama ben başlattım sanırım."
Rüzgar anlamış gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Kapı önünden çekildim.
"Gelsene."
"Yok." dedi hemen. "Ben eve geçeceğim."
Aramızı düzelttiğimizi düşünüyordum fakat o bana hâlâ kırgın gözlerle bakıyordu.
"Bana hâlâ kırgın mısın?" diye sormaktan alıkoyamadım kendimi.
"Sonra konuşuruz, olur mu?"
Arkasını dönüp gitmeye yeltendi, elini tuttum.
"Rüzgar?"
"Efendim?"
Bana baktığında dudaklarım titredi, küçük bir kız çocuğu gibiydim. Neredeyse ağlayacaktım.
"Gitme."
Bakışları yumuşadı, sadece bir adım atarak dibime kadar gelip bana sarıldı ve ellerini saçlarıma daldırdı.
"Üzülme hemen... Lütfen."
Parmak uçlarımda yükselip başımı boynuna gömdüm.
"Özür dilerim." diye mırıldandım sessizce.
"Yağmur," kollarımdan tutup beni hafifçe geriye itti. "Yapma bunu. Sen özür dileyince ben kendimden nefret ediyorum."
Dolu gözlerim onun elalarındaydı, kaşlarımın ortasında küçük bir çukur oluştu.
"Ama-"
"Yağmur," Gözlerini kapatıp nefeslendi. "İçeriye girip biraz konuşalım mı? Madem şimdi konuşmak istiyorsun, şimdi konuşalım."
Kalbim korkumun ellerine geçti, çığlığını da yükselen kalp atışlarımın içine sakladı. Bunu üçüncü kez yaşıyorduk. İlkinde benden ayrılmak istemişti, sevgili olmadığımız hâlde. İkincisi bütün gerçekleri öğrendiğim gündü. Ve üçüncüsü, üçüncüsü şimdiydi ve ben bunu gelecekte nasıl bir açıklamayla anacağımı bilmiyordum.
İlk ikisinde kaçmıştım, bu sefer kaçmadım. Geriye çekildim ve içeri girmesini bekledim. Çaresiz bakan gözlerini benden ayırıp içeriye girdi, üzerindeki siyah montu çıkarma gereksinimi duymadan salona doğru yürümeye başladı.
"Bir şey içer misin?" diye sordum, her zamanki gibi.
Omzunun üzerinden bana baktı.
"Hayır, teşekkür ederim."
Fakat Rüzgar'ın cevabı da bakışı da her zamankinden farklıydı. Salona gidip koltuklarda karşı karşıya gelecek şekilde oturduk. Kalbim boğazımda atıyordu çığlıklarını, yutkunmayı denedim sanki onları yutabilirmişim gibi. Rüzgar ellerini birleştirip derin bir nefes aldı.
"Yağmur, biz çok zor şeyleri çok hızlı bir şekilde yaşadık." diye başladı anlatmaya. "Ben seni kandırdım, kalbini kırdım, sana zarar verdim. Birbirimizden uzak kaldık. Sen yoktun, ben seni özledim. Sensiz dayanamadım, geldim af diledim ve sen de beni affettin. Benden hiçbir beklentin olmadı, zorlamadın, yormadın sadece affettin."
"Senin istediğin de bu değil miydi?" Kendimi tutamamıştım. Artık ağlamaklı ifadem silinmiş, yerine daha donuk bakışlarım gelmişti. "Bu, kötü bir şey mi?"
"Hayır." Yerinde doğrulup ellerini birbirinden ayırdı. "Yanlış anlama. İzin ver, bitireyim." Onayladım ve sessiz kalarak konuşmasını bekledim. "Demek istediğim, sen bana doğru düzgün hesap sormadın, yüzleşemedik. Sen bazı cevapları benden alamadın, bazı şeyler senin içinde kaldı."
Konuyu nereye getireceğini hem merak ediyor hem de bundan korkuyordum.
"Ben sana yaptıklarımı unutmadım, asla da unutmayacağım. Ancak senin de unutamayacağını düşünemedim. Ben seni sevdim, sen beni affettin ve ikimiz de bunun yeteceğini sandık, işimize gelen kadarına sarılıp gerisini kendimizi kandırarak halletmeye çalıştık. Ama Yağmur, halının altına süpürdüğümüz şeyler zaman geçtikçe çürür ve kokmaya başlar. Bizse bunu düşünmedik, her şeyi halının altına süpürdük sonra da onun üzerinde birbirimize sarıldık."
"Yani?"
"Yani..." dedi zorlanarak. "Yanlış yaptık."
Bakışlarımı ondan kaçırıp zemine diktim, ellerimi birbirine kenetleyip zorla yutkundum. Söylediklerini sindirmeye çalışarak dudaklarımı ıslatıp yüzüne baktım.
"Ne istiyorsun?"
"Düşünmeni."
"Ne?"
"Beni gerçekten affedip affetmediğini düşünmeni istiyorum Yağmur. Affetmediysen bile bunun için sana kızmam. Haklısın, çok haklısın. Ama ben affettiğine inanıp her seferinde hayal kırıklığına uğramak istemiyorum. Her şey iyiyken bir anda bu konuyu açmana, beni tekrar tekrar aynı yerden vurmana dayanamam. Bu ihtimali bilerek devam da edemem. Hem bu... İkimizi de yorar."
"Peki ben cevabı bulana kadar ne olacak?"
Gidecekti, biliyordum ve çaresizdim. Düşmüş omuzlarını silkti.
"Seni bekleyeceğim." Gözlerime bakmaktan çekindi. "Ama halının üzerine basmadan."
Ayağa kalkıp yanıma geldi, eğildi ve öpmek istedi. İzin vermeyerek uzaklaştım. Onu istemediğim için değil, veda etmek istemediğim için.
"Peki." diye fısıldadı, burnunu saçlarıma daldırmıştı, sanki yaşamak için nefes almaya değil de bana ihtiyacı varmış gibi derin bir soluk çekti içine. "Benim sana bakmama izin verene kadar kendine iyi bak, Yağmur."
Geriye çekilene kadar bir kere bile dönüp bakmadım, gitmesini bekledim, ağlayabilmek için. Benden uzaklaştı, kapıya doğru yürüdü.
"Rüzgar?" dedim, durdu. "Seni affettiğimi söylesem bana inanacak mısın peki?"
Cevap veremedi, sadece baktı ve cevabı bulmamı bekledi. Sonra da zaten arkasını dönüp gitti. Dış kapının kapanma sesini işitince dizlerime yasladığım kollarımı kaldırdım ve ellerime yaslanarak ağlamaya başladım. Sehpanın üzerinde duran boş kaseyi öfkeyle yere fırlattım. Kırıldı, benim kadar kırık dökük olmadığını biliyordum. Umursamadım tıpkı beni de umursamadıkları gibi.
Suçumun farkındaydım, ben de Rüzgar'ı kırmıştım ama benden gitmesini de istememiştim. Bu, belki de bencilceydi ama sorunlar hayatın her yerinde değiller miydi? Onları halletmek için kaçmak mı gerekirdi? Sürekli kaçan biri olarak böyle düşünmem bana da ilginç geliyordu ancak insan bazen kendisinin yapamadığını başkasından bekleyebiliyordu.
Çok hızlı bir kararla krem renkli montumu giyindim, anahtarı alıp önce evden sonra apartmandan çıktım. Üzerime devrilen taşların birini kaldıramadan bir başka enkazın altında ezilmekten öyle çok yorulmuştum ki artık dayanamıyordum.
Önce Rüzgar sonra Akın sonra babam sonra Barış ve sonra yine Rüzgar. Ruhumun her yerinde uçuk çıkmıştı sanki, boğazıma kadar yara kaplamıştı her yerimi. Dokunsam da dokunmasam da acıyordu her yanım. Bütün kıpırtılarım acıtıyordu canımı. Bir çuval dayak yemiş gibiydim hayattan. İyileşemiyordum.
Tanımadığım bir sürü insanın arasından geçtim, en dağınık görüntümle. Oysa nasıl utanırdım eskiden, hakkımda düşünmedikleri şeyleri bile kafama takar dururdum. Şimdi beyaz pijama takımının üzerine krem renkli bir mont giyinip çıkmıştım evden. Yüzüm, gözüm şişmiş, saçlarım en az benim kadar darmadağın.
Yürüdüm saatlerce, yolumu kaybetmek istedim. Hiç bilmediğim bir yola girip kaybolmak istedim, evimi kaybetmek, geçmişimi kaybetmek istedim. Her şeyi hiç yaşanmamış gibi unutmak ve silip atmak istedim. Bilmediğim yollara girdim, bilmediğim sokakların karanlıklarıyla tanıştım, daha önce hiç görmediğim evlerin ışıklarını gördüm ve sadece imrendim.
Hiç görmediğim insanların kahkahalarını duydum, durdum ve evlerine baktım. Camdan dışarıya yansıyan gölgelerini seyrettim, biraz daha yürüdüm ve ellerimi montumun ceplerine yerleştirip uzaktan içeriyi izledim. Sofra başında oturmuş beş kişi. Bir kadın, bir adam, iki çocuk, yaşlı kadın ve bir de yüzlerinden eksik olmayan gülücükler. Buruk bir gülümseme yayıldı suratıma çünkü onları görünce bugün yemek yemediğimi hatırladım.
Dolu gözlerimi silip onları kafamda kurduğum bir senaryoya oturtmaya çalıştım. Bir aile gibi görünüyorlardı. Baba, anne, çocuklar, anneanne ya da babaanne. Konuşmaya devam ettiler, abi olduğunu düşündüğüm çocuk kız kardeşinin tabağından ne olduğunu anlamadığım yemeğin bir parçasını alıp ağzına attı, sadece kız kardeşi gördü. Küçük kızın öfkesine abisi sadece güldü. Büyükler de kendi aralarında konuşuyorlardı, bir anda tekrar kahkahalara boğuldular.
Yanlarına gitmek geçti aklımdan, kapılarını çalmak ve onlara bir evim olmadığını söylemek, beni misafir etmeleri için onlara yalvarmak. Ama bunların hiçbirini yapamadım, ağlayarak yere çöküp kaldırıma oturdum. Tekrar çocuk olmayı diledim, yeniden ama mutlu büyümeyi.
Sanki hayatımdaki tek yanlış ailemmiş gibi, sanki benim tek lanetim mutsuz geçen çocukluğummuş gibi. Sanki benim mutluluğum geçmişimde saklıymış gibi. Orada öylece oturdum ve mahalleden bir kadının geçtiğini görene kadar ağladım. Kadının geldiğini görünce kalktım, biraz daha yürüdüm.
Sonra hiçbir şey olmadı; bir çuval kırgınlığımı, geçmişimin enkazını ve avucumda kuruyan gözyaşlarımı sırtlayıp apartmana geri döndüm. Rüzgar apartmanın önündeydi, beni görür görmez yaslandığı duvardan ayrıldı ve yanıma geldi.
"Neredeydin?" Endişelendiğini görebiliyordum. "Nereye gittin?"
"Sen nereye gittin?" dedim titreyen sesimle. Hayal kırıklığım öyle büyüktü ki onları içime saklayamazdım. "Asıl sen nereye gittin?"
Bir şey diyemedi. Sadece üzüldü ya da ben öyle sandım. Yanından geçip apartmana girdim, merdivenleri çıktım ve kendimi eve attım. Yeterince ağlamamışım gibi gözyaşları içinde banyoya girdim, biraz da sıcak suyun altında akıttım gözyaşlarımı. Yarım saat sürdü işimi bitirmem, bornozuma sarılıp odama gittim.
Üzerimi giyinip iç çeke çeke ıslak saçlarımı taradım ama kurutmadım. Masa başına geçip küçük defterimi aldım ve yeni bir sayfa açtım. Sonra o deftere bir cümle daha ekledim.
"Bu gece gözyaşlarım tükenene kadar ağlayacağım çünkü gülmeyi hatırlamıyorum."
___
Saçlarımı rastgele toplayıp topuz yaptım, buna rağmen hâlâ dağınık görünüyordu. Uzun krem renkli hırkamı çekiştirerek düzelttim ve küçük kahverengi sırt çantamı alıp evden çıktım. Rüzgar'ın kapısının önünde bana bakan tanıdık bir yüz görünce afalladım. Simay'ı görmeyi hiç beklemiyordum. Sırtını kapıya yaslamış, ellerini birbirine kenetlemiş bana bakıyordu. Eskisine göre duruşu daha dik, yüzü ve bakışları daha parlaktı fakat biraz kilo vermiş gibiydi.
Sırtını kapıdan ayırdı, "Merhaba." dedi. Ona eskisi kadar öfkeli hissetmediğimi fark edip baş selamı verdim. "Merhaba."
Elini yumruk yapıp ağzına götürdü ve boğazını temizleyerek bana doğru iki adım attı.
"Biraz..." Kelimelerini güçlükle söylüyordu. "Konuşabilir miyiz?"
Ne diyeceğimi bilemedim, buna hazır olup olmadığından da emin değildim. Hem de böyle bir günde.
"Sadece beş dakika." dediğinde gözlerine baktım.
Kararsızca nefes verip onayladım. "Peki, konuşalım."
Zaten açık olan kapıyı araladım ve Simay'ın içeri girmesini bekledim.
"Yok." Soran gözlerimi ondan ayıramadım. "Yürürken konuşsak?" Kolundaki turuncu saate baktı. "Benim de okula gitmem gerekiyor."
"Tamam." diyerek kapıyı kapattım ve birlikte aşağıya inip dışarıya çıktık. Yürürken ona döndüm. "Ne konuşacağız?"
"Doğru soru, 'nereden başlayacağız?' olmalıydı."
Bir cevap vermedim, hüzünle gülümseyip başını salladı.
"Sana yaptığım şey çok yanlıştı, biliyorum. Bir açıklaması yok, affedilecek bir yanı da yok. Ama yine de her şeyden önce senden özür dilemeliyim, bir anlamı olmasa bile... Özür dilerim."
"Tek bir şeyi merak ediyorum." dedim sakince. "Neden? Neden yaptın?"
"Seni tatmin edecek mantıklı bir sebebim yok. Hata yaptım. Sebepsiz, anlamsız sadece düz bir hata."
"Ne yani? Bir anda aklına esti ve beni kandırdın mı? Hiçbir nedenin olmadan?"
"Sadece..." Bakışları tam karşıdaydı, dalgın görünüyordu. Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. "Bunu hiçbir nedeni olmadan yapan insanların içindeydim ve onlardan birine aşık oldum." Bana döndü, gözleri dolu doluydu. "Hepsi birer çocuk. Hepimiz birer çocukmuşuz. Onlar öyle insanlar ki vicdanlı olmayı ezik olmak sanıyorlar. Vicdanı olan acımayı bilir, onlar vicdanı olana acıyorlar." Omuz silkip dudaklarını sarkıttı. "Büyüdüğümü söylemiyorum ancak terapi bana iyi geldi. Artık bazı şeyleri daha iyi anlıyorum. Mesela, bana daha yakın davranıp istediklerini yaptırdıklarında aslında onların da benimle eğlendiklerini."
Ne söyleyeceğimi bilemediğim için sessiz kalmaya devam ettim, zaman kazanmak için onun konuşmaya devam etmesini bekledim.
"Aptallığımı fark ettim, onlar için değişmeye çalışmak aptallıktı. Ama artık akıllandım, şu anki yalnızlığımın onların kalabalığından daha büyük olduğunun da farkına vardım."
"Sen yalnız değilsin ki."
"Belki de... Ancak buna ikna olmak için biraz daha zamana ihtiyacım var."
Gülümseyip önüme döndüm.
"İkna olmazsan ne olacak?"
Güldü, "Merak etme, herhangi birine yazıp 'evleneceksen gel' uygulamamı devam ettirmeyeceğim."
Bunu söylemesini beklemediğim için kaşlarım çatıldı ve sesli bir gülüş kaçtı dudaklarımdan. İkimizin de gülüşleri fazlasıyla yavaş akan zamanın içerisinde yitip gitti.
"Bu konuşmayı daha önce yapmam gerekirdi." diye tekrar söze girdi Simay. "Aranızın iyi olduğunu biliyorum. Yaptıklarımın bir işe yaramasına da seviniyorum. Polyannacılık oynamamı kolaylaştırıyor. Ama içimde kalmasını da istemiyorum" Alt dudağını ısırdı, mavileri bende değildi. "Abim benim yüzümden çok acı çekti. Senin yanından ayrıldıktan sonra eve gelip odasında resmen ağlıyordu, onu o hâle getiren bendim. Onu o kadar çaresiz bırakan bendim. Seni o gün kapıda görünce öyle çok korktum, öyle çok ağlayıp yalvardım ki kabul etmek zorunda kaldı. Belki devam ettirmemeliydi ama böyle bir şeyi itiraf etmesi de en az yaşaması ve yaşatması kadar zordu." İrisleri bana dokundu. "Onu affettiğin için teşekkür ederim."
Bakışlarımın uzaktaki mağazanın gündüz vakti yanan ışığına dalmasına engel olmadım. Rüzgar'ın sorduğu sorunun cevabı mıydı bu yoksa dışarıdan görünen mi? Biz sadece üstünü mü örtmüştük yaşananların, el ele tutup kaçmış mıydık gerçek bir yüzleşmeden? Ona söylediklerimi anımsayınca gözlerimi sıkıca kapattım.
"Anlamıyorsun." dedim hemen, öfkeliydim. "Çünkü sen kalbi kırılan olmadın hiçbir zaman, daha çok kalp kırmakla meşgulsün, değil mi?"
Gözlerimi açtığımda artık daha nemlilerdi.
"Senden vazgeçmek için bahane aradığımı söyledin!" Yüzüme bakmaması beni daha da öfkelendirdi. "Benim senden vazgeçmek için yeterince bahanem vardı zaten ama buradayım, değil mi?"
Onu affettiğimi söyledikledikten uzun bir süre sonra aramız gayet iyiyken acımı bahane edip laflarımla onu iğnelemek acımasızcaydı.
"Ama Yağmur, halının altına süpürdüğümüz şeyler zaman geçtikçe çürür ve kokmaya başlar. Bizse bunu düşünmedik, her şeyi halının altına süpürdük sonra da onun üzerinde birbirimize sarıldık."
Zorlanarak iç çektim.
"Ne istiyorsun?"
"Düşünmeni."
"Yağmur..." Simay'a döndüm. "İyi misin?"
Başımla onayladım. "İyiyim." Bakışlarımı kaçırıp birkaç saniye daha düşündüm. "Sadece halletmem gereken bir şeyler var." Gözlerimi onun mavilerine diktim. "Teşekkür ederim, Simay. Gelip benimle konuştuğun için." Gülümsemeye çalıştım. "Galiba benim bu konuşmaya ihtiyacım varmış."
Gülümsedi. "Açıkçası, korkuyordum. Benimle konuşmak istemezsin diye düşünüyordum ve vereceğin tepkiden çekiniyordum." Dudaklarını birbirine kenetledi. "Asıl ben teşekkür ederim. Bunca şeye rağmen beni dinlediğin için."
Başımı salladım. Birbirimize kısa bir veda edip ayrıldık, günler sonra ilk kez üniversite binasının yolunu tutmuştum ama aklım hâlâ Rüzgar'ın söylediklerindeydi.
"Beni gerçekten affedip affetmediğini düşünmeni istiyorum Yağmur. Affetmediysen bile bunun için sana kızmam. Haklısın, çok haklısın. Ama ben affettiğine inanıp her seferinde hayal kırıklığına uğramak istemiyorum. Her şey iyiyken bir anda bu konuyu açmana, beni tekrar tekrar aynı yerden vurmana dayanamam. Bu ihtimali bilerek devam da edemem. Hem bu... İkimizi de yorar."
Onun saatlerce düşündükten sonra gelip bana söylediklerini ben de düşündüm, aklımda tarttım. Haklıydı. Affetmek benim tercihimdi, ona bunu yapmaya hakkım yoktu.
Üniversitenin bahçesine girer girmez adımlarımı durdurdum. Kahvelerim bahçenin her yerinde Barış'ı aradı, gözlerimde yaşlar birikti. Etraftaki kalabalık yüzünden hızla gözlerimdeki nemi silip binaya doğru ufak adımlar attım.
Geçtiğim her yerde onun anısı var gibiydi, onunla çok iyi iki arkadaş değildik ama ortak geçmişimize kısa ve acı da olsa bazı anılar yazılmıştı. Toparlamaya çalıştığım bütün duygularım tekrar yere saçıldı, öylesine doldum ki bir anda başımı dikleştirdim ve ağlamamak için nefesimi tutup dolu gözlerle yürümeye devam ettim.
Titrememesi için dudaklarımı birbirine bastırdım ancak çenem titremeye devam etti, yanaklarımı ısırdım. Sınıfa girer girmez çantamı sıraya bırakıp oturdum ve başımı kollarıma yasladım. Rüzgar başka bir konuda da haklıydı. Bugün olmasa da bir gün bunları atlatmak zorundaydım çünkü başka çarem yoktu. Bu şekilde yaşanmazdı.
___
Bakışlarımı telefonumdan ayırıp etrafa bakındım, dakikalardır buradaydım ve Rüzgar'ın üniversiteden çıkmasını bekliyordum. Saati kontrol ederken bugün gelmemiş olma ihtimalini bile düşündüm ancak tam o sırada onu gördüm, yanındaki kumral kıza gülümserken. Üniversitenin çıkışına kadar yürüdüler birlikte, nihayet göz göze geldik ve Rüzgar'ın anında yüzü düştü. Yanındaki kızla vedalaştı, kız kendi yoluna gitti, Rüzgar'sa sadece birkaç adım atarak yanıma geldi ve karşımda durdu.
"Yağmur, sen..." Başımı hafifçe sola kaydırdım, ne söyleyeceğini duymak istiyordum. "Ne işin var burada?"
Tek kaşım havalanırken başımı öne doğru hafifçe indirdim daha sonra başımı sallayarak bakışlarımı kaçırdım. Buraya onunla konuşmak için gelmiştim ancak bundan vazgeçtim, yanından ayrılmaya yeltenince kolumu tuttu.
"Yağmur, dur. Nereye?"
"Burada bir işim olmadığına karar verdim."
"O kız için tavır alıyorsan kendisini tanımıyorum, Yağmur. Gizem'i sordu sadece, Gizem de bugün erken çıktı. Bunu konuşuyorduk."
Yelkenleri suya indirmeye çok hazırdım lâkin bir anda Rüzgar'ın bana söylediği bütün yalanlar zihnimde büyük bir gürültü kopardı. Bütün yalanlarını o kadar kolay söylemişti ki bir an için şüphe duyduğumu fark ettim ama ben yine aynı yerdeydim. Onu kaybetmekten korktuğum için şüphelerimi gizlediğim yerde.
Ve asıl o an idrak ettim Rüzgar'ın hissettiklerini. Ben bile yaşananları affettiğimi ve hatta unuttuğumu düşünürken bir anda yüzüme çarpan yoğun şüphe kırıntılarının verdiği o üşüme hissi tarif edemeyeceğim kadar korkunç bir histi. Ben onsuz yapamadığım için affetmiştim bütün olanları, unuttuğum için değil.
"Yağmur?"
İrkilerek Rüzgar'a döndüm. Gözlerine baktığım birkaç saniye içinde bir karar vermem gerekti. Ya kaçacaktım ya da buraya geliş amacıma uygun davranıp onunla konuşacaktım. Benim kararımsa belliydi. Sonucunda Rüzgar'ı kaybedeceğim hiçbir yola giremezdim artık. Onunla birlikte halının altına süpürdüklerimizi evden atıp oraya şüphelerimi saklayacaktım. Ta ki onların kokusunu alana kadar.
Kendimi toparlamaya çalışıp boğazımı temizledim. "Tamam, kusura bakma. Abartı bir tepki verdim..." Nefeslenip, "Ben konuşmak için geldim." diye mırıldandım baygın bir cesaretle. "Dün söylediklerinle ilgili."
Dalgın bir tavırla onayladıktan sonra arabayı işaret etti.
"Keşke..." dedi arabaya binmeden hemen önce. "Haber verseydin de gelip alsaydım seni. Boşuna geldin buraya kadar."
Ya gerçekten üniversiteye gelmemden rahatsızlık duymuştu ya da ben yine paranoyalarımın beni esir almalarına izin veriyordum.
"Önemli değil."
Her şey sabırsızlanacağım kadar yavaş ancak bana düşünmem için zaman tanımayacak kadar hızlı gelişti. Arabaya bindik, hiç konuşmadığımız bir yolculuğa çıktık ve sonunda eve geldik. Bu sefer Rüzgar'ın salonundaki koltuklarda karşı karşıyaydık.
"Başka bir yere de gidebilirdik. Ben rahat rahat konuşalım diye evi seçtim ama rahat etmeyeceksen-"
"Gerek yok." dedim, konuya girmemek için uzatmaya çalışıyor gibiydi çünkü bu, ilk alakasız sorusu değildi.
"Kahve veya başka bir şey ister misin?"
"İstemem."
"Peki-"
"Rüzgar!" Durup bana baktı. "Artık konuşabilir miyiz?"
Yutkundu, başıyla onaylayıp birleştirdiği ellerini izlemeye başladı. Konuşmayı teklif eden bendim ancak ne söyleyeceğime dair tek bir fikrim bile yoktu.
"Bugün Simay'la konuştuk." diye söze girdim, anında bana baktı.
"Simay buraya mı geldi?"
Kaşlarımı kaldırdım. "Haberin yok muydu?"
Başıyla reddetti. "Babam sabah arayıp evde olup olmadığımı sordu ama Simay'ın geleceğinden haberim yoktu." Kollarını dizlerine yasladı. "Ne konuştunuz?"
"Olanları." Dudaklarımı ıslattım, konuşmak beni neden bu kadar zorlamıştı? "Senin deyiminle yüzleştik. Ama önemli olan bu değil. Sen haklıydın." Saniyeler öncesinde zemine çevirdiğim gözlerimi kaldırdım. "Biz yaralarımızı sarmadan çok hızlı bir şekilde bir yola çıktık." Başımı omzuma yatırdım. "Bir gün o yaralara takılıp düşebileceğimizi öngöremedik. Simay'la konuşunca bunları düşündüm. Sana söylediklerimi..."
Çenesi kasıldı, elalarına yansıyan o kırgın ifadeyi görebiliyordum.
"Rüzgar, ben seni affettiğime seni nasıl ikna edeceğimi bilmiyorum. Ben o lafları ani bir öfkeyle söyledim, seni affetmediğim için değil ki."
"Ne yani? Sen, biz her kavga ettiğimizde benim yaptığım hataları tekrar tekrar yüzüme mi vuracaksın?"
Gözlerim irileşti, "Hayır." diye itiraz ettim. "Gerçekten bir daha böyle bir şey olmayacak, söz veriyorum."
Güldü, işaret ve baş parmağını gözlerine bastırdı. Bense bu tavrına anlam veremeyerek yerimde doğruldum ve sessizce onu seyrettim. Parmaklarından gözlerini çekti, gülüşleri kayboldu.
"Yalan söylediğini biliyorum, daha doğrusu hiçbir şey söylemediğini."
"O ne demek?"
"Bana güvenmiyorsun. Üniversitedeki kızla ilgili sana söylediklerime de inanmadın, değil mi?"
Dolan gözlerimi saklamak ister gibi ondan kaçırdım.
"Yağmur, bunun için seni suçlamıyorum. Bana güvenmemeni de anlayabiliyorum. Sana bir sürü yalan söyledim, senin yerinde kim olsa bana inanmazdı. Ben bile." Cevap vermedim. "Ama duygularını saklama benden. Daha yeni konuştuk, görmezden geldiğimiz her şeyle ileride karşılaşacağımızı ve zarar göreceğimizi. Ne hissediyorsan zamanında söyle ki çözelim, bitsin."
"Eğer affetmemişsem benden gidecektin, sen söyledin." dedim çaresizce.
"Ben öyle bir şey söylemedim." Kafasını sağa ve sola doğru artarda iki kere salladı. "Ben senden ölsem vazgeçmem."
"O zaman niye gittin?"
"Halledemediğimiz bir şeyler var, bunu anladım çünkü. Sürekli kavga edip birbirimizi kıracağımıza bir süre uzak kalıp düşünelim istedim. Affetmediysen de kendimi affettirmenin bir yolunu bulurdum ben."
"Sen dün öyle şeyler söyleyince ben..."
Devam edemedim, başımı önüme eğip parmaklarımla oynamaya başladım. Rüzgar saniyeler süren bir bekleyişin ardından kalkıp yanıma geldi.
"Senin güvenini kazanmanın bir yolunu bulacağım." Kucağımda duran elimi tuttu. "Ben sadece aramızda görmezden geldiğimiz kırgınlıklarımızın olmasını istemiyorum. Ama onlar bile beni senden ayıramaz... Yağmur," Bakışlarım onu buldu. "Sen benim hayatıma öyle bir işledin ki ben kendimi sensiz hayal edemiyorum. Anlıyor musun?"
Ezberlemek ister gibi uzun uzun izledim yüzünü sonra bir anda kollarımı boynuna doladım. Rüzgar benim hayatımda vâr olan en değerli insandı. Benim en yalnız anımda hayatıma girmişti, ihtiyacım olan her anımda yanımdaydı. Beni koşulsuz sevdiğine inandığım tek kişiydi, ondan başka kimsem yoktu. Bir gün ölümle yaşam arasında kalırsam beni yaşamaya ikna edebilecek tek ses ona aitti.
"Benden asla vazgeçmeyeceğine inanmak istiyorum." diye fısıldadım, bir elim saçlarındaydı, öteki elimi boynunda dolaştırıyordum.
"Ben seni ölsem bırakmam."
"Bırakırsan zaten ben ölürüm."
Başını geriye çekip yüzüme baktı, yaklaşmaya başladı. Dudakları dudaklarıma değecekken duraksadı. Bu, onun izin alma şekliydi. Onaylamak yerine aramızdaki o küçük mesafeyi kapattım, sıcak parmakları yanağımda gezinirken gözlerimi kapattım. Ne kadar çok özlediğimi de, ne kadar çok özlediğini de onu öperken anladım.
Dakikaya yaklaşmış saniyelerin ardından geriye çekilip göğsüne sokuldum.
"Sana söz veriyorum," dedi saçlarımı okşarken. "Bana güvenmen için her şeyi yapacağım."
"Bana bir daha veda etme." Dün olanları ve dün yaşadığım o kaybetme korkusunu bir türlü unutamadığımı fark ettim.
"Edemedim ki zaten." Gülüp, bana bakmak için başını eğdi. "Bir gün bile dayanamadım."
Gülerek gözlerimi kapattım. Telefonum çalınca huysuz mırıltılar çıkarıp doğruldum ve elimi hırkamın cebine attım. Arayan numara kayıtlı değildi. Merakla önce Rüzgar'a sonra tekrar telefona baktım. Merakımı gidermenin tek yolu telefonu açmaktı.
"Alo?"
"Yağmur..." dedi tanıdık bir ses, "Ben Aziz."
Anında Rüzgar'ın elini sıktım, arayanın babam olduğunu ona sessizce söyledim.
"Efendim?" Konuşurken kekelememek için çırpınsam da beceremedim.
"Numaranı Akın'dan aldım. Günlerdir söylüyorum, erteliyor. Bir de ben konuşayım istedim seninle."
Akın'a olan öfkemden dişlerimi sıktım. Ona gerçekten inanmaya başlamıştım.
"Buyurun?"
Rüzgar soran gözlerini üzerimden bir an bile çekmedi. Sonra bir anda kalkıp sağıma geçti ve kulağını kulağıma dayadı. Bu hâline gülmemek için yanaklarımı ısırdım.
"Ben seni bu akşam eve, yemeğe davet etmek istiyorum. Geleceğini söyledin ama bir daha hiç gelmedin." İçimdeki gülme isteği bir an içinde söndü. "Hem seninle tanışmak isteyen birileri var."
"Ben..." Rüzgar koluma dokununca ona döndüm. Dudaklarını oynatarak 'kabul et' dedi. Başımı iki yana salladım ancak elimi tuttu ve cesaret veren bakışlarıyla beni ikna etmeye çalıştı. "Tamam." dedim ani bir cesaretle ancak pişman olmam için sadece bir salise geçmesi bile yeterliydi. "Gelirim."
Aziz Bey'in derin bir nefes aldığını ve güldüğünü duydum.
"Beni kırmayıp teklifimi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim, kızım."
"Görüşürüz, Aziz Bey."
Uzun bir süre ses gelmedi, ama sonra "Görüşürüz." dedi telefonun diğer yanında kalan durgun bir ses tonu.
Telefonu kapatıp Rüzgar'a döndüm.
"Ne yaptın?"
"Kaçmana engel oldum."
Yüzümü düşürdüm, oflayarak Rüzgar'ın göğsüne önce vurdum sonra yaslandım.
"İki dakika gülemeyecek miyim ben?"
Gülerek, "Sakin ol." deyip elimi tuttu. "Hem yalnız olmayacaksın ki."
"Haklısın, tanımadığım ailem ve akrabalarımla birlikte olacağım."
"Onları kastetmiyorum, ben de geleceğim seninle."
Hızla doğruldum. "Ne?" Dizimi kırıp koltuğa kaldırdım ve bütün vücudumun ona bakmasını sağladım. "Gerçekten mi?"
"Tabii ki Yağmur, seni oraya yalnız gönderecek olsaydım kabul etmen için ısrar eder miydim?" diye sordu gayet olağan bir şekilde.
Günler sonra gerçek bir sevinçle boynuna atladım, geriye yatarken kahkahası evde yankılandı.
"Teşekkür ederim." Yanağına bir öpücük kondurup daha sıkı sarıldım. "Çok teşekkür ederim. Dile benden ne dilersen."
"Dileyeyim." deyince geri çekildim, ciddi görünüyordu.
"Lafın gelişi söylemiştim."
Güldü, "Beni ilgilendirmez."
Bana yaklaşmaya başladığında dileğinin ne olduğunu anladım, gözlerim büyürken gülüp elimi dudaklarına bastırıp geriye ittim.
"İşe gitmem gerekiyor. Kovulup kovulmadığımı öğreneceğim. Biliyorsun, günlerdir gitmiyorum."
Ayağa kalktım lâkin Rüzgar elimi tuttu ve tekrar oturmamı sağladı.
"Ben senin için Emel Hanım'dan izin aldım, gel."
"Ne?"
Bana aldırış etmedi çünkü şu anki odağı başkaydı, tam öpecekken durdu.
"Senin değil, benim işe gitmem gerekiyor."
Ayağa kalkınca gözlerimle onu izledim. "Ne işi?"
"Senin yerine Emel Hanım'a birkaç gündür yardım ediyorum. Seni görünce unuttum."
"Sen benim işimi mi çaldın?"
Gülüp elimi tuttu, "Kalk." dedi beni yerimden kaldırırken. "Gidiyoruz."
Gülüşüm gülüşlerine karışırken evden çıktık. Kalbim onu ilk gördüğüm gün olduğu gibi hızlı atıyordu. O kadar çok doğrusu vardı ki yaptığı yanlışlar umrumda değildi. Elim elinde apartmandan çıkıp arabaya binerken zihnim haftalar öncesine gitti.
"Keşke şartlar bize başka bir tanışma hikâyesi yazmış olsaydı. Ama olmadı. Seninle hiç karşılaşmadığımız bir hayatı düşününce ben buna da razı oldum." Eli alnımdaki yaradan yanağıma doğru indi. "Ya seni hiç tanımasaydım?"
Gerçekten, ya onu hiç tanımasaydım?
Bir an için bütün yaşadıklarımı Rüzgar'ın yanımda olmadığı bir evrende yaşadığımı düşününce nefesim kesildi. Ben de buna razıydım. Evet... Keşke hayat bize başka bir tanışma hikâyesi yazmış olsaydı. Yazmamıştı, bense hayatın bizi birbirimize yazmış olmasıyla yetinecektim. Çünkü onunla hiç karşılaşmadığım bir hayatı yaşayacağıma onun bütün yalanlarına bin kere daha kanmayı tercih ederdim.
___