17. Bölüm: Bir damla acı.
'En çok eksik yanımın eksik kaldığı için onu affetmemesi gerekirken en çok eksik yanım onu affediyordu, tamamlanabilmek için.'
---
Neydi affetmek dediğimiz şey? İnsan sırf affedebilmek için bahanelerin arkasına sığınır mıydı? Nefret etmek için çabalarken sevmek için de bahane arar mıydı? Bu hangi kalıbın içindeki çelişkiye sığardı?
Peki ya aile neydi? Bu soru sorulur muydu hiç ailesi olmayan birine? Eğer kimsesiz değilseniz aile kendinize yuva bildiğinizdir. Ben kimsesizdim, benim yuvam başıma yıkıldı ve aile benim için ellerinde çırpındığım çelişkinin ismiydi.
Peki hiç ailesi olmayan birinin canını acıtır mıydı bu kelimeden dökülen kanlar? Yaralar mıydı onu adı aile olan ölümler? Ben kimsesizdim, canım acıyordu ve bunun için bir bahanem yoktu.
Gürültü çevremizi ellerine almış silkelerken ve herkes şaşkın bakışlarla birbirlerini sorgularken ben harelerimi bir an olsun Akın'ın kolundaki kırmızı sıvıdan alamıyordum. Ondan nefret etmek istemiyor olsam da ondan nefret ettiğime emindim ancak yarası kalbime batıyordu. Bu, beni aptal mı yapardı yoksa insan mı?
"Biraz susar mısınız?" dedi Seray hiddetle. "Hastaneye gitmemiz gerekiyor, farkında mısınız?"
Akın yanağıma dokununca irkilerek ona baktım.
"Bakma artık." diye fısıldadı, sadece ben duydum. Daha sonra Seray'a döndü. "Hastaneye gerek yok, Yağmur'la konuşup gideceğim."
Bakışlarımı kaldırdım ve Rüzgar'la göz göze geldik, o da en az benim kadar afallamış görünüyordu.
"Seray, sen bana burada neler olduğunu anlatacak mısın artık?" Eray'ın bu kadar ciddi olduğu anlar nadirdi.
"Sence sırası mı?"
Sıkıntıyla iç çekip Akın'a döndüm.
"Akın, ben konuşmak istemiyorum." Eliyle kanını durdurmaya çalıştığı yarasına kısa bir bakış attım. "Kötü görünüyor, hastaneye git bence."
"Yağmur-"
"Git." dedim, canım sıkılmıştı. "Lütfen."
Dudaklarını birbirine bastırdı, başını iki yana sallayarak arkasını döndü ve merdivenlerden inmeye başladı. Seray da peşinden inince durup geriye baktı.
"Sen nereye?"
"Ben de geliyorum tabii ki."
"Gelmiyorsun."
Seray bize döndü, sakinliğini yitiriyordu.
"Peki." Tekrar ona baktı. "Çok bile uğraştım seninle."
Seray onun yanından geçip gitti, apartmandan çıktı. Akın alt dudağını dişleri arasına aldı, başını tavana kaldırdı, öfkeli ve kısa bir gülüş firar etti dudaklarından. Tekrar kolundaki yaraya baktım, onu yalnız gönderemezdim. Aşağıya inmeye başladım, yanından geçecekken kolumu tuttu.
"Sen nereye?" diye sordu ikinci kez, bu sefer bana.
"Ben de geliyorum."
"Buna gerek yok, evine git."
"Sana sormadım." diyerek aşağıya indim ve dışarıya çıktım.
Peşimden geliyordu.
"Yağmur!"
Durup tekrar ona baktım.
"Ne var?"
"Gerek yok dedim, değil mi?"
"Benimle konuşmak istemiyor muydun? Yolda konuşuruz diye geliyorum."
"Kesin ondandır."
Kaşlarımı çattım, cevap vermeye hazırdım ancak o bir cevap vermemi beklemeden arabasına yöneldi. Peşinden gidecekken bu sefer de Rüzgar'ın bana ssslenişi üzerine durmak zorunda kaldım. Yanıma ulaştığında fazlasıyla gergin ve endişeli görünüyordu.
"Biz de geliyoruz arkanızdan." Yaklaşıp saçlarımdan öptü. "Dikkatli ol, tamam mı?"
Buruk bir tebessüm yayıldı yüzüme, başımla onayladım.
"Merak etme."
"Sabaha kadar seni mi bekleyeceğim ben?"
Bakışlarımı Akın'a çevirdim, arabasının kapısını açmış bizi izliyordu. Rüzgar'a kısa bir bakış atıp hızlı adımlarla Akın'ın yanına gittim. Akın'sa gözlerini devirerek arabaya bindi. Ben de yanındaki yolcu koltuğuna biner binmez arabayı çalıştırdı. Oldukça hâlsiz gibiydi ancak hâlâ bunu belli etmemek için direniyordu.
İlerlemeye başladığımızda ara ara yüzünü buruşturduğunu fark ettim, ayrıca çok terlemişti. Ne yapacağımı bilemez hâlde sadece onu izliyordum. Gözlerimi yarasına diktim.
"Çok mu acıyor?"
Kısa bir bekleme anından sonra güçlükle cevap verdi.
"Hayır." dediğinde sesi fısıltı denilecek kadar kısık çıkmıştı.
"Neden hastaneye gitmek yerine apartmana gelerek vakit kaybettin ki?"
"Yağmur..." Başını geriye yasladı, gözleri kapanır gibi oldu, sadece yolu izliyordu. "Lütfen soru sorma."
Doğruldum, endişenin kalbime dokunuşlarını hissetmeye başladım.
"Akın?"
Cevap vermedi. Kaşları çatıldı, koluyla alnındaki teri sildi ve derin bir nefes aldı. Gözleri hafif aralıktı, hiç hâli kalmamış gibiydi. Araba bir anda dengesini kaybetmeye başlayınca korkuyla bağırdım.
"Akın!"
Akın irkilerek ani bir frenle arabayı durdurdu. Başını geriye yaslayıp bana baktı. Gözleri kapanmadan önce, "Özür dilerim." diye fısıldadı.
"Akın! Akın uyan!" Başımı iki yana salladım. "Hayır, uyan!" Hızla arabadan indim, Rüzgar da arabayı durdurmuş bana doğru yürüyordu.
"Ne oldu?"
Yanına ulaşır ulaşmaz ellerini tuttum.
"Rüzgar," dedim, nefes nefeseydim. "Akın iyi değil."
Gözleri kısa bir an Akın'ın arabasına kaydıktan sonra tekrar bana döndü.
"Tamam. Sen sakin ol. İyi olacak, merak etme."
Eray ve Gizem de arabadan inip yanımıza gelmişti.
"Eray, yardım et." dedi Rüzgar ve birlikte Akın'ın arabasına doğru ilerlediler.
Dakikalar içerisinde Akın'a destek olarak Rüzgar'ın arabasına doğru getirdiler.
"Yağmur, önce sen bin."
Rüzgar'ın dediğini yaptıktan hemen sonra onlar da Akın'ı arabaya bindirerek başını kucağıma koymamı sağladılar. Rüzgar Akın'ın arabasını da Eray'a emanet ettikten sonra şoför koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırdı. Bense kitlenmiş bir şekilde hâlsizlikten hiçbir tepki vermeyen ve öylece yatan Akın'ı izliyordum.
Gözlerini açması için yüzüne dokundum, göz kapakları hafifçe aralandı. Zar zor elini uzatıp gözyaşlarımı silmeye çalıştı.
"Korkma." dedi güçlükle. "Ben iyiyim."
"Umrumda değilsin zaten." dedim, ancak bunu söylerken bile ağlıyordum.
Akın belli belirsiz gülümsedi.
"Hislerimiz karşılıklı biyolojik kusur."
Gözyaşları içinde güldüm.
"Senden nefret ediyorum."
Yutkundu. Hâlâ gülümsüyordu.
"Ben de seni çok seviyorum."
Bunu söyler söylemez gözleri kapandı, korkuyla başımı kaldırdım.
"Rüzgar, lütfen acele et."
"Korkma bi'tanem, az kaldı." diye cevap verdi Rüzgar aynadan bana bakarken.
Sadece bir saat geçmişti ve biz hastane duvarlarına yaslanmış doktordan haber bekliyorduk.
"Yağmur?"
"Efendim?"
"Bugün çok yoruldun. Dinlenmen gerek artık."
Başım Rüzgar'ın omzundaydı, yerimde kıpırdandım.
"İstemiyorum."
"Telefonda Seray'la konuştum." Eray yanımıza gelince doğruldum. "Apartmanın yakınlarında bir çocuğu sıkıştırdıklarını görünce bizimki duramayıp kavgaya karışmış. Akın da oradan geçerken yardım etmek istemiş ve o arada bıçaklanmış. Seray bizden ayrılınca polise gidip ifade vermiş, bakalım."
Tepkisiz kaldım. Aklım Akın'daydı, ona zarar gelme ihtimali beni bu kadar korkutmamalıydı oysa. Yine de bunu sonra düşünecektim.
Birkaç dakika sonra doktor yanımıza geldiği için yaslandığım duvardan doğrularak merak dolu gözlerimi ona çevirdim.
"Akın Arsal'ın yakını?"
"Ben."
"Nesi oluyorsunuz?" diye sorduğunda duraksadım.
Kısa bir sessizlik oluşurken kendimi toplamaya çalıştım.
"Kardeşiyim."
Sesim çok zayıf çıkmıştı, benim için cevap vermesi zor bir soruydu. Eray ve Gizem'in şaşkın bakışlarını üzerimde hissettim ancak buna da tepki vermedim.
"Öncelikle geçmiş olsun. Yarası derin değildi. Bayılmasının nedeni hastaneye geç gelmiş olması. Kan kaybetmiş. Fakat şimdi iyi."
Elim anında kalbime gitti. "Peki onu görebilir miyim?" Fazlasıyla heyecanlanmıştım.
"Tabii, birazdan görebilirsiniz."
Gözyaşlarım akmaya başlarken derin bir nefes verip dokora teşekkür ettim. O uzaklaşır uzaklaşmaz Rüzgar kolunu omzuma attı, başımı onun göğsüne yaslayıp sevinçle ağladım.
"Gördün mü, korkacak bir şey yokmuş?" Beni hafifçe geriye itip gözyaşlarımı sildi.
"Yağmur?" Eray'a döndüm. "İçerideki buzdolabının abin olduğunu niye söylemedin?"
Taktığı sıfatı beklemediğim için yüzümü buruşturarak güldüm ve başımı iki yana salladım.
"Uzun hikâye." diyerek geçiştirip Rüzgar'a döndüm tekrar. "Sence yanına gitmeli miyim?"
"Zorunda değilsin ama için rahat edecekse sen bilirsin."
Oflayarak Rüzgar'a yaslandım. Hepimiz sessizce beklerken bir hemşire yanımıza geldi ve, "Akın Arsal'ı görmek isteyen hanginizdi?" diye sordu.
Doğruldum ve Rüzgar'a durgun bakışlar attım, bakışlarından cesaret umuyordum. Rüzgar dudaklarını birbirine kenetleyip gözlerini kırptı. Derin bir nefes verip hemşireye döndüm, bunun için hazır hissetmiyordum ancak onu merak ediyordum.
"Benim." dedim hemşireye, "Görebilir miyim?"
"Tabii. Buyurun siz."
Hemşireyi takip ederek Akın'ın yattığı odaya doğru yürüdüm. Genç kadın kapıyı açtı ve geçmem için izin verdi. Kadına teşekkür etmek amacıyla baş selamı vererek odaya girdim, o da arkamdan kapıyı kapatıp gitti. Yükselen kalp atışlarımı derin nefesler alarak düzene sokmaya çalıştım ve odanın içinde adımladım.
Görüş alanıma girdiğinde daha iyi göründüğünü fark ettim. Yatakta doğrulmuş, kolundaki sargıya bakıyordu. Bana döndü, beni gördü ancak hiçbir şey söylemedi. Ben de aramızdaki bu sükûtu bozmak için herhangi bir hamlede bulunmadım. Az sonra eğildi ve yatağının yanında duran etajere uzandı. Su almak istediğini fark edince hızla yanına gidip bardağı doldurdum ve ona uzattım.
"Teşekkür ederim." diyerek alıp birkaç yudum su içti sonra bardağı bana geri verdi.
"Nasıl hissediyorsun?" Bardağı bırakıp duvarın köşesinde duran sandalyeyi aldım, yatağa yaklaştırıp oturdum.
"İyiyim."
Başımı salladım. İkimiz de birbirimizin gözlerine bakamıyorduk, öğretmeniyle tanışmaya çalışan utangaç ilkokul öğrencileri gibiydik.
"Aranız düzelmiş."
Başımı kaldırdım.
"Efendim?"
"Sevgilinle." diye açıklayınca kaşlarımı kaldırdım. "Aranızı düzeltmişsiniz."
Ne cevap vereceğimi bilemeyerek başımla onayladım ve konuyu değiştirmek için, "Bugün apartmana neden geldin?" diye sordum. "Ne konuşacaktın benimle?"
"Babam hakkında." Başını geriye yaslarken boğazını temizledi. "Artık bizi dinliyor. Sayende."
"Sevindim." Hiçbir şey hissetmemiştim. "Bunu mu söyleyecektin sadece?"
"Hayır." Boğazını temizledi, iyi olsa bile yorgundu. "Dahası da var."
Dinlediğimi belli etme niyetiyle gözlerine baktım.
"Konu Işıl. Senden amcamlara bahsetmiş, onlar da hâliyle seni merak ediyorlar." Konunun nereye gideceğini tahmin etmek gerilmeme neden oldu. "Bize bir kez daha gelmen gerekecek."
"Gelmem gerekmeyecek." Başımı dikleştirdim. "Bütün bunlara mecbur değilim, Akın."
Başını omzuna yatırdı ve bıkkınlıkla nefeslendi.
"Seni ikna etmeye çalışmak için çok yorgunum."
"Deneme öyleyse."
"Vazgeçmeyeceğimi biliyorsun."
"Niye bu kadar bencilsin?"
Başını önüne eğip güldü.
"Bencil miyim?"
Onayladım.
"Eğer benim yerimde sen olsaydın annem seni de yaşatmak için kendinden vazgeçerdi. Baban o zaman da annemin yaşamasını tercih ederdi." Gözlerim yanmaya başladı. "Ama ben asla senin ölmeni istemezdim."
"Nereden biliyorsun?" Yatak kenarından destek alarak bana doğru eğildi. "Benim yerimde sen olsaydın sen de annemi tercih ederdin. Çünkü benim ne hissettiğime dair tek bir fikrin yok."
"Peki senin benim ne yaşadığıma dair ne fikrin var?" Sesim titredi, başımı kaldırdım ve sadece birkaç saniye gözlerimin tavanda oyalanmasına izin verdim. "Sen hiç, kimsesiz kaldın mı? Kendine bakmak zorunda kaldın mı? Senin ailen seni terk etti mi? Baban yüzüne doğru keşke sen ölseydin dedi mi? Ya da kardeşin? Sana hiç kendini bir lanet gibi hissettirdiler mi? Sırf bu yüzden ölmeyi diledin mi?"
Başımı çevirdim ve gözlerimden asılı kalan yaşların dökülmesine izin verdim. Bütün gözyaşlarımı yutabilmek için yutkundum. Gözyaşlarımı sildim ve daha sert bir ifadeyle ona baktım.
"Belki sen haklısın. Belki ben seni anlayamam. Ama Akın, sen de beni hiçbir zaman anlayamazsın." Ayağa kalktım. "Çünkü senin sadece annen öldü, benim bütün ailem."
Gözlerini benden ayırmadı ancak herhangi bir şey söylemedi. Bense arkamı döndüm ve sessiz ağlayışlarımla odadan ayrıldım. Dediklerimin ne kadarının ona ulaştığını bilmiyordum. Belki de hiçbir zaman bilemeyecektim ancak dediklerimin tümü beni öldüren şeylerdi.
Duvara yaslanıp sakinleşmek için bir süre bekledim. Onların yanına bu şekilde dönmek istemiyordum. Toparlandığıma inandıktan sonra yüzüme hafif bir tebessüm kondurup hastanede yankılanan anons seslerini dinleyerek yanlarına gittim. Rüzgar beni görür görmez yaslandığı duvardan doğrulup yanıma geldi. Eray ve Gizem'in de meraklı gözleri üzerimdeydi.
"Nasıldı?"
Sağ omzumu kaldırıp indirdim.
"Akın işte."
Birkaç dakika sonra Akın da yanımıza geldi. Önce bana sonra Rüzgar'a baktı ve başını hafifçe öne eğip kaldırdı.
"Bugün için sağ olun."
En azından teşekkür etmeyi biliyordu. Göz devirerek önüme döndüm. Akın da çok beklemeden bizden uzaklaştı.
"Siz gelirsiniz." Rüzgar'a baktım. "Ben arabasının anahtarını vereceğim."
Başımı salladım. Rüzgar Akın'ın peşinden giderken omzumda bir kol hissettim. Eray bir kolunu benim, diğer kolunu Gizem'in omzuna atmıştı ve o yürüyünce biz de yürümeye başladık. Saat epey geç olmuştu ama neyse ki yarın cumartesiydi. Keşke kalbim de uzun bir haftasonu molası verebilseydi diye düşünmeden edemedim. Böyle bir tatile onun da ihtiyacı vardı.
___
"Bu yorgunlukla şimdiye çoktan uyuyakalman gerekirdi." Rüzgar aramızdaki sessizliği bozduğunda kafamı ona çevirdim.
Arabadaydık ve eve gidiyorduk. Gizem de Eray'la birlikte gitmişti.
"Uykum var ama uyuyamıyorum. Kafam çok dolu."
Anlayışla kafasını salladı.
"İstersen şimdi eve gitmeyelim. Seni başka bir yere götüreyim, konuşuruz biraz."
Aslında bunu isteyip istemediğimden emin değildim fakat itiraz etmedim.
"Olur."
Daha sonra hiçbir şey konuşmadık. Sadece yarım saat sonra Rüzgar'ın ailesine ait evin önünde durduğumuzda şaşkınlıkla Rüzgar'a döndüm.
"Buraya ilk gelişinde hiç iyi şeyler yaşanmadı, biliyorum." diye başladı konuşmaya benim bir şey dememe fırsat vermeden, "Ama buradan giderken kafandaki soru işaretleri de kaybolmuştu. Ben ne zaman düşünmek istesem o odada saatlerce otururum. Sana da iyi geleceğine inanıyorum."
Bitkince gülümsedim ve gözlerimi kırptım. Birkaç dakika sonra o odanın içinde bulduk kendimizi. Koltukta oturmuştuk ve odayı ele almış yeşili izliyorduk. Başım Rüzgar'ın göğsündeydi, hayatım katran geçmişimin ellerinde. Gözlerim odayı aydınlatan loş ışığa daldı.
"Çok yoruldum."
"Farkındayım. Ama hepsi geçecek."
"Geçiyor mu? Emin misin?"
"İzi kalsa da her yara bir gün iyileşir."
"Bilmiyorum." diye fısıldadım. "Bazen hiçbir şeyi aşamayacakmışım gibi geliyor. İzi kalan her yara acıtacakmış gibi."
Dudaklarını saçlarıma bastırdı.
"Her yara, iz bıraksa bile doğası gereği iyileşir. Ama sana yalan söylemeyeceğim, o izler acıtmaz ancak hatırlattıkları acıtabilir. İyileşse bile bazı hatıralar kalbimizde kanamaya devam eder."
"Bunu nasıl durduracağım?"
"Birlikte durduracağız."
Başımı kaldırıp nemli harelerimi ona diktim. Göz göze geldiğimizde güldüm.
"Beni kandırdığın için teşekkür etsem sana olan sevgimi abartmış olur muyum?"
Başını geriye yatırıp gülüşüme karşılık verdi. Tekrar bana döndüğünde başını salladı. "Abartmış olursun." dedi, "Ama sanırım bu, benim işime gelir."
Gözlerimi kıstım.
"Şımarma."
O gülmeye devam ederken başımı tekrar göğsüne yasladım ve kulaklarımı dolduran sesi dinledim.
"Yağmur mu yağıyor?"
"Galiba."
Dudaklarımı süsleyen tebessüm eşliğinde gözlerimi kapatırken duyduğum son ses yağmurun sesi ve Rüzgar'ın saçlarımı okşarken mırıldanarak söylediği, sözlerininse Enis Behiç Koçyürek'e ait olduğu bir şarkının cümleleri oldu.
"Geçsin günler, haftalar,
Aylar, mevsimler, yıllar..
Zaman, sanki bir rüzgar
Ve su gibi aksın..
Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın.."
__
Gözlerimi araladığımda ilk birkaç saniye hafızamın geri gelmesini beklemek zorunda kaldım. Dün olanları hatırladığımda neden odamda değil de başka bir yerde uyandığımı da idrak edebilmiştim. Sırtüstü dönerek Rüzgar'a baktım, benim başım onun dizlerindeydi. O da başını geriye yaslamış öylece uyuya kalmıştı, bir eli de saçlarımdaydı.
Gülümsedim ve koltuğun üzerinde rastgele duran sol elini tuttum. Ellerimizi birleştirip elinin büyüklüğüne baktım, bu görüntü beni güldürürken onu uyandırmamak için usulca doğruldum, koltuğa kollarımı, kollarıma da başımı yaslayarak onu izledim uzun uzun. Saçları yine dağılmıştı, gülerek başımı iki yana salladım.
"Uyurken izlenmenin nasıl bir şey olduğunu hep merak etmiştim."
Anında doğruldum, Rüzgar bir gözünü açıp bana bakarken güldü. Bense gözlerimi kıstım.
"İzlenmek güzel ama izlemek güzel değil."
Gülüşleri duruldu. Başını salladı.
"Peki, Yağmur Hanım." Önüne döndü. "Öyle olsun."
Gözlerim irileşirken omzuna yaslandım.
"Şakaydı."
Gözucuyla bana baktı.
"Ne şakaydı?"
Yerimde doğrulurken o hafif bir tebessümle beni izliyor ve bir cevap bekliyordu.
"İşte..." deyip sustum ve etrafa bakındım. "İçerisi buz gibi olmuş."
Konuyu değiştirmem onun moralini bozdu ve bu da dudaklarına bir "of!" nidası şeklinde yansıdı. Başını kaldırmaya çalışırken yüzünü buruşturdu ve eliyle boynunu tuttu.
"Boynum tutulmuş."
"Keşke eve dönseydik." dedim, elimi uzatıp Rüzgar'ın boynuna hafif hafif masaj yapmaya başladım.
Acıdan kaşları çatılırken güldü.
"Boynumun tutulacağını bilsem de eve dönmezdim."
"Bu kadar edebiyat sevgisi fazla değil mi?"
"Edebiyat sevgisi değil," dedi hayran hayran bana bakarken. "Yağmur sevgisi."
Yüzümü buruşturarak güldüm.
"Rüzgar!"
Güldü.
"Efendim?"
"Saat kaç?"
Gözlerini devirerek telefonunu alıp baktı ve, "07:44." dedi. "Pastaneye kaçta gideceksin?"
"Önce eve gitmem gerek, üstümü değiştirmeliyim. Evdeki işlerim bitince de pastaneye geçerim."
Boynunda duran elimi tuttu ve parmaklarını üzerinde gezdirdi.
"Kalkalım o zaman, geç kalma."
Sağ omzumu indirip kaldırdım ve yavaş hareketlerle ayaklandım. İkimiz de dış kapıya yönelirken kapıyı açan ben oldum ve anında dışarıdaki sert soğukla karşılaştım.
"Hava çok soğuk!"
Geceden beri yağmur yağıyordu ve her yer ıslaktı. Rüzgar'la birlikte hızlı adımlarla bahçeden çıkıp arabaya geçtik. O arabayı çalıştırırken ben ısınmaya çalışıyordum.
"Sen ne yapacaksın bugün?" diye sordum hâlâ kollarımı ovalayarak ısınmaya çalışırken.
"Bilmem, henüz bir planım yok." Beni kolunun altına çekip her iki yandan kollarımı ovaladı. "Isındın mı?"
Gözlerimi kapattım.
"İyi geldi."
Rüzgar'ın dudaklarını başımda hissettiğimde gülümsedim.
"Yağmur?"
Ses tonu hoşuma gitmediği için gözlerimi açtım. Kaşları çatıktı, elini yanağıma koyup bekledi.
"Ne oldu Rüzgar?"
"Senin ateşin mi var?"
Elimle kendi ateşimi kontrol edip dudaklarımı sarkıttım.
"Yok bence."
"Emin misin?" diye sordu. "Nasıl hissediyorsun?"
"İyiyim Rüzgar." Gülümsedim. "Hadi gidelim artık, bir şey yok."
Tereddütle başını sallayıp geriye çekildi, araba kullanırken sık sık gözleri bana kayıyor ve sürekli nasıl olduğumu soruyordu. Bakışlarımı ondan ayırıp yola çevirirken üzerimde bir kırgınlık olduğunu hissettim ancak bunu dile getirmedim. Kahvelerimi yeniden Rüzgar'a çevirdim.
"Tüm gün evde mi olacaksın?"
"Aslında annem haftasonu için beni eve çağırmıştı, belki uğrarım. Hem Simay'ı da görmüş olarım."
"Geri mi döneceksin yani?"
"Belki." Gözlerimiz buluştu. "Yağmur, sen gerçekten iyi misin?"
Bu sorunun sayısını unuttuğum için anlık gelen bunalım hissiyle gözlerimi büyüterek güldüm.
"Evet! Evet! Evet!" diyerek dalgaya aldım. "İyiyim Rüzgar, iyiyim."
"Evet'lerini bu şekilde tüketme bence."
Neyi kastettiğini anladığımda gülüşüm büyüdü. Konuyu dağıtmak amacıyla boğazımı temizledim.
"Simay nasıl?"
"İyi gibi."
"Rüzgar?"
"Efendim?"
"Benim sana söylediklerim ağırdı, değil mi?"
Güldü.
"Taşıyamayacağım kadar."
"Ben-"
"Sen haklıydın, sevgilim... Söylediklerinde ve verdiğin tepkilerde gayet haklıydın." Elimi tutup dudaklarına götürdü ve öptü. "Yaşanması gereken şeyler yaşandı sadece, şimdi iyiyiz. Olanları tekrar tekrar hatırlayıp üzülmeye gerek yok."
Hepimizin sahip olduğu, geçmiş diye bir kitap var ve şimdiye ait bütün ağrılarımızı satırlarında kurutmak için bekliyor. Rüzgar haklıydı, biz artık iyiydik.
"Haklısın." dedim oldukça alçak bir ses tonuyla. "Şimdi iyiyiz."
"Ve bundan sonra da hep iyi olacağız."
___
Fön makinesiyle saçlarımı kuruturken şarja taktığım telefonumun ışığı gözlerime çarptı. Makineyi durdurup telefona baktım, Rüzgar mesaj atmıştı.
"Kahvaltını yapmadıysan bana gel, birlikte edelim kahvaltıyı. Sonra çıkarız."
Gülümsedim, zaten kahvaltı hazırlamaya üşenmiştim. Eve gelir gelmez evi elden geçirip üstünkörü bir şekilde temizlik yapmıştım. Ardından da duş almıştım, saçlarımı kuruttuktan sonra da kahvaltı hazırlayacaktım. Rüzgar'a birazdan ona gideceğime dair bir cevap yazıp gönderdikten sonra saçlarımı kurutmaya devam ettim.
İşim biter bitmez hâlâ üşüdüğüm için dolaptan kalın, siyah boğazlı kazağımla siyah pantolonumu aldım ve üzerimdeki rahat kıyafetlerden kurtularak onları giyindim. Aynanın önüne geçip solgun duran yüzümü inceledim ve ateşimi kontrol ettim. Hâlâ üzerimde bir ağırlık vardı.
Yüzümün solgunluğunu makyaj yardımıyla kapattım ancak gözlerimden akan yorgunluğa hiçbir çözüm bulamayarak ayaklandım. Bordo montumu, telefonumu ve çantamı alıp evden çıktım. Merdivenlerden inen komşularımızı selamladıktan sonra Rüzgar'ın evinin kapısını çaldım ve o da beni çok bekletmeden açtı.
"Nasılsın?"
"İyiyim Rüzgar." dedim bıkkınlıkla, içeri girip montumu astım.
"Bana bak." Rüzgar'a döndüm, dikkatle gözlerime bakıp dudaklarına alnıma bastırdı. Bir süre bekleyip geri çekildi, bense tepki vermeden onu bekliyordum. "Ateşin şu an yok gibi ama sabah vardı bence."
"Ateşim yok Rüzgar. Sabah da yoktu. Hadi artık, geç kaldım yeterince."
"Tamam sevgilim, kızma. Hadi geç." Beni salona yönlendirdi, salona girer girmez hazırladığı kahvaltı sofrasıyla karşılaştım.
"Rüzgar..." Dudaklarımı birbirine kenetledim. "Niye bu kadar uğraştın ki?"
Arkadan belime sarılıp yanağımı ve boynumu öptü.
"Çünkü seni seviyorum."
Gözlerimi kapatıp gülümsedim.
"Biliyorum."
Anında başını geriye çekti.
"Keşke sen de biraz beni sevsen Yağmur."
Başımı geriye, onun omzuna yatırarak güldüm.
"Ben seni yeterince sevdim zamanında. Sıra sende."
"İntikam alıyorsun yani?"
Omuz silktim.
"Belki."
Kollarından sıyrıldım ve sandalyelerden birini çekip oturdum. O da karşıma geçip otururken, "Dün Akın'la ne konuştuğunuzdan hiç bahsetmedin." dedi.
"Önemli bir şey konuşmadık." Histerik bir gülüş firar etti dudaklarımdan. "Her zaman olduğu gibi tartıştık. Benden nefret ediyor." Tabağımdaki krepe bakıp gülümsedim, Rüzgar süslemişti. "Bu çok güzel."
"Senden nefret etmiyor." Rüzgar gözucuyla tabağıma bakıp güldü. "Sen de çok güzelsin."
"Romantik cümlelerimi de araya sıkıştırırım diyorsun yani?" Amacım biraz da konudan uzaklaşmaktı.
"Odunluklarımı araya sıkıştırıyorum demiyorum en azından."
Kaşlarımı çattım.
"Sen bana laf mı soktun?"
Gözlerini büyütüp başıyla reddettiğinde yüzünde beliren sevimli ifade için gardımı hemen indirdim ancak bunu ona belli etmedim.
"Asla." dedi. "Saat ikide benimle ceset gömmek yerine beni gömmeni istemem."
Kendimi tutamayarak güldüm.
"Rüzgar!"
Ellerini masaya yasladı ve gözlerime odaklandı.
"Efendim bi'tanem?"
Gülüşlerim ağır ağır soldu ve gözlerimde yaşlar birikti.
"Dünyanın bana yaptığı en büyük iyiliksin."
Rüzgar anında ayağa kalkıp yanıma geldi.
"Ne oldu şimdi?"
Başımı iki yana sallayarak kollarımı boyumuzu eşitlemek için önümde eğilen Rüzgar'ın boynuna doladım.
"Sadece seni seviyorum." Sarıldığım için sesim boğuk çıkmıştı.
"Beni sevmek seni ağlatıyorsa sevme bi'tanem." Beni geriye çekip gözyaşlarımı sildi.
"Seni sevmesem benden geriye hiçbir şey kalmazmış gibi. Senden önce hiç yokmuşum gibi."
Bu cümleleri kendimi hiçe saydığım için kurmuyordum, Rüzgar'dan önce sevmeyi ve sevilmeyi bilmediğim için kuruyordum. Ondan önce kimse için bir şey yapmamıştım, kimse de benim için bir şey yapmamıştı. Beni ağlatan şey buydu, kanımdan canımdan olan abimin benden nefret ettiğini söylerken Rüzgar'ın benim için küçücük bir tabağa sığdırdığı aşkı. Rüzgar doğrulup saçlarımı öptü.
"Artık ağlamazsan sana bir hediyem var."
Başımı kaldırdım.
"Ne hediyesi?"
"Ağlamayacağına söz ver."
İki elimi de kullanarak gözyaşlarımı silip başımı salladım.
"Söz mü?"
Hemen onayladım çünkü merak içimi kemirmeye başlamıştı.
"Söz."
Cebinden lacivert bir kutu çıkarıp bana uzattı. Kaşlarım havalanırken kutuyu aldım, tam açacakken Rüzgar elimi tuttu.
"Görünce aklıma sen geldin."
İçimi dolduran merak duygusu artık taşmak üzereydi. Rüzgar elimi bıraktı ve kutuyu açmamı bekledi. Kutuyu açar açmaz gözlerim büyüdü.
"Rüzgar..." diye fısıldadım.
Bulut sembollü bir kolyeydi, beyaz bir bulut ve buluttan sarkan üç yağmur damlası.
"Bu, çok güzel." Dolu gözlerle Rüzgar'a baktım. "Çok teşekkür ederim."
"Doldurma gözlerini hemen." Bir sandalye çekip yanıma oturdu ve saçlarımdan, alnımdan defalarca öptü. "Sen mutlu ol diye aldım bunu sana, üzül diye değil."
"Üzülmedim zaten."
İnanmadığını belli eden bir tavırla kafa sallarken tabağımdaki krepi kesti ve çatala doladığı parçayı bana uzattı. İtiraz etmeye fırsat bulamadığım için uzattığı lokmayı yemeye başladım. Rüzgar'sa elimdeki kutudan kolyeyi çıkarıp arkama geçti ve ben açık olan saçlarımı ellerimle toplarken o, kolyeyi boynuma taktı.
Tam o sırada telefon çaldı, Rüzgar cebinden telefon çıkarırken bana bakıp, "Yemeğini ye." diye uyardı. Ona gülümseyip tabağımdaki krepi yemeye devam ettim.
"Efendim, anne?"
Rüzgar kendi yerine geçmişti, eline aldığı çatalı kullanarak tabağındakilerle oynarken telefonla konuşuyordu.
"Geleceğim bugün."
Rüzgar'ın gözleri bir an bana kaydı.
"Niye?"
Bir anda yüz ifadesi değişince benim de kaşlarım çatıldı.
"Niye daha önce söylemedin, anne?" Sorgulayan gözlerim onun elalarındaydı. "Peki, geliyorum hemen."
Aralarında geçen birkaç cümlenin ardından Rüzgar telefonu kapattı.
"Neler oluyor?"
"Dün okulda bir şeyler olmuş." Rüzgar'ın endişesi beni de korkutmuştu. "Simay kavga etmiş galiba. Ben de tam anlamadım ama iyi değilmiş işte. Gidince göreceğim."
"Çok geçmiş olsun." diyerek ayaklandım. "Hadi çıkalım o zaman hemen."
"Kahvaltını bitirseydin Yağmur."
"Yedim ben Rüzgar, gidelim hadi."
Birlikte evden çıkarken Rüzgar, "Seni işe bırakayım önce." deyince ona döndüm. Bakışlarımdan ne söyleyeceğimi anlamış olacak ki, "Senin gelmene gerek yok bi'tanem." dedi, "Ben hallederim, sen işe git."
"Emin misin?"
"Eminim tabii ki."
Apartmandan çıktığımızda adımlarımı durdurdum.
"Ben kendim giderim Rüzgar, sen vakit kaybetme."
"Yolumun üstü zaten, Yağmur. Burada bunu tartışmayalım, hadi lütfen." Belimden tutarak beni arabaya yönlendirdi. Önce ben sonra kendisi bindi ve o telaşla yola çıktık. Çok kısa bir süre içerisinde pastaneye vardık.
"Bana haber ver, olur mu?"
Gözlerini kırptı.
"Merak etme."
Onu daha fazla bekletmemek için vedalaşıp arabadan indim, o yola devam etti. Bense pastaneye doğru adımladım ancak kapıyı açamadım. Pastanenin kapalı olduğunu görünce kaşlarım çatıldı. Yedek anahtarım vardı fakat önce Emel Hanım'la konuşmak istiyordum çünkü o haber vermeden böyle bir şey yapmazdı. Telefonu çıkarıp Emel Hanım'ı aradım, kalbimde hissettiğim telaş hissiyle beklemeye başladım.
"Alo?"
"Alo, Emel Hanım! Neredesiniz?"
"Yağmur, ben malzemeler için alışverişe çıktım." Rahat bir nefes aldım. "Menüde birkaç değişiklik yapmak istiyorum, yeni bir şeyler eklemem gerek. Aslında pastaneye gelecektim ancak evde çalışmaya karar verdim. Zaten pek bir şey kalmadı pastanede, bugün açmaya gerek yok. Açsak bile yetiştiremeyiz. Malzeme olmadığı için gece de hazırlık yapamadım."
"Anladım."
"Bizim müşterilerimizin çoğu öğrenci hem, üniversiteden ya da okuldan çıkınca geliyorlar. Bugün de haftasonu, haftasonları pek kimse olmuyor. Bir günden bir şey olmaz." Bu duruma hiç üzülmemiştim. "Sana da haber veremedim, geç karar verdiğim için. Kusura bakma, oraya kadar geldin."
"Sorun değil, benim yapabileceğim bir şey var mı?"
"Yok kızım, ben bile daha eve gitmedim."
"Peki, kolay gelsin öyleyse."
"Teşekkür ederim."
"Ben teşekkür ederim, görüşürüz."
"Görüşürüz, kızım."
Telefonu kapatıp omuz silktim ve arkamı döndüm ancak döner dönmez bana doğru gelen Barış'la karşılaştım.
"Yağmur, nereye?"
"Eve." dedim, onu gördüğüm için şaşkındım. "Bugün kapattık."
"Hayırdır, bir sorun mu var?"
"Yok, önemli bir neden yok." Onu izlemeyi sürdürdüm. "Sen ne için gelmiştin?"
"Pastaneye uğradım ben de, elinden bir kahve içerim diye düşünmüştüm." Utanarak elini ensesine attı. "Ama nasip değilmiş."
Sağ omzumu kaldırıp indirdim.
"Sen biraz yorgun görünüyorsun." dedi ben konuşmayınca. "Bir sorun mu var?"
"Hayır. Sadece dün gece uykumu alamadım sanırım. Şimdi eve gidip dinleneceğim."
"Ben bırakayım seni." deyip arabaya doğru bir adım attı ancak ben hemen onu durdurdum.
"Gerek yok, Barış. Ben biraz yürümek istiyorum."
Dudaklarını birbirine bastırarak burukça gülümsedi.
"Yağmur, sen benden kaçıyor olabilir misin?"
"O nereden çıktı?"
"Açık değil mi?"
"Ben sadece yorgunum Barış, eve gitsem iyi olacak."
Bir şey söyleyecek gibi oldu ancak duraksayıp "Peki." dedi, "Sen bilirsin." Birkaç adım geriledi. "Görüşürüz... Umarım."
"Görüşürüz." diyerek yanından ayrıldım, ona çok soğuk davranmaya başlamıştım ve bu, bana kendimi ikiyüzlü gibi hissettiriyordu.
Rüzgar yokken onun yanımda olmasına izin veren ancak Rüzgar varken onu yanımda istemeyen biri gibi, onu kullanıyormuş gibi hissediyordum. Vicdanımla yapmam gerekenin arasında kalmış gibiydim, doğru olanın ne olduğuna karar veremiyordum.
Üzerimdeki ağırlık yürüdükçe biraz daha arttı ve bir anda gözlerim karardı. Kendimi toparlamak için durup birkaç saniye bekledikten sonra yürümeye devam ettim. Bir an önce eve gidip uyumak istiyordum çünkü yolda yürürken bile gözlerim kapanıyordu.
Dakikalar sonra arkamdan gelen bir araba yanıma yanaştı, hâlsiz gözlerle sağıma döndüm. Arabanın camından bana bakan Akın'ı görünce göz devirdim.
"Sen başlamadan söyleyeyim, seninle gelmeyeceğim Akın." Telefonumu elime atıp aramalara girdim. "Eğer hemen gitmezsen polisi arayacağım."
Vücudum bir boşlukta gibiydi, midem bulanıyordu ve tek istediğim yanan gözlerimi kapatmaktı. Akın arabadan inince korkuyla geriye gittim. Daha önce yaptıklarından dolayı ona güvenmiyordum.
"Akın, gelmeyeceğim!"
Adımlarını durdurup bakışlarıyla beni süzdü.
"Bir şey mi oldu? İyi görünmüyorsun."
Hiçbir şey söyleyemedim, artık berbat hissediyordum. Onun yanından ayrılmaya yeltendim ancak kolumu tuttu.
"Yağmur," dedi ve ben ilk kez onun bana merhametle baktığını gördüm. "Ne oluyor?"
Başımı iki yana salladım.
"Bir şey yok Akın, eve gitmek istiyorum."
"Hasta mısın sen?" Elini kaldırıp alnıma dokundu. "Ateşin var senin."
"Yok bir şeyim." diye mırıldandım. Hiç hâlim kalmamıştı.
"Hastaneye gidiyoruz, hadi."
Beni arabaya doğru çekiştirince durup kolumu çektim.
"İstemiyorum."
"Yağmur, inatlaşma."
"Gelmek istemiyorum."
"Bu hâlde bana karşı gelmek istediğine emin misin?"
Kolumu tuttu ve arabaya doğru yürümem için beni yönlendirdi.
"Akın!"
Arabanın kapısını açıp bana baktı.
"Üzgünüm ama seni bu hâlde burada bırakamam. Bin hadi."
"Eve götür o zaman, hastaneye gitmeyeceğim."
Başıyla onayladı ve eliyle arabayı işaret etti. Bu sefer itiraz etmeyerek öndeki yolcu koltuğuna oturdum. Akın eğilip kemerimi bağlarken ben uyuklamaya bile başlamıştım. Akın da arabaya bindiğinde "Hastaneye gidiyoruz." dedi ve ben zorlanarak doğruldum.
"Eve götüreceğini söylemiştim."
"Ben öyle bir şey söylemedim."
"Akın!"
Uzanıp ateşimi kontrol etti.
"Yağmur, bu hâlde evde ne yapacaksın? Yürüyemiyorsun bile, nasıl düşüreceksin ateşini?"
"Ben hallederim bir şekilde, daha önce de hastalandım. Hem sen her hasta olduğunda doktora mı gidersin?"
"Hayır, babam-"
Durdu. Sessiz kalışına kinayeyle güldüm.
"Devam edebilirsin, sorun yok. Senin yanında hep baban vardı, değil mi?"
Bana cevap vermedi, yola odaklanmıştı ya da öyle olduğunu düşünmemi istiyordu.
"Akın," Yutkundum. Başımı koltuğa yaslamıştım ve gözlerim yarı açıktı. "Eve gidebilir miyiz? Lütfen." Sesimi artık ben bile zar zor duyuyordum. "Ben hastaneye gitmek istemiyorum."
Gözlerim kapalıyken alnımda ve yanağımda Akın'ın elini hissedip yüzümü buruşturdum.
"Elin çok soğuk."
Kollarımı birbirine bağlayıp koltuğa daha çok sindim.
"Üşüyorum."
_
Hissettiğim hareketlilikle gözlerimi aralamaya çalıştım fakat fazlasıyla hâlsizdim. Akın beni kucağına aldığında doğrulmayı denedim ama beceremedim.
"Ne oluyor?"
Akın'ın yüzündeki surat ifadesi bir anda değişti, acı çekiyor gibiydi. Koluna baktığında yarasının acıdığını anlamıştım.
"İndir beni." diye mırıldandım, "Hem neresi burası?"
Beni indirmek yerine yürümeye başladı.
"Benim evim."
Dayanamayarak başımı omzuna yasladım.
"Niye geldik buraya?"
"Anahtarı al." Evin cam kapısının önünde durdu. "Ceketimin cebinde."
"Niye geldik buraya?" diye sordum bir kez daha, Akın'a karşı duvarlarımı yıkmak yeni bir hayal kırıklığına kapı açmak gibiydi.
Akın'a inanmak beni korkutuyordu çünkü her an değişiyordu.
"Yağmur," Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Şimdi tartışmanın sırası değil, benim de canım yanıyor." Muhtemelen, kolunu kastediyordu. "Anahtarı alır mısın?"
Tereddütlerimle vicdanım arasındaki sessiz yarışı tabii ki vicdanım kazandı, dediğini yaptım ve kapıyı açtım. Kapı direkt salona açılıyordu, içeri girer girmez salondan geçtik ve Akın beni bir odaya götürüp yatağa yatırdı.
"Sen niye bu kadar ağırsın?"
Kaşlarım alnımın ortasında bir çukur oluşturunca Akın gülecek gibi oldu fakat ciddi ifadesini bozmadı.
"Sen güçsüzsün." Soluma dönüp kollarımı ovuştururak ısınmaya çalıştım. "Akın, çok soğuk."
Akın çaresiz gözlerle beni izlerken ben neredeyse ağlayacaktım.
"Ben bir doktor arkadaşımı arayıp geliyorum. Ne yapabilirmişiz, bir bakalım."
O çıktıktan sonra yatağın üzerindeki battaniyeyi üzerime çekip iyice sarıldım. Orada gözlerim kapalı bir şekilde titreyerek ne kadar zaman geçirdiğimi bilemedim ancak bir süre sonra Akın gelince gözlerimi açtım, elinde derece vardı.
Gelip yanımda otururken, "Ne oldu sana aniden?" diye sordu. Ateşimi ölçerken battaniyeyi çekiştirdi.
"Akın, üşüyorum!"
"38°C." Dereceden gözlerini ayırıp bana baktı. "Yağmur, böyle olmaz. Hatta üstünü de değiştirmen lâzım senin." Etrafına bakındı. "Işıl da ara sıra buraya geliyor. Onun odasında sana uygun bir şeyler vardır, ben getireyim."
"İstemiyorum."
"Eve götür diye tutturduğunda aklından geçen, yorgana sarılıp ölmeyi beklemek miydi senin?"
"Sana ne?" Battaniyeyi üzerime çekip ona arkamı döndüm.
"Eğer lafımı dinlemezsen seni hastaneye götürmek zorunda kalacağım."
Battaniyeyi tekrar aldı ve bu sefer uzanamamam için yere attı.
"Akın!"
"Bağırma. Bekle, geliyorum."
Kalkıp odadan çıktığında dizlerimi kendime çektim, çok üşüyordum ve anlamsız bir şekilde duygusal hissediyordum. Az sonra Akın elinde Işıl'a ait olduğunu düşündüğüm pijamalarla geri geldi.
"Kalk hadi." Pijama takımını yanıma bıraktı. "Üstünü değiştir."
"Üşüyorum diyorum, nesini anlamıyorsun?"
"İnat etme artık, senin iyiliğin için konuşuyorum."
"İnandırıcı gelmiyor nedense."
Kafasını yana yatırıp boş boş bana bakmaya devam etti.
"Yağmur, kalk."
"Git başımdan!"
"Ölüme mi terk edeyim yani?"
"Daha önce yapmadığınız şey mi?"
Ağır ağır iki adım attı ve yanıma oturdu.
"Yağmur, lütfen." Elini alnıma koydu. "Ya dediklerimi yap ya da hastaneye gidelim."
Bıkkınlıkla ofladım ve Akın'ın getirdiği fazlasıyla ince pembe renkli pamuklu pijama takımına bakınca yüzümü ekşittim.
"Sen beni buraya işkence ederek öldürmek için getirdin, değil mi?" Akın'la göz göze geldik. "Doğruyu söyle."
Kahvelerinin yönü değişti, başını eğip gülmeye başlayınca şaşırdım.
"Sen gülebiliyor muydun?"
Bana döndü gülmeye devam ederken, "Sinirlerimi bozuyorsun." dedi. Yapay bir şekilde gülümsedim.
"Ben de seni çok seviyorum."
"Biliyorum."
Yüzüm düştü, vurup ittim.
"Git şuradan."
Kolunu ovalarken ayaklandı.
"Elin de senin kadar ağır."
"Akın!"
"Tamam, gidiyorum... Ben çıkıyorum, sen de üstünü değiştir. Tamam mı?"
Cevap vermedim. Ellerimi tutup yatakta doğrulmamı sağladı. "Yağmur, tamam mı?"
Geçiştirir bir tavırla, "Tamam." dedim.
Akın bıkkınlıkla başını iki yana sallayarak odadan çıkmaya yeltendi fakat tam kapıdan çıkacakken dönüp bana baktı. Bir şey söylemek istedi ama duraksadı. Ensesini kaşırken, "Yardım etmeme gerek var mı?" diye sordu. Başımla reddettim, o da başka bir şey demeden odadan çıktı.
Üstümü değiştirmeye o kadar çok üşeniyordum ki biraz daha orada oturup boş bakışlarla elime aldığım pijamayı izledim. Başımı kaldırmaya hâlim yoktu. Oflayarak zar zor ayaklandım ve odadaki dolaba yöneldim. Dolabın kapağını açtığımda bir yığın kıyafetle karşılaştım ve yüksek ihtimalle hepsi Akın'a aitti.
Gözüme ilk kestirdiğim siyah eşofman altını ve beyaz tişörtü alıp dolabı geri kapattım. Işıl'a ait pijamaları giyinmek istememiştim. Zaten ismini duymak bile benim canımı sıkıyordu, bunun nedeni onun kötü biri olduğunu düşünmem değildi. Hatta bana oldukça sıcak yaklaşmıştı. Belki de ailem beni terk etmemiş olsaydı onu kuzenden öte kardeşim gibi sevebilirdim. Akın'ın da yaptığı gibi.
Zaten onu sevmemi engelleyen şey de buydu. Öz abimin bana öfke kusup Işıl'ı kardeşinin yerine koyması ve ona bu kadar çok değer vermesi. Üstümü değiştirdikten sonra siyah renkli dolabın aynasından kendime baktım, berbat görünüyordum. Çünkü Akın'ın kıyafetleri bende düşündüğümden daha büyük durmuştu. Korkunç görüntüme karşı umarsız bir tavır takınarak yatağa geri döndüm, yatmadan önce de Işıl'ın pijamalarını odadaki siyah koltuğa bıraktım.
Üstümü değiştirince titremem daha da artmıştı, yerdeki battaniyeyi alıp tekrar sarıldım. Akın'ın gelmesini beklerken kapıyı izleyen gözlerimi kapattım ve bana böyle davranmasının nedenini sorguladım. Her seferinde canımı acıtmaktan kaçınmayan adamın her canım acıdığında yanımda durmasına anlam veremesem de istemsizce gülümsedim.
Keşke babam beni terk etmemiş olsaydı... Belki Akın da zamanla benimle barışır, beni severdi.
Ailemi affetmenin kendine ihanet olacağını düşünen çocuk Yağmur'la ben çelişiyor olsak da bu, benim en doğal hakkımdı. Kimsesiz çocukların en doğal hakkı ailelerini sevmeyi hayal etmekti.
Dış kapının sesini duyduğumda kırgınlığımdan uzaklaştım ve kahvelerim tekrar kapıya daldı. Sadece birkaç dakika sonra odanın kapısı çalınca hâlsizce içeri girebileceğine dair komut verdim. Akın kapıyı açıp elinde bir bardak su ve ilaçla içeri girdi, bana bakıp gözlerini devirdi.
"Battaniyeyi bırak artık."
Üzerimdeki battaniyeyi çekiştirmeye başladığında "İnce zaten." diye söylendim. "Üşüyorum, lütfen."
Beni dinlemedi, battaniyeyi benden aldı ve alır almaz üstümdekileri süzüp güldü.
"Çuval giyinmiş fareye dönmüşsün." dedi alayla. "Bu ne hâl?"
Arkamda kalan yastığı ona fırlatmak için almak istedim ama bunun için çok yorgundum, bundan dolayı pes edip öfkeyle, "Sen niye girdin benim hayatıma?" diye sordum.
"Sen delir diye."
Ben göz devirirken o yanıma oturup dereceyle ateşimi ölçtü ve dereceye bakar bakmaz yüzü düştü.
"39 olmuş." Kollarıma dokundu ve doğrulmama yardım etti. "Şu ilacı iç, ateşini düşürmek için aldım." Komodinin üzerine bıraktığı ilacı bana verip suyu da içirdikten sonra tekrar yattım.
"Aç mısın? Yiyecek bir şey getireyim mi sana?"
"İstemiyorum." Sesim fısıltıdan farksızdı. "Canım bir şey istemiyor. Uyumak istiyorum."
"Peki... Sen uyu, benim içeride biraz işim var."
Gözlerimi kırptım. O tam kalkacakken elini tuttum, durup bana döndü.
"Benden gerçekten..." Duraksadım. Fakat soracağım sorunun cevabını gerçekten merak ediyordum. "Gerçekten nefret ediyor musun?"
Gözlerini kaçırdı, bir süre bekledi. Bir cevap vereceğine tam inanmışken elini çekti ve ayaklanıp odadan çıktı. Bense dolu gözlerle arkasından bakakaldım. İçimdeki aile ihtiyacı ondan nefret etmeme izin vermiyordu. En çok eksik yanımın eksik kaldığı için onu affetmemesi gerekirken en çok eksik yanım onu affediyordu, tamamlanabilmek için.
__
"Yağmur... Uyan hadi."
Gözlerimi hafifçe araladığımda Akın'ı gördüm, eli yanağımdaydı. Yüksek ihtimalle, ateşimi kontrol ediyordu.
"Kaç saat-" Sesim çıkmadığı için boğazımı temizledim. "Kaç saattir uyuyorum?"
"İki saat olmuştur. Kalk hadi, sana çorba yaptım."
"Sen mi?" Başımı yana çevirip komodinin üzerindeki tepsiye baktım. "Bana mı?"
"Yok, mahalledeki Rüstem amcaya."
Kaşlarım çatılırken dudaklarıma bitkin bir gülüş yayıldı. Akın doğrulmama yardım etmek için ellerimi tutarken benimle birlikte güldü.
"İlk kez yaptım." Tepsiyi dizlerime koydu. "Nasıl oldu, bilemem. Tadına da bakmadım."
Tek kaşım havalandı.
"Bir de?" Kaşığı alıp çorbanın içine daldırdım ve oyalanmaya başladım. "Zehirlenmem, değil mi?"
"Abartma istersen."
"Beni deneme tahtası olarak kullanıyorsun, ben mi abartıyorum?"
"Bırak, Yağmur." Kaşığı elimden alıp kasenin içinde bıraktı ve tepsiyi çekti. "Tamam."
"Tamam." Yerimde dikeldim. "Tamam ver, içeceğim."
"Hayır, boş ver."
Yüzümü düşürüp onu izlemeye devam ettiğimde öfkeyle soluyup tepsiyi geri bıraktı. Daha sonra peçeteyi alıp çenemin altında tutarken, kaşığı çorbanın içine daldırıp bana uzattı. İçtim ancak yutmam çok zor oldu, çünkü çorba biraz tuzluydu. Dudaklarımı ağzımın içinde yuvarlarken yüzümdeki ifadenin değişmemesine dikkat ettim.
"Kötü mü?"
Hemen reddettim.
"Güzel olmuş."
"Emin misin?"
"Evet."
Bir şey söylemeden çorbayı bana içirmeye devam etti, ben de onun aksine kalbini kırmak istemediğim için o tuzlu çorbayı içmeye devam ettim.
"Ben de bakayım mı tadına?" deyip kaşığı ağzına götürecekken onu durdurdum.
"Hayır. Hastayım ben Akın, içme aynı kaşıktan."
Kaşları havalandı ama bana itiraz etmeyerek içmekten vazgeçti. Kaşığı tekrar bana uzatırken telefonum çaldı.
"Montumun cebinde, alır mısın?"
Akın başını sallayarak ayaklandı ve ayak uçlarımda kalan montumun cebinden telefonu aldı, ekrana bakınca zaten zar zor gülümseyen suratı daha da düştü. Telefonu bana vermek yerine açıp hoparlöre aldı ve bana çorba içirmeye devam etti.
"Yağmur?"
Rüzgar'ın sesi kulağıma ilişince ona haber vermeyi tamamen unuttuğuma dair bir farkındalık yaşadım.
"Akın ben. Yağmur pek iyi değil." Gözlerimi açabildiğim kadar açıp Akın'a baktım. "Üşütmüş biraz. İlaç verdim, şimdi dinleniyor."
Ben tam konuşacakken Akın telefonu hoparlörden çıkarıp kulağına götürdü ve diğer eliyle bitmek bilmeyen çorbadan bana bir kaşık daha uzattı. Bu sefer başımı geriye çekerek istemediğimi belli ettim.
"Gelmene gerek yok." dedi Akın, elimi uzatıp telefonu bana vermesini istedim ancak kendisini geriye çekti. "Ateşi düşünce ben eve geri götüreceğim zaten."
"Akın, ver şunu. Ben konuşurum."
İşaret parmağını kaldırıp bana "dur" işareti yapınca alnımı tek elime yaslayıp gözlerimi kapattım.
"Peki, sen bilirsin." Başımı kaldırdım ve göz göze geldik. "Ben de sıkılmıştım zaten."
Kaşlarım havalandı ve ben diğer söylediklerini duymadım bile. Boğazımda oluşan yumru gözlerimin dolmasına neden olurken kendimden bağımsızca çenemin titremeye başladı ve dudaklarım büzüldü. O an Akın'ın gözlerinde anlamlandıramadığım bir ifade sezdim.
Kucağımda duran tepsiyi komodinin üzerine bırakıp ona arkamı dönmek için sağ tarafima yattım. Gözlerimden asılı kalan yaşlar yastıkla buluşmak için gözlerimi kapatmamı bekliyordu, sesimim çıkmaması için nefesimi tuttum.
Tam da bu yüzden buraya gelmek istememiştim. Tam da bu yüzden Akın'la aramdaki duvarın her bir tuğlasından uzak durmayı deniyordum. Tek bir tuğlaya dokunduğum an bütün duvarın üzerime yıkılacağını iyi bildiğimden.
Telefonu kapattığını sessizliğinden anladım, bana bir şey demedi ancak uzaklaşmadı da. Birkaç dakika orada durup bekledi. Dizlerimi karnıma doğru kırmış, kollarımı göğsümde buluşturmuştum. Elimi kaldırıp baş parmağımı ısırdım. Tek istediğim odadan çıkmasıydı çünkü onun yanında ağlamak istemiyordum. Bunu yaparsam geçmişime nasıl hesap verecektim?
Kaseye değen kaşığın sesini duydum lâkin tepki vermedim. Akın aniden öksürmeye başlayınca büzülen dudaklarımı birbirine kenetledim, diğer elimle gözyaşlarımı sildim.
"Bu çorba tuzlu olmuş." diye mırıldandı ve bu cümle içimdeki ağlama isteğini uyandırır nitelikteydi.
Cevap vermedim, o da başka bir şey demedi. Odadan çıktığını hareketlilikten ve kapının sesinden anladım. Akın çıkar çıkmaz gözlerimi kapatıp sesli bir şekilde ağladım. Hem kalbimi kırmıştı hem de benim kendi kalbimi kırmama neden olmuştu.
Aradan geçen süreyi hesaplama gereksinimi duymadan ağladım, küçük bir çocuk gibi. Küskün bir kız çocuğu gibi. Kapının sesini duyunca bütün kırgınlığımı yutmam gerekti. Saniyelerin ardından yatağa ağırlık çöktü.
"Yağmur, bana döner misin?" Tepkisiz kaldım. "Ateşine bakmam gerek."
Hiçbir şey olmamış gibi davranması dakikalardır akan gözyaşlarımın bile benimle alay etmesini sağlayacak cinstendi.
"Odadan çıkar mısın?" Çatallaştığı için sesimi suçladım. "Üstümü değiştireceğim."
"Hayır." diye reddetti. "Önce ateşini kontrol edeceğim."
"Peki." Doğruldum ancak yüzüne bakmadım. "Sen çıkmazsan ben çıkarım."
Beni engellemeye çalışmasını umursamadan ayaklanıp kıyafetlerimi aldım ve kapıya yöneldim.
"Yağmur!" Önüme geçip durmamı sağladı. "Ne acelesi var?"
"Gitmek istiyorum." Hâlâ yüzüne bakmıyordum çünkü bakarsam ağlardım. Kırgınlığımdan değil, aptallığımdan.
"Bekle işte, gideceksin az sonra."
"Beklemek istemiyorum." Sağa doğru adım attım, vakit kaybetmeden beni tekrarladı. "Beni rahat bırak."
"Çocuk musun sen? Her dediğime küsecek misin böyle?"
Bir anda kapımı çalan öfke bütün duygularımı gölgesinin altına aldı. Vereceğim hangi tepki veya söyleyeceğim hangi cümlenin bu öfkeyi kapımdan kovmaya yeteceğini düşündüm. Gözlerim kararırken yerimde sendeledim, Akın'ın beni tutmak için uzattığı elleri ben gerilediğim için havada kaldı.
"Yağmur?"
Ona söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu çünkü söyleyebileceğim şeyleri dün hastane odasında söylemiştim lâkin hiçbiri ona ulaşmamıştı. Bakışlarım yere kaydı.
"İyi misin?" Bana doğru bir adım attı. "Yağmur!"
Dediklerini anlıyordum fakat duyduğum her şey ağır ağır uğultuya dönüşüyordu.
"Haklısın." dedim sessizce, gözlerim kapanıyordu. Onun beni duyup duymadığından emin değildim. Nemli gözlerimi kırpıştırdım. Kırgınım diyemedim ama, "Çorba..." dedim, "Tuzlu olmuştu."