18. Bölüm: Hoşça kalamadım.
'Benim olmadığım bir dünyada bile seni en çok ben seveceğim.'
___
Yazarın anlatımıyla.
__
Her ömrün birer başlangıcı, yolu ve bitişi vardı. Hiç kimse yola başladığı hikâyeyle devam etmezdi ve hiç kimse yolu başladığı gibi bitirmezdi. Yolun ona verdikleri ve yolun ondan aldıklarıyla giderdi sona. Ama muhakkak giderdi. Gider ve yanındaki bir avuç anıya gömülürdü.
Yağmur'un başlangıcı Rüzgar'dı. Evinden taşındığı ve onunla karşılaştığı ilk an. Ancak elinden tutup yürüdüğü bu başlangıç onu hiç beklemediği tuzaklarla karşılaştırmış, hiç beklemediği çukurlara düşürmüştü.
O çukurlardan birinin adı da aileydi.
Akın gözlerinin önünde yere yığılan kardeşini nemli gözlerle izlerken nefesini tuttuğunun bile farkında değildi. Ağır ağır dizlerinin üzerine çöktü, elleri havadaydı.
"Yağmur." diye fısıldadı. "Yağmur, uyan." Yağmur'un başını kaldırıp dizine koyduktan sonra yanağına dokundu. "Yağmur!"
Bu şekilde hiçbir şeyi olduramayacağının farkına vardı, gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti içine ve tam o sırada kapının zilini duydu. Art arda çalan zile aldırış etmeden ayaklandı, Yağmur'un yatağın üzerinde duran montunu alıp ona giydirdikten sonra kardeşini kucağına alarak salona çıktı.
Dış kapı cam olduğu için çıkar çıkmaz Rüzgar'la karşılaştı, kısa bir an duraksadı fakat yürümeye devam etti. Zar zor kapıyı açtı. Rüzgar da şok içindeydi, Akın hiçbir şey söylemeden yürürken Rüzgar onu izliyordu, dilini yutmuş gibiydi.
Şaşkınlığı üzerinden attığı ilk an, "Ne oldu ona?" diye fısıldadı, cevap alamadı. "Akın!" Haykırışı bile Akın'ı durdurmayınca koşar adımlarla önüne geçti. "Ne oldu ona?"
Akın yine sessiz kaldı, kızarmış gözleri boşluktaydı. O da henüz kendisine gelememişti. Rüzgar başını iki yana sallayarak dikkatli hareketlerle Yağmur'u onun kollarından alıp kendi arabasına götürdü.
"Dayan, bi'tanem." Yağmur'u arka koltuğa yerleştirip şoför koltuğunun kapısını açtı ve Akın'a döndü. "Seninle sonra görüşeceğiz Akın."
Vakit kaybetmeden arabaya binip oradan hızla ayrıldı ve Akın da arkalarından ifadesiz gözlerle bakakaldı. Yağmur'un o hâli ve hastane odasında söyledikleri zihninde tek tek yankılanırken ağır adımlarla arabasına doğru yürüyüp şoför koltuğuna geçti ve gaza yüklenerek peşlerinden gitti.
Onları kaybetmek istemiyordu, Yağmur'u merak ediyordu. Aşamadıkları ve anlayamadıklarıyla dolup taşıyordu içi. Öfkeliydi... Hikâyesine öfkeliydi. Peki ya onun hikâyesi Yağmur muydu? Neden günah keçisi olarak kardeşini seçmişti?
Bu sırada Rüzgar da önündeki arabalara küfür savurarak her geçen saniye arabanın hızını artırıyordu. Ara ara dönüp Yağmur'a bakıyor ve içten içe biraz da kendisini suçluyordu. Elaları Akın'ın arabasını buldu, aynadan ona kısa bir bakış atarken çenesi kasıldı ve önüne dönüp biraz daha hızlandı.
Yaklaşık yarım saat sonra arabasını gelişigüzel bir şekilde hastanenin önünde durdurdu ve aşağıya indi. Bir yandan doktor çağırırken bir yandan da Yağmur'u arabadan indirmeye çalışıyordu. Yağmur'u tekrar kollarına aldığında Akın da arabayı durdurup aşağıya indi, hemen yetişen doktorlar Yağmur'u sedyeyle içeriye götürürken Akın'dan hastalarına ne olduğuna dair kısa bir bilgi aldılar.
Daha sonra Yağmur odalardan birine alındı ve Rüzgar'la Akın kapının dışında kaldılar. Odanın kapısı kapandıktan sadece birkaç saniye sonra Rüzgar öfkeli bakışlarını Akın'a çevirdi. Beklenmedik bir anda hızla Akın'a doğru yürüdü ve suratına bir yumruk geçirdi. Akın bu hamleyi beklemediği için birkaç adım geri sendeledi.
Rüzgar işaret parmağını Akın'a doğrulttu ve "Sen bunu çoktan hak ettin." dedi, nefes nefeseydi.
Akın hiçbir şey demeden doğruldu ve aynı şekilde Rüzgar'a tek bir yumrukla karşılık verdi. İkisi de kavga etmeye başladıklarında Rüzgar bir hamleyle Akın'ı yere düşürdü ve üstüne çıkıp art arda vurmaya başladı.
"Kardeşin o senin!" Haykırdı. Duyması için değil, anlaması için. "Ne istiyorsun?"
Çevredeki insanlar koşarak gelip onları ayırdılar ancak ikisinin de öfkesi dinmemişti. Rüzgar kollarındaki ellerden kurtulmaya çalışırken gözlerini bir an olsun Akın'dan ayırmadı.
"Başta iyi gelirsin sandım. İkiniz de birbirinizi yeni buldunuz, halledersiniz sandın. Ona aile olursun sandım ama yanılmışım." İşaret parmağıyla Akın'ı gösterdi ve başını yukarıya doğru kaldırıp indirdi. "Senden bir b*k olmaz."
Akın da öfke doluydu. Hayatına, kendisine, Rüzgar'a... Ona doğru adım atmaya çalıştı fakat izin vermediler.
"Seni ne ilgilendirir?" diye bağırdı. "Benim hayatım, benim kardeşim, benim ailem. Sana ne?"
"Yeter!" Aralarına giren hemşire önce Rüzgar'a sonra Akın'a döndü. "Beyefendi, hastanedeseniz. Kendinize gelin! Eğer buna devam ederseniz güvenlik yardımıyla sizi hastaneden uzaklaştırmak zorunda kalacağım."
Rüzgar derin nefesler vererek bakışlarını başka yöne çevirdi.
"Tamam, bırakın."
Akın kollarındaki ellerden kurtulup arkasını döndü ve birkaç adım attı. Ağzı yüzü kan içindeydi. Ellerini beline yerleştirip yere baktı ve gözlerini kapatıp sakinleşmeye çalıştı. Rüzgar da eliyle dudağındaki kanı silip kapıya doğru yürüdü ve duvarın dibine çöktü. İkisi de oldukça yorgundu.
Etraftaki insanlar dağılırken Rüzgar'ın telefonu beşinci kez çaldı, arayan Eray'dı. Rüzgar sabırsızca soluklanıp telefonu açtı.
"Ne var Eray?"
"Abi, neredesin? Arıyorum açmıyorsun?!"
"Hastanede."
"Ne hastanesi? Neden?"
Eray bunu sorarken şaşkınlığı sesine yansımıştı. Rüzgar'sa elalarını tekrar Akın'a çevirdi.
"Yağmur." dedi, öfkesi yerini üzüntüye bırakmaya başladığında. "Bayıldı."
"Ne?!" diye sordu Eray şaşkınlığı büyürken. "Hangi hastane? Konum at hemen, geliyorum."
Rüzgar daha fazla bir şey söylemedi ve telefonu kapatıp Eray'a konum attı. Ardından büyük bir tükenmişlikle başını hastane koridorununun soğuk duvarına yaslayıp içinden Yağmur için dua etmeye başladı.
Az sonra Akın da yürüdü ve onun tam karşısına, duvarın dibine çöktü ve dizlerini kendisine çekip kollarını dizlerinin üzerine attı.
"Ne oldu ona? Neden bu hale geldi?" diye sordu Rüzgar, bu sefer daha sakindi.
Akın ellerini izlerken bir anda gözlerini kaldırıp Rüzgar'a baktı.
"Ateşi vardı." Sustu. Söylemek de zorlanıyordu. Kendisine bile itiraf edemiyordu fakat suçluluk duyduğu aşikârdı. "Sonra... Bilmiyorum. Bir anda bayıldı işte."
Rüzgar artık öfke duymuyordu, sadece acı çekiyordu.
"Sıkılmıştım dediğinde yanındaydı, değil mi?"
Bunu sorarken bile sesinden çaresizlik akıyordu.
"Yanımdaydı."
Rüzgar bir şey diyemedi, başını dizlerine yasladı ve Yağmur'un kırgınlığını sindirmeye çalıştı. Tekrar başını kaldırdığında Akın bakışlarını kaçırdı çünkü pişmandı ve bunu saklamayı tercih ediyordu.
"Derdin onun kalbini kırmaksa sana kadar paramparça oldu zaten." Rüzgar'ın bunu söyleme nedeni kendi pişmanlıklarıydı. Şimdi mutlulardı ancak onların mutluluklarının öteki adı da pişmanlıktı. Üzerinden yıllar geçse de bu, değişmeyecekti. "Rahat bırak artık. Ona aile olabileceksen ol, olamayacaksan öldürmeye de hakkın yok."
Akın'ın kaşlarının ortasında bir çukur oluştu.
"Bana kadar ne oldu ona?"
Rüzgar'ın dudaklarına kinaye dolu hafif bir gülüş yayıldı.
"Gelir gelmez ona bunları yaşatmak yerine şimdiye kadar neler yaşadığını sorsaydın bilirdin, Akın."
Akın tam bir şey söyleyecekken Yağmur'un alındığı odanın kapısı açıldı ve içeriden bir doktor çıktı. Akın ve Rüzgar ayaklanırken doktor, "Hastayı siz mi getirdiniz?" diye sordu.
"Evet." Rüzgar korku dolu gözlerle doktoru izliyordu. "Durumu nasıl?"
"Yağmur Hanım iyi. Sadece stresten uzak durması ve yemesine dikkat etmesi gerek. Şimdi serum taktık. Birazdan kendisine gelir. Geçmiş olsun."
"Çok şükür." Rüzgar gözlerini iki saniyeliğine kapatıp gülümsedi. Hafif kekelemeyle devam etti konuşmaya. "Teşekkür ederim. Peki görebilir miyim?"
"Tabii. Görebilirsiniz."
Rüzgar bir kez daha teşekkür etti ve Akın'ı kapının dışında bırakarak odaya girdi. Yağmur'un bitkin hâlde yatakta yattığını görünce gözlerinin dolmasına engel olamadı. Ağır ağır yanına yaklaştı. Odadaki sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdu ve önce kolunu dizine sonra başını eline yaslayıp Yağmur'u izlemeye başladı. İçinden, onu saatlerce hiç bıkmadan izleyebileceğini düşündü.
"Ben ayrı kaldığımız birkaç haftayı sensiz nasıl geçirmişim?" diye fısıldadı ve Yağmur'un elini elleri arasına alıp dudaklarına götürdü. "Özür dilerim, bi'tanem." Tam olarak ne için özür dilediğini bile bilmiyordu oysa ki.
Yaklaşık on dakika kadar sonra Yağmur yavaşca gözlerini araladığında etrafa göz gezdirdi.
"Rüzgar?" Sesi fazlasıyla kısıktı. "Ne oldu bana?"
"Hatırlamıyor musun?"
Yağmur kaşlarını çattı.
"En son Akın'ın evindeydim. Sonra tartıştık..."
"Bayılmışsın." Parmağını Yağmur'un elinin üzerinde gezdirdi. "Keşke sabah seni dinlemeyip ateşini kontrol etseydim, bir şeyler yapsaydım."
"Hayır." Yağmur doğrulmaya çalıştı. "Senin yapabileceğin bir şey yoktu Rüzgar."
"Doğrulmaya çalışma hemen."
Yağmur'sa onun dediğini görmezden gelerek çatık kaşlarıyla Rüzgar'ın yüzünü inceledi.
"Dudağına ne oldu senin?"
"Ne olmuş?"
"Kavga mı ettin? Kiminle?" dedi, Yağmur şok içindeydi.
"Boş ver şimdi bunları. Yorma kendini, dinlen."
"İyiyim ben Rüzgar. Kiminle kavga ettin sen? Akın'la mı yoksa?"
"Yağmur, bunu sonra konuşuruz. Ben bile kendime gelemedim daha."
Yağmur anlamayan gözlerle ona bakarken Rüzgar devam etti.
"Çok korktum Yağmur... Seni öyle görünce nefes alamayacakmışım gibi hissettim." Boşta kalan elini kaldırıp Yağmur'un yanağını okşadı. "Ben sana daha doyamadım ki." Hüzünle gülümsedi. "Gerçi sonsuz ömrümüz olsa ben sana yine doyamam herhâlde."
Yağmur yanağını Rüzgar'ın eline yasladı ve onu hayranlıkla izledi. Rüzgar dayanamadı, usul usul Yağmur'a yaklaştı. Tam o sırada kapı açıldı fakat Rüzgar bunu da umursamadan Yağmur'un dudaklarına ufak bir öpücükle dokunup geriye çekildi.
Yağmur bunu beklemediği için şaşkın bakışlarını kapıya, onları izleyen abisine çevirdi. Akın'sa hiçbir şey söylemedi, içeri girme gereksinimi duymadan kapıyı kapattı ve koridorda karşılaştığı iki tanıdık yüze aldırış etmeden hastaneden çıkıp gitti.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra en çok ihtiyaç duyduğu yerdeydi. Melek Arsal'ın mezarının başında.
"Anne," dedi titreyen sesiyle. "Ben geldim." Mezarın yanına çöktü ve boş gözlerle etrafı izledi bir süre. "Yardımına ihtiyacım var, anne." derken ağlayacak gibiydi. "Çok kırgınım ben. Her şeye, herkese, bütün hayatıma. Biz çok güzel bir aile olacaktık, niye böyle oldu? Niye gittin sen? Sen gittin, biz dağıldık anne."
Gözlerinden akan birkaç damla yaşı koluyla sildi ancak ağlamaya devam etti.
"Buldum onu, Yağmur'u buldum." Gözyaşlarının arasından gülümsedi. "Sana çok benziyor. Yüzü, saçları, huysuzlukları, inadı... Ondan nefret ettiğimi düşünüyor. Bunun için onu suçlamıyorum ama ben ondan nefret etmiyorum ki." Burnunu çekip başını iki yana salladı. "Sadece ona nasıl davranacağımı bilmiyorum. Bize sen ögretecektin kardeş olmayı, birlikte yapacağımız onca şeyin arasında ona her baktığımda seni kaybettiğim günü hatırlamak yoktu mesela."
Başını omzuna yatırdı, nemli ve kızarık gözlerini annesinin mezar taşına dikti.
"Bana verdiğin sözler arasında onun doğum gününde ölmek yoktu, anne. Hiçbir hayalimin arasında altı yaşıma hapsolmak yoktu." Önüne döndü Akın, kollarını dizlerine yaslayıp her iki eliyle başını çevreledi ve tüm gücüyle sıktı. "Büyüyemiyorum anne!" diye bağırdı gözyaşları içinde. "Beni neden büyütmedin? Bizi neden büyütmedin?"
Bir süre konuşmadı, kelimelerini içinde bekletip hüngür hüngür ağladı.
"Ne yapacağım ben şimdi? Ne boş doluyor ne dolu alıyor. Artık Yağmur benden nefret ediyor." Başını kaldırdı, dolu kahveleri uzaktaki alelade bir noktaya daldı. "Eğer bizi izliyorsan bana kızma. Sana yemin ederim, ben onu çok seviyorum. Sadece ona her baktığımda her şeyin bittiği o güne gidiyorum ve buna ne dayanabiliyorum ne alışabiliyorum."
Gökyüzüne baktı ve havayı içine çekti.
"Aşamadıklarımla dolup taşıyorum ve sen yoksun. Keşke böyle olmak zorunda olmasaydı. Keşke bütün kalabilseydik, annem... Kendime bile daha önce söylemediğim bir şey var. Belki de o, bunu hiçbir zaman bilmeyecek ama eğer sen yaşasaydın ve burada yatan Yağmur olsaydı ben yine eksik kalırdım." Yüzünde beklenmedik bir tebessüm belirdi, omuz silkti. "Kaldım da zaten. Onsuz yapamadığımı onsuz kalarak öğrendim. Ama bunu ona söylemek yerine her şeyi kırıp dökmeyi seçtim." Güldü. "İnatçı kardeşimin geri zekâlı abisiyim çünkü."
"Annen değilim belki ama bir tavsiye verebilirim."
Akın irkilerek başını kaldırdı ve Seray'la karşılaştı. Üzerinde beyaz tişört, mavi pantolon ve mavi uzun hırkası vardı. Yarım at kuyruğu yaptığı saçlarını yine renkli saç ipleriyle süslemişti ve ağır ağır Akın'a doğru yürüyordu. Akın anında gözyaşlarını silip ayaklandı.
"Senin ne işin var burada?"
Seray omuz silkti.
"Bir hışımla hastaneden çıktığını görünce seni merak edip peşinden geldim." Etrafına bakındı. "Arabana binene kadar yetişemeyince kendimi burada buldum." Başını yana yatırdı. "Artık tavsiyemi verebilir miyim?"
"Sen benim bütün söylediklerimi dinleyip bir de bunu nasıl itiraf edebiliyorsun, hem de mezarlıktayken? Önce buna bir cevap versene."
"Dinlemedim." diye düzeltti Seray. "Bölmemek için bekledim sadece." Yere bakıp güldü. "Ayrıca burada itiraf edince ne oluyor? Mezarlıktayız diye beni öldürecek misin?"
Akın göz devirip tekrar oturdu.
"Bir katil olmadığım kalmıştı zaten." dedi, daha çok kendi kendine konuşur gibiydi.
Seray ona doğru bir adım atıp duraksadı.
"Öldürmeyeceksen yanına gelebilir miyim?"
Akın ona kısa bir bakış atıp güldü.
"Bunu yapabileceğime biraz bile inanıyorsan gelme."
Seray bir an bile düşünme gereksinimi duymadan yürümeye devam etti ve onun karşısında durup gözüne kestirdiği bir kaya parçasının üzerine oturdu. Akın birbirine kenetlediği ellerini izlerken o da Akın'ı izlemeye koyuldu.
"Önce hikâyenle barışman gerekiyor sonra da Yağmur'la."
"Sorun da bu zaten. Bunu yapamıyorum. Ne yaşadıklarımla barışabiliyorum ne de onunla."
"Hayat kimseye çiçek bahçeleriyle gelmez. Biriktirdiği mutsuzlukları için bütün yaşamına küsmeyi tercih etse herkes, dünya nasıl bir yer olur sence?"
Akın ellerini dizlerinin üstünde havaya kaldırdı, avuç içleri yukarı bakıyordu.
"Böyle bir yer." dedi başını sallayarak, "Benim içinde olduğum yer gibi bir yer."
Seray dudaklarını yukarıya kaldırdı ve gözlerini kıstı.
"Çok da hoş bir yer olmazdı yani."
Akın sessizce güldü.
"Cehennem olurdu."
"O zaman artık barış ki cennete dönüşsün."
Akın bir süre sessiz kaldı. Bütün bunları tek başınayken düşünmesi gerekiyordu.
"Hayret!" dedi bir süre sonra, konuyu değiştirme zamanı gelmişti. "Sen en son benimle uğraşmaktan sıkılmıştın."
"Evet. Yaralıyken çekilmiyorsun."
"Hâlâ yaralıyım aslında, pek bir şey değişmedi."
"İyileş o zaman."
"Söylemekle olsaydı..."
"Bazen söylemekle oluyor." Seray çenesini avcuna yasladı. "Dün hastaneye gitmeye de sürekli itiraz edip durdun. İyileşmekle genel bir derdin var senin bence. Artık hastaneye gitmelisin Akın," Bir an duraksadı, ne ara bu kadar samimi olmuşlardı? "Çünkü her an bayılıp kaza yapabilirsin."
Seray'ın son cümleyi söyleme amacı bir gün önce yaşananlara atıfta bulunmaktı. Akın bu konuşmaya devam etmek istemediğini fark etti ve ayaklandı.
"Gel, gideceğin yere bırakayım."
Seray da birkaç saniye süren duraksama anından sonra ayağa kalktı.
"Teşekkür ederim ama buna gerek yok. Sen istersen Yağmur'un yanına git, ben de eve geçeceğim."
"Gitmeyeceğim, ben gidene kadar onlar çıkarlar hastaneden." Yürümeye başladılar. "Seni bırakayım, ben de eve geçerim."
Seray daha fazla itiraz etmedi.
"Yağmur'a kötü mü davranıyorsun sahiden?"
"Galiba."
"Peki ya bundan sonra?"
"Bilmiyorum." Güldü. "Aslında böyle davranmak istemiyorum ancak bazen onunla uğraşmak hoşuma gidiyor... Sanırım onunla barışsam bile bundan vazgeçemeyeceğim."
Gülerek arabaya bindiler ve Akın arabayı çalıştırdı. Seray da ona bir cevap vermek yerine başını cama yaslayıp sokağı izlemeye başladı. Hikâyeyi tam olarak bilmiyordu ancak Akın'ı dinlediği kadarıyla düşüncelerini belirtmişti. Akın konuştuklarını düşünürken, Seray da aralarında geçen konuşmanın işe yaramasını diliyordu.
Yolun geri kalanı da böyle geçti. Gürültülü fakat oldukça sessiz.
___
Yağmur'un anlatımıyla.
_
Akın odadan ayrılır ayrılmaz büyüttüğüm gözlerimi kapıdan ayırıp Rüzgar'ın elalarıyla buluşturdum.
"Rüzgar..."
"Efendim?"
Başımı önüme eğdim, sıcak basmıştı. Akın'ın bunu görmesine gerek var mıydı?
"Kendimi tutamadım." diye açıklayınca Rüzgar'a döndüm tekrar. "Hem nereden bileyim Akın olduğunu?"
Akın'ın yüzü gözü kan içindeydi, Rüzgar'ın söylediğini görmezden gelerek konuyu değiştirdim.
"Niye kavga ettiniz?"
"Zamanı gelmişti."
Başımı omzuma yatırdım.
"Kavga etmenin zamanı var bir de?"
"Demek ki varmış, Yağmur."
"Peki... Ne oldu şimdi? Kavga edince ne değişti?" Sessiz kaldı. Bu yüzden ben devam ettim. "Kavga hiçbir şeyi değiştirmiyor, Rüzgar. Kavga..." Durakladım ve dudağının kenarındaki yaraya baktım. Ani bir cesaretle yaklaşıp dudağının hemen kenarındaki o yarayı öpüp usulca geriye çekildim. "Bu yaralardan öteye geçmiyor."
Kapattığı gözlerini açtı, dudaklarında ufak bir tebessüm vardı.
"Sırf bunun için bile gidip bir daha kavga edebilirim."
"Rüzgar!"
"Tamam." Ellerini kaldırdı, gülmemeye çalışıyordu. "Sustum."
Ben gözlerimi devirerek önüme dönerken kapı aniden açıldı ve içeriye Eray girdi.
"Yağmur," dedi, o da telaşlıydı. "Çok geçmiş olsun. Ne oldu? Neyin var?"
"İyiyim. Teşekkür ederim." diye yanıtladım gülümsemeye çalışarak. "Hatta Rüzgar beni şimdi hastaneden çıkaracak." dedim ve umutla Rüzgar'a döndüm. "Değil mi?"
Rüzgar beni onaylarcasına gülümsedi ve cevapladı.
"Hayır."
Eray sessizce gülerken ben öfkeyle kaşlarımı çattım.
"Ama ben iyiyim."
"Serum daha bitmedi."
"Sıkıldım."
"Lütfen uzatmayalım, Yağmur." Elimi kaldırıp öptü. "Söz, çıkınca telafi edeceğim. Hem az kaldı, biraz sabret."
Ben tam cevap verecekken Eray gülerek araya girdi.
"O değil de Yağmur, senin üstündeki kıyafetler kimin? Yeni tarz mı yaptın kendine?"
Rüzgar da yeni fark etmiş olacak ki birkaç saniye kendisini tutmayı denedi fakat dayanamayıp güldü.
"Çıkar mısınız dışarı?"
İkisi de anında sustu.
"Kızma, tamam. Gülmüyoruz."
"Yağmur," Eray'a döndüm. "Hastayken Halis amcaya dönüştüğünü bilmiyordum."
Rüzgar burnundan gülünce elimi elinden çektim, tekrar tuttu. Kıyamadığım için gözlerimi devirip ben de güldüm.
"Eray.." diye söze girdim yeni bir konuya kapı açmak amacıyla, "Boşuna gelmişsin buraya kadar. Ben iyiydim."
"İyi olduğunu bilsem gelmezdim zaten. Rüzgar'ın sesi öyle gelince dedim herhâlde komaya girdin, Allah korusun."
Yorgunlukla başımı geriye yaslarken gülümsedim.
"Yağmur," yorgun gözlerimi Eray'a çevirdim tekrar. "Seray geçmiş olsun dileklerini iletti. Aslında o da gelmişti. Buradaydı. Ama aniden çıkmam gerek dedi gitti, ben de anlamadım."
"Teşekkür ederim."
"Serum bitiyor." diyerek ayağa kalktı Rüzgar, "Ben gidip birini çağırayım."
"Sonunda."
Rüzgar bizi bırakıp dışarıya çıktıktan sonra Eray konuşmaya devam etti.
"Gizem'e bilerek haber vermedim bu arada, aslında o panikle unuttum."
"Sorun değil." deyip başımı kaldırdım ve boş serum şişesini izlemeye başladım.
___
Nihayet evimin önündeydim ve tüm ısrarlarıma rağmen, Rüzgar'ın bir eli kolumda, diğer eli belimdeydi. Bıraktığı an düşeceğimi sanıyordu ve ben onu düşmeyeceğime asla ikna edemiyordum. Ben eve girmek için anahtarlarımı arayacakken montum hariç bütün eşyalarımın Akın'ın evinde olduğunu hatırlayıp yüzümü buruşturarak gözlerimi kapattım.
"Ne yapacağım şimdi ben?" Rüzgar'a baktım. "Her şeyim Akın'da kaldı."
"Bir şey olmaz. Bu gece bende kalırsın, gerisini yarın hallederiz."
Hayal kırıklığıyla nefeslendim.
"Ben yarın işe gidecektim, üstümü değiştirmem gerekecek." Rüzgar söylediklerime aldırış etmeden hafifçe belimden ittirerek beni kendi dairesine yöneltti. "Hepsini nasıl yetiştireceğim?"
Anahtarını çıkarıp kapıyı açarken diğer cebinden telefonumu çıkarıp bana uzattı, ikimiz de içeriye girdiğimizde onu soran gözlerle izliyor ve açıklamasını bekliyordum.
"Akın hemşirelere vermiş sana ulaştırmaları için. Akın'a söyleriz, getirir eşyalarını."
Salona geçtik, ben iri koltuğa otururken Rüzgar da sırtıma yastık koydu.
"Uzun bir süre onunla konuşmak istediğimi sanmıyorum."
"En azından mesaj atabilirsin, istemiyorsan yarın ben gider eşyalarını alırım ama biraz geç kalabilirsin."
Oflayarak geriye yaslandım, Rüzgar da gülümseyip alnımdan öptü ve geriye çekildi.
"Sen biraz dinlen, ben sana yiyecek bir şeyler hazırlayacağım."
"Aç değilim." Doğruldum ve Rüzgar'ın elini tuttum. "Gerçekten gerek yok."
"Yağmur, lütfen." dedi uyaran bir ses tonuyla. "Sen dinlen, geleceğim birazdan."
Beni dinlemeyip mutfağa gitti, benimse gözlerim telefonuma kaydı. Bir süre boş gözlerimi telefonumun üzerinde dolaştırdıktan sonra şifresini girip telefonu açtım ve gördüğüm bildirim sayısı beni şaşırttı. Gündüz saatlerinde Rüzgar defalarca aramış ve hiçbirini duymamıştım. Yine Rüzgar'dan gelen mesajlar vardı ve onları da cevapsız bırakmıştım. Ama beni şaşırtan bunlar değil, Barış'tan gelen aramalardı.
Başımı kaldırıp mutfak kapısına baktım, elim Rüzgar'ın aldığı ve hâlâ boynumda duran kolyeme gitti. Barış'tan herhangi bir mesaj olmadığı için beni niye aradığını anlayamamıştım. Saat zaten geç olduğu için aramasına geri dönmedim ve Akın'a eşyalarımı getirmesini rica ettiğim kısa, bir o kadar da soğuk bir mesaj atıp telefonumun ekranını kapattım.
Geriye yaslanırken gözlerim yanımdaki boşluğa daldı, elim tekrar kolyeme gitti ve yüzümde yorgun bir tebessüm belirdi. Bu eve geldiğim ilk günü anımsadım, Rüzgar'la yine Barış yüzünden aramız bozuktu ve ben film izlerken uyuya kalmıştım. Çok zor şeyler yaşamış ve bu noktaya o zorlukların üzerine basa basa varmıştık. Yine saçma sapan bir nedenden dolayı aramızın bozulmasından korkuyordum.
Bir kez daha bunu kaldıramazdım. Hayatımdaki tek güzel şey Rüzgar'ın varlığıyken onu da kaybetmeyi göze alamazdım. Telefonumu ters çevirerek sehpaya bırakıp Rüzgar'ı beklemeye başladım. Lâkin Rüzgar oldukça geç geldi. Neredeyse bir saat sonra içeri girdi, elindeki tepside çorbayı görünce kendimi tutamayıp bakışlarımın yönünü değiştirdim ve güldüm.
"Ne oldu?" Gelip yanıma otururken gülümsüyordu. "Niye güldün?"
"Yok bir şey. Akın da bugün çorba yaptı da bana."
Yüzü düştü, o da en az benim kadar Akın'a kızgındı hâlâ.
"Mesaj attın mı?"
Onayladım.
"Henüz cevap vermedi."
Rüzgar kaşığı çorbaya daldırıp bana uzatırken onu durdurdum.
"Kendim içebilirim... Lütfen."
İtiraz etmek yerine, "Sen nasıl istersen." deyip tepsiyi dizlerime bıraktı.
Ben yavaş yavaş çorbaya içmeye başlarken gözucuyla Rüzgar'a baktım.
"Sen yemek yedin mi?"
"Hazırlarken atıştırdım bir şeyler, aç değilim."
"Emin misin?"
"Eminim, bi'tanem." Kaşlarıyla çorbayı işaret etti. "Güzel olmuş mu?"
"Çok güzel olmuş. Tuzlu da değil."
"Efendim?"
Güldüm.
"Yok bir şey."
Telefonuma gelen bildirim sesi gerilmeme neden olurken yüzüm düştü. İlk kez Akın olmasını dileyerek telefonumu aldım ve ara ara Rüzgar'a bakarak ekranı açtım. Akın'dı.
"Çok önemliyse gel kendin al diyor bana ya! Rüzgar, ben bunu öldürürüm."
Elini uzattı.
"Telefonu verir misin bana?"
Kaşlarım çatılırken gerginlikle yutkundum.
"Niye?"
"Ver sen, Yağmur. Bir şey yok."
Tereddütle telefonu ona uzattım, anında aldı ve bir şeyler yapıp telefonu bana geri verdi. Ne yaptığını gördüğümde kahkaha atmaya başladım.
"Rüzgar!"
Benimle güldü. Akın'a benim dilimden bir mesaj atmıştı, "Saat geç oldu, bu gece Rüzgar'da kalırım. Yarın da gelir eşyalarımı alırım." diye.
"Bak şimdi, birazdan nasıl damlıyor."
Başımı geriye yatırıp gülmeye devam ettim.
"Niye yaptın bunu?"
"Senin için."
Hayranlıkla gülümsedim ve Rüzgar'ın bakışlarındaki ısrarlar yüzünden zar zor çorbayı içmeye devam ettim ama bitiremeyeceğimi anladığımda durup çaresizce Rüzgar'a baktım.
"Daha fazla içmesem?"
Elini uzatıp çenemi okşadı.
"Öyle bakmasan?"
"Lütfen."
Dudaklarından firar eden hafif gülüşüyle başını salladı ve tepsiyi kucağımdan alıp sehpaya bıraktı. Yavaşça yanına yanaşıp göğsüne sokuldum, anında kollarıyla beni sarmaladı.
"Çok yoruldun bugün, uyumak ister misin?"
"Olabilir."
"O zaman kalkıp Simay'ın odasını hazırlayayım ben." Geri çekilmesini bekledim fakat kıpırdamadı bile. "Tabii benimle uyumak istersen buna hayır demem."
Gözlerimi sonuna kadar açıp başımı kaldırdım ve Rüzgar'a ters bakışlar attım. Yüzümdeki ifadeyi görür görmez güldü.
"Tamam, şakaydı."
Daha sıkı sarılıp saçlarımdan öptükten sonra usulca geriye çekildi, sehpadaki tepsiyi de alıp gitti. Bense gülerek geriye yaslandım, gerçekten yorulmuştum.
Rüzgar'ın odayı hazırlaması uzun sürmedi, dakikalar içinde işini bitirip yanıma geldi ve iyi olmama rağmen destek olarak beni odaya götürdü. Beyaz, pembe ve açık yeşilin buluştuğu sevimli bir odaydı. Ben yattıktan sonra Rüzgar pembe renkli battaniyeyi üzerime örttü ve aramızda geçen kısa konuşmalardan sonra ışığı kapatıp gitti.
Gözlerim pencereye kaydı, sokaktan içeriye yansıyan ışığı izlerken içimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk vardı. Yıllar sonra karşıma çıkıp ayağıma çelme takan hikâyemi görmezden geldiğimde aslında her şey çok güzeldi. Elimi farkında olmadan kolyeme götürdüm, soluma döndüm ve kalbimdeki sıkıntının içimi terk etmesini umarak dışarıyı izlemeye devam ettim.
__
Gözlerimi açtığımda neler olduğunu anlayamamıştım, yerimde doğrulup bir süre anlamsız gözlerle odadaki karanlığı seyrettim. Kulağıma dolan melodinin kapı zili olduğunu anladığımda yüzümü buruşturdum ve Rüzgar'ı uyandırmamak için hızla ayaklandım. Sessiz ama bir o kadar da hızlı olmalıydım. Kapı deliğinden gelenin Akın olduğunu anladığımda abartarak gözlerimi devirip kapıyı açtım.
"Akın?" Rüzgar'ın gelip gelmediğini kontrol etmek için omzunun üzerinden arkama baktım. "Senin ne işin var burada?"
Elinde tuttuğu çantamı ve muhtemelen içinde kıyafetlerim olan renkli poşeti bana uzattı.
"Bunları getirdim."
"Bu saatte mi?"
"Uzatma Yağmur, getir dedin getirdim işte."
Öfkeyle soluyup elindekileri aldım, tam kapıyı kapatacakken beni durdurdu.
"Aldın ya anahtarını, kendi evine gitsene."
"Ne yapıp ne yapmayacağımı sana sormadığım için kusura bakarak buradan gider misin lütfen?" Kapıya yaslandım. "Apartmandakileri de uyandıracaksın."
Çenesi kasılırken kahvelerini üzerimden çekti, bir süre önemli bir şey izler gibi yukarıya çıkan merdivenleri seyretti. Gözlerimiz tekrar buluştuğunda bakışları yumuşadı.
"Sen iyi misin?"
Bu soruyu beklemediğim için afalladım.
"Niye soruyorsun?" Kollarımı birbirine bağladım. "İyi olduğum her anı mahvetmek için mi?"
"Ben..."
Dudaklarını ıslattı ve başını önüne eğip zemine odaklandı. Konuşmayacağını anladığımda başımı salladım.
"Sen... Artık git Akın."
Bu sefer beni durdurmasına izin vermedim, kapıyı yüzüne kapatıp orada öylece durdum. Kapı deliğinden baktığımda onun da orada öylece durduğunu gördüm. Bekledi, bir ara elini kaldırıp tekrar zile basmak istedi ancak bundan vazgeçip beklemeye devam etti. Sonra da hiçbir şey yapmadan arkasını dönüp gitti.
Üzgün bakışlarımı kapı deliğinden çektim ve ellerimi dağılmış saçlarımdan geçirerek soluklandım. Akın'la aramızda halletmemiz gereken koca bir geçmiş vardı, zaman zaman "acaba gerçekten halletmeli miyiz?" diye düşündüren.
Ona dair içime damlayan duygularım ilginçti. Babamın pişmanlığını gördüğüm ve hatta yaptıklarının sebebini anlayabildiğim hâlde onu affetmek imkânsız gibi gelirken Akın'ı affetmek için bütün imkânsızlarla savaşmak istiyordum.
Yavaş adımlarla yürüdüm, odaya geri dönüp eşyaları odadaki beyaz puf koltuğun üzerine rastgele bıraktım ve yatağa yattım. Uyumadan önce geçmesini dilediğim sıkıntım geçmek yerine içimde büyümüştü hatta beni boğacak gibiydi. Soluma dönüp kahvelerimi tekrar pencereye dikerken elim kalbimdeydi, kalbimse anlamlandıramadığım huzursuzluğumun pençelerinde.
__
"Emel Hanım gelmeden git ama tamam mı?"
Rüzgar aceleyle çayından bir yudum alırken aslında henüz zamanımız vardı.
"Sevgilim, boğazıma diziyorsun." İsyanına karşılık güldüm. "Telaşlanma. Daha erken, çıkacağım."
Sabah Emel Hanım aramış ve geç kalacağı için pastaneyi benim açmamı rica etmişti. Ben de bu yüzden eve geçip hızlı bir duş aldıktan sonra Rüzgar'la pastaneye gelmiştim ve evde vakit kalmadığı için burada kahvaltı yapıyorduk.
"Özür dilerim." Yüzünü ellerime yasladım. "Panik yaptım."
Ağzındaki lokmayı çiğnemeyi durdurup afallayan gözlerle bana baktı. Tepkisizliği beni endişelendirdiği için doğrulup, "Ne oldu?" diye sordum.
Lokmayı çiğnemeye devam etti, ağır ağır çiğnedi ve yutkundu.
"Kalbim..." diye fısıldadıktan hemen sonra birkaç kez öksürdü. "Kalbim sana dayanmıyor."
İltifat etmek için şekilden şekle girdiğini anlayınca oflayarak geriye yaslanıp ufak bir kahkaha attım.
"Yemeğini ye."
"Sen de ye."
Ekmek koparıp reçele bandı ve bana uzattı, geri çekilemediğim için yedim. O da gülerek kahvaltısına devam etti.
"Dün konuşamadık, Simay nasıldı?"
"Bilmiyorum." Yüzü düştüğü için sorduğuma pişman oldum. "O okul ona iyi gelmiyor, orada mutlu değil. Okulunu değiştirmeyi teklif ettim ama onu da istemiyor. Ben de şaşırdım artık."
"Ne sorun var okulda?"
Artık yemek yemiyor, sadece tabaktakilerle oynuyordu.
"Diğerleri. Ya ben anlamıyorum! Biz de on yedi yaşındaydık, ben hiç sırf zevk için herhangi birinin kalbini kırmadım. Yaşları daha küçük olsaydı belki anlardım, o yaştaki çocuklar bazı şeyleri anlayamadığı için acımasız olabilirler de..." Durdu, elindeki çatalı bırakıp derin bir iç çekti. "Canım sıkılıyor, Yağmur. Simay'ın sorunlarının hep diğerleriyle alakalı olması canımı sıkıyor ve Simay'a o insanlara uymamasını bir türlü anlatamadığım için de canım sıkılıyor."
Uzanıp elini tuttum.
"İnan bana, zamanı geldiğinde kendisi anlayacak. Ben de on yedi yaşımda zevk için kalp kırmadım ama zevk için kalbini kırmaya çalıştıkları kişiydim."
Gözlerim Rüzgar'ın arkasında duran duvara daldı. Usulca geriye çekildim ve zihnimdeki eskileri seyrettim.
"Bazen insanlar bir şeyler anlatır. Aslında doğruyu söylerler ama senin onu onaylaman için birilerinin söylemesine gerek yoktur, sadece deneyimlemeye ihtiyacın vardır." Gözlerimiz buluştu. "Belki de sadece biraz daha yaşamaya."
"Biraz daha yaşamak, Simay'a kendini sevmeyi öğretir mi yani?"
Buruk bir tebessümle gözlerimi kırptım.
"Öğretir."
Gülümsedi ama üzgündü.
"Sana öğretti mi?"
Tebessümüm büyüdü.
"Bana sevilmeyi bile öğretti."
Kaşlarını kaldırıp indirdi, masaya doğru eğilip kollarını yasladı.
"Sana daha çok sevilmeyi öğretecek, söz veriyorum."
Hayranlıkla elalarını izledim uzun uzun, aniden yaşadığım farkındalıkla yerimde doğrulup kapıya baktım.
"Rüzgar, git artık." Ayaklanıp masayı toplamaya başladım. "Emel Hanım gelecek şimdi."
"Dengesizlik konusunda Akın'a benziyor olabilir misin?"
"Rüzgar!"
Gülerek ayağa kalktı.
"Gidiyorum, sevgilim." Eğilip yanağımdan öptü. "Gidiyorum, tamam, özür dilerim."
"Sen böyle yapınca da vicdanım sızladı."
Gülecek gibi oldu ama hemen bundan vazgeçerek elini kalbine götürdü.
"Kalbimi kırdın, kovdun beni. Bunu unutmayacağım."
Gözlerimi büyütüp, "Rüzgar!" diye yakındım, kahkaha attı.
"Sen Rüzgar diye kızınca seni daha çok seviyorum ve daha çok sevmek için seni daha çok kızdırmak istiyorum."
Elimdeki tabaklarla durup ona öyle ters bir bakış attım ki gözlerini büyütüp başını salladı ve geriledi.
"Gidiyorum, tamam." Gülmemek için dudaklarımı ağzımın içinde yuvarladım. "Akşam gelip alacağım seni."
Onayladım ve kapıdan çıkana kadar gözlerimi gözlerinden çekmedim. Çıkar çıkmaz gülerek işime devam ettim. Masayı toparladıktan sonra uzun bir temizlik yapıp içeriyi havalandırdım, henüz sabah olduğu için kimse yoktu. Emel Hanım geç kaldığından dolayı merakla saate baktım, tam o sırada kapı açıldı ve içeriye iki genç kadın girdi.
Onları boş masalardan birine yönlendirdikten sonra sipariş vermelerini beklemeye başladım ve onlar daha sipariş vermeden Emel Hanım geldi. Müşterilere ve bana selam vererek içeri gitti. İki kadın da birer kahve isteyince Emel Hanım'ın peşinden gittim, önlüğünü takıyordu.
"Gelen giden olmadı mı?"
Kahveleri hazırlamaya başlarken bir yandan da Emel Hanım'la konuşuyordum.
"Hayır. Sadece bu iki kadın."
"Her haftasonu sinek avlıyoruz, böyle giderse haftasonları pastaneyi açmayacağım. Dün akşam geldim, birkaç saatte burada kaldım. Tek bir müşteri gelmedi."
"Bana neden haber vermediniz?" diye sordum boş bulunarak, sanki söylese gelebilecekmişim gibi.
"İş için gelmedim ki kızım. Tatlıları getirdik, biraz da bugün için hazırlık yaptım. Hem oğlum da yanımdaydı."
Kahveler hazır olunca anladığımı belli etmek için onu onaylayıp siparişleri götürdüm. Boş tepsiyle geriye döndüğümde Emel Hanım da telefonuyla ilgileniyordu, başını kaldırıp bana baktı.
"Gidip oturalım mı biz de?"
Dudaklarımı birbirine bastırıp tereddütle onayladım. Gülümsedi.
"Muhallebi yapmıştım daha yeni, ikimize de birer bardak kap gel. Bekliyorum."
O gider gitmez dediğini yapıp ben de peşinden gittim, oturmadan hemen önce müşterilere baktım. Onlar da kendi hâlinde konuşuyorlardı. Emel Hanım bir yandan telefonuyla ilgilenirken bir yandan da tatlının tadına bakıyordu.
"Her şey yolunda mı Emel Hanım?" Bana bakıp onayladı.
"Yolunda. Oğlumu evlendireceğim de, onun telaşı."
"Öyle mi?" dedim ani bir şaşkınlıkla. "Tebrik ederim. Keşke bugün gelmeseydiniz. Zaten kimse yok, ben idare ederdim."
"Doğruyu söylemek gerekirse bu kadar olduğunu bilsem gelmezdim."
Aramızda gülüşürken telefonuna gelen bildirim sesiyle tekrar telefona döndü. Ben de önümdeki tatlıya odaklandım.
"Birkaç saat bekleyelim." Gözlerimiz buluştu. "Eğer böyle devam ederse kapatırız, birkaç müşteri olursa da sana bırakırım."
"Şimdi gidin isterseniz."
Anında reddetti.
"Daha yeni geldim, biraz dinleneyim hem."
O yeniden telefonuna odaklanırken bu sefer başka bir bildirim sesi benim telefonumdan yükseldi. Bir yandan muhallebiyle oyalanmaya başladım diğer yandan da masada duran telefonumu açıp bildirimin kaynağına baktım. Barış'tan bir mesaj geldiğini görür görmez elimdeki kaşığı bırakıp telefonu elime aldım, gerilmiştim.
"Merhaba, Yağmur. Nasılsın? Dün aradım o kadar, dönmedin. Bugün müsaitsen görüşebilir miyiz?"
"Kötü bir haber mi?"
İrkilerek Emel Hanım'a baktım ve sorusunu idrak etmem birkaç saniyemi aldı.
"Hayır." Gerek varmış gibi başımı olumsuz anlamda salladım. "Hayır, önemli bir şey değil."
Bana tebessüm edip işine döndü. Bense mesaja cevap vermek yerine ekranı kapatıp geriye yaslandım. Barış konusunu kendi içimde neden bu kadar büyüttüğümü ben de anlamıyordum. Ona normal bir şekilde onunla görüşemeyeceğimi söylemek zor geliyordu ama onunla konuşmaya devam etmek de Rüzgar'la aramı bozmama neden olacak gibiydi.
Rüzgar benimle böyle bir konuşma yapmamış olsa da bunu sorun edeceğini bilmek paniklemem için yeterliydi. Hayatımda ilk kez bir konuda gerçekten mutluydum ve bunun bozulma ihtimali zihnimde de kalbimde de deprem etkisi yaratıyordu.
__
Yazarın anlatımıyla.
_
Yağmur pastanede saatleri devirirken Seray da saatlerce kardeşi ve kuzeni için uğraşmıştı. Barış ve Eray'ın arasını düzeltebilmek için ortak arkadaşları dahil herkesle konuşmuştu, hatta Rüzgar'ı bile zar zor ikna etmişti. Yapacağı tek şey akşama kadar hazırlıkları bitirip Eray'ı ve Barış'ı aynı mekâna getirmekken amcasının yaptığı bir arama kafasındaki bütün planı durdurmuştu.
Barış aramalarına cevap vermediği için Eray'ı aradı. Seferber ettiği insanlar hazırlıklara devam ederken o mekânın dışında tırnaklarını yiyerek Eray'ın telefonu açmasını bekliyordu.
"Alo, Eray! Amcam aradı, Barış yok."
Eray telefonun diğer tarafında rahatlıkla nefes verip doğrulduğu yatağına geri yattı.
"Ben de bir şey oldu sandım."
Seray ayağını yere vurarak eğilip kalktı, "Eray, beni dinle! Barış günlerdir garip davranıyormuş. Daha önce de oldu, biliyorsun. Amcam da bu yüzden o gidince odasına girip ilaçları kontrol etmiş. Hiçbirini içmemiş Eray. Hiçbirini!"
"Peki, ben ne yapayım?"
"Ona karşı bu kadar acımasız olmamayı deneyebilirsin. Barış'ı bulmamız gerek."
"Beni ilgilendirmiyor."
"En çok seni ilgilendiriyor! Yeter artık, ona böyle davranmayı bırak."
Eray gözlerini kapatıp ofladı ve yatakta yatmaya devam etti.
"Gidebileceği iki tane yer var. Ya mezarlık ya da-"
"Tamam. Sen mezarlığa git."
"Asla!"
"Eray!" Seray öfkeden çıldırmak üzereydi. Kardeşinin konu Barış olunca bu kadar değişmesine dayanamıyordu. "Eğer şu an dediğimi yapmazsan hayatına bir Barış daha eklemek zorunda kalırsın. Senin yüzüne bile bakmam."
"Ben onun bakıcısı değilim! Babam da sen de bana Barış nutukları atmayı kesin artık."
"Ben söyleyeceğimi söyledim."
Seray dolu gözlerle telefonu kapattı ve içeriye haber bile vermeden arabaya koştu. Evden çıkarken babasının arabasını almıştı, bunun için içinden şükrederken bir yandan da telefonla Barış'ı aramaya devam etti. Tek dileği onu bulmaktı.
___
-Yağmur'un anlatımıyla-
_
"Hadi ben çıkıyorum, Yağmur. Sen de hazırlanıp çıkarsın. Görüşürüz."
Emel Hanım o kadar telaşlıydı ki cevap vermemi bile beklemeden aceleyle çıktı. Pastaneye, iki kadın gittikten bir saat kadar sonra sadece bir çift geldi, onlar da kavga ederek gittiği için barışsalar bile muhtemelen bir daha gelmezlerdi. Onlardan sonra da kimse gelmedi, biz de bu yüzden pastaneyi erken kapatmaya karar verdik.
Son kontrolleri yaptıktan sonra montumu giyip dışarıya çıktım. Pastaneyi kapatırken aklım hâlâ Barış'ın cevapsız bıraktığım mesajındaydı. Arkamı döner dönmez pastanenin biraz ötesinde tanıdık arabayı gördüm ve yerimde dondum. Kısa bir bekleyişin ardından tereddüt ederek yürümeye başladım. Ben Barış'ın yanına varmadan o arabadan indi ve karşı karşıya geldik.
"Merhaba." dedi, oldukça durgun ve hatta kırgın görünüyordu.
Ellerini kapşonlu deri ceketinin ceplerine götürdü, ben başımı kaldırıp onun gözlerine bakamazken o harelerini bir an bile üzerimden çekmiyordu.
"Merhaba." diye mırıldandım zar zor.
Bozuntuya vermeyerek bir şeyler söylemek istedim ancak vazgeçtim çünkü artık yüzleşmeliydim.
"Yüzüme bakabilirsin. Mesajıma ve aramalarıma neden dönmediğini biliyorum Yağmur."
Utançla yüzüne baktım, utanma nedenim, Rüzgar değildi. Utanma nedenim, Barış'a yaptığım haksızlıktı.
"Seray'lar alakasız bir konudan bahsederken ikinizin birlikte olduğunu duydum." Başını yana çevirdi, arabasına bakıp bana döndü. "Hem sabahtan beri buradayım, sizi gördüm." Kinayeyle güldü. "Artık benden kaçmana gerek yok."
"Neden?" Son söylediğini görmezden geldim. "Sen saatlerdir burada mı bekliyorsun?"
"Evet." Bu yaptığı onun için fazlasıyla normaldi. "Seninle konuşmak için bekledim."
"Barış, bak-"
"Burada değil." Kaşlarımı çattım. "Yani bu şekilde değil. Bir yere gidelim, öyle konuşalım."
Sessiz kalırken aslında bir tür düşünme aşamasındaydım.
"Buna gerek var mı?"
Hayal kırıklığını saklamadı.
"Senin için yok tabii." dedi ve ben hayatımda ilk kez o an kendimi acımasız biri gibi hissettim. "Son bir kez konuşabilecek kadar hatrım kalmadı mı gerçekten?"
"Barış-"
"Tamam." Gözleri dolarken güldü. "Boş ver."
Arabasına binmek için hareketlendi ancak kolunu tuttum.
"Tamam." Onayladım. "Konuşalım."
Rüzgar'ın olmadığı o iki hafta çok acı çekmiştim, acı çekmenin ne demek olduğunu idrak edecek kadar çok. Ve o dönem Barış beni yalnız bırakmamak için elinden geleni yapmıştı, ona minnet borcum vardı. Ne olursa olsun, gözyaşlarımı silen birinin gözünde yaş olarak kalmak istemiyordum.
Sessizce arabaya bindik, sessizce yola çıktık. Uzun bir süre hiç konuşmadık, yol da uzadıkça uzadı. Ara ara Barış'ın telefonu çalıyor ama Barış onu da umursamıyordu. Arabadaki o korkunç sükutu benim telefonum bozdu. Barış'ın gözleri bana kaydı, arayanın Akın olduğunu görünce meşgule attım. Barış da tepki vermeden önüne döndü.
"Nereye gidiyoruz?" Cevap vermeyince gerildiğimi hissettim, bunun için geç mi kalmıştım? "Barış?"
Tam o sırada telefonuma mesaj geldi, Barış buna da tepki vermeyince içimdeki korkuyu dindiremeden telefonu açtım.
"Eve gittim, yoktun. Pastane de kapalı. Neredesin?"
Mesajı yazan Akın'dı. Ben daha cevap yazmadan bir mesaj daha geldi.
"Sadece konuşmak istiyorum."
Gözucuyla Barış'a baktım, direksiyonu sıkıyor ve harelerini yoldan ayırmıyordu. Üstelik fazla uzaklaşmıştık, uzaklaşmaya da devam ediyorduk. Yeniden sormak istedim ancak korktuğumu belli etmemek için sustum. Akın bir mesaj daha atınca odak noktam değişti.
"Yağmur, lütfen."
İçimden kendimi sakinleştirmeye çalışarak telefonu sessize aldım ve Akın'a hiçbir açıklama yapmadan canlı konum gönderip ekranı kapattım.
"Barış?"
"Az kaldı." dedi sadece.
"Barış, nereye gidiyoruz?" İstemsizce sesimi yükseltmiştim, anında bana döndü.
"Konuşacağız." Benim aksime korkutacak kadar sakindi. "Sakin ol."
Önüne döndü, öyle bir yola girmiştik ki belki de bizden başka kimse yoktu. Yerimde kıpırdandım.
"Barış, bir yere oturup konuşacağız dedin bana. Nereye gidiyoruz?"
Sessiz kalınca sabırsızca ofladım.
"Barış, durur musun lütfen?" Bana aldırış etmedi. "Barış, lütfen!"
Durmadı ve ben artık ağlamak üzereydim. Ona uyduğum için pişman olmuştum. Dakikalar sonra bir uçurumun kenarında arabayı durdurdu ve geriye yaslandı. Onun rahatlığı benim öfkelenmeme neden olduğu için kapıyı sertçe açıp aşağıya indim. Çok beklemeden o da indi, hâlâ gayet sakindi. Arabaya yaslandı, uçurumu izlemeye başladı.
Etrafta hiç kimse, hiçbir şey yoktu. Hâlâ korkuyordum çünkü burada ölsem bana kimse yardım edemezdi ve Barış hâlâ normal davranmıyordu. Dolu gözlerle onu bekledim. Herhangi bir şey söylemek istemedim, ilk onun konuşması için zaman tanıdım. Belki de gerçekten tek derdi konuşmaktı.
"Sana kendimi biraz bile sevdiremedim mi?"
Ani sorusundan hem rahatsız oldum hem de cavabını ona söyleyemezdim. Sessiz kalıp parmaklarımla oynamaya devam ettim. Odak noktamı değiştirme nedenim içimdeki korkuyu azaltmaktı.
"Bana söylesen ben seni anlardım." Onun da gözleri benim üzerimde değildi. "Konuşmak istemiyorum desen ben seni anlardım. Bunca şeyden sonra onu affettiğin için sana asla hak vermem ama seni anlarım. Bu yaptığın bana haksızlık değil mi?"
Bakışları bir anda bana döndüğünde rahatsızca kıpırdandım.
"Haklısın." dedim, sakin olmaya çalışıyordum. "Haklısın, düzgünce konuşmam gerekirdi."
"Benden korkuyor musun?"
Beklemediğim anda soru sorduğu için irkildim, bunu fark etmedi. Söyleyecek bir şeyim olmadığı için cevapsız bıraktım. Bana döndü. Yanıma gelmek için birkaç adım attığında geriledim, durdu.
"Korkuyorsun." Dilimi yutmuş gibiydim, hayal kırıklığıyla yineledi. "Korkuyorsun."
Yavaş adımlarla yanıma geldi, tam karşımda durduğunda öyle bakıyordu ki bir an önce gözlerini üzerimden çeksin istedim.
"Ben sana ne yaptım?" diye sordu çaresizce. Başımı önüme eğdim. Hemen yanımızda duran arabaya sert bir yumruk geçirdi. "Yağmur, ben sana ne yaptım?!" Haykırdığı an sol gözümden bir damla yaş aktı. Eğildi, benimle aynı hizaya geldi ve gözlerime aynı çaresizlikle bakmaya devam etti. "Rüzgar sana onca şey yaptı. Ya adam seni kandırdı! Benim tek yaptığım şey sana destek olmaya çalışmaktı. Sen şimdi ondan değil, benden mi korkuyorsun?"
Bağırıyordu. Sürekli bağırıyordu, resmen ondan korktuğum için isyan ediyordu. Bense isyanına rağmen hâlâ korktuğum için onun gözlerine bakmamaya devam ediyordum. Bir anda kollarımdan tutup beni sarstı, "Bana bak!" diye bağırdı ve ben dayanamayarak ağladım.
"Barış," dedim güçlükle. "Lütfen... Gitmek istiyorum. Lütfen."
Nazikçe yüzüme dokunup başımı kaldırdı, aslında kolumu da sıkmıyordu. Sadece tavrı beni korkutuyordu. Gözlerimiz buluştu, o da ağlıyordu.
"Sana yalvarırım, benden korkma." Kelimelerini tane tane ekledi. "Bana bunu yapma."
"Beni buraya niye getirdin?" Bütün söylediklerini görmezden gelmiştim, en az onun kadar çaresiz hissediyordum.
"Konuşmak için."
"Ne konuşmak istiyorsun?"
"Çok acı çekiyorum."
"Bunun nedeni ben miyim?"
"Sence?"
Başımı iki yana salladım, burnumu çektim.
"Bunun nedeni ben değilim, sadece sen öyle sanıyorsun." Dediklerime inanmadığı harelerinde yazıyordu.
"Bu, sadece bir takıntı." Bunu acımasızca dile getirmek benim için çok zordu fakat onu ikna etmeye mecburdum.
Bakışları değişti, benden ayrıldı ve başka bir noktaya daldı. Doğruldu, kaşlarını çattı. Omzunun üzerinden arkasında kalan uçuruma baktı.
"Çok acı çekiyorum."
Fısıldadığı bu cümlenin muhatabı ben değildim, kendi kendisiyle konuşuyor gibiydi.
"Özür dilerim." dedi ve uçuruma doğru tökezleyen adımlar attı.
Korkuyla elimi kaldırdım sanki onu tutabilecekmişim gibi.
"Barış?"
Bana aldırmadı, uçurumun kıyısında dizlerinin üzerine çöktü ve aşağıyı izledi.
"Ben..." diye mırıldandı ve haykırarak ekledi. "Ben seni seviyordum, Gül!"
Dediklerine anlam veremiyor ve şok içinde onu izliyordum. Yanına gidip gitmemekte kararsızdım. Kolunu kaldırıp gözyaşlarını sildi.
"Sen haklıydın." Ağlayışı şiddetlendi. "Beni kimse senin kadar sevemez."
Yerden destek alarak ayağa kalktı, yanına gitmek için birkaç adım attım ama beni fark edip eliyle durdurdu. Tekrar uçuruma döndü, omuzları düşmüştü.
"Barış, ne yapıyorsun?"
"Hoşça kalamadım, Gül." Neredeyse uçurumun kıyısında olmasına rağmen ufak bir adım daha attı, korkuyla iç çekip ona doğru adımladım ve beni yine durdurdu. "Sensiz hoşça kalamıyorum. Seni özlüyorum."
"Barış!" diye haykırdım. "Barış, uzaklaş oradan. Lütfen konuşalım. Barış!"
Bu sefer beni durdurmasını umursamadan ona doğru yürüdüm lâkin olmadı. Barış onunla arabaya bindiğimde yapmasını asla tahmin edemeyeceğim şeyi yaptı, kendisini uçurumdan aşağıya bıraktı. Adımlarım durdu, kollarım havada kaldı, gözyaşlarım bile dondu o an.
"Barış?"
Sesim çıkmadı. Ne bağırabildim ne ağlayabildim ne de başka bir tepki verebildim. Orada öyle durdum ve sonuna kadar açtığım gözlerimle uçurumu izledim.
_
Yazarın anlatımıyla. (-Yıllar Önce-)
_
Barış arabayı uçurumun kenarında durdurur durdurmaz aşağıya indi, sevdiği kadın uçurumun kenarındaydı.
"Gül?"
"Hoş geldin."
Barış ona doğru ufak adımlar attı.
"N'apıyorsun orada?"
"Çok güzel, değil mi?"
"Gül, uzaklaş oradan."
Gül ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini sevdiği adama çevirdi ve ona doğru sadece iki adım attı. Çok uzaklaşmış sayılmazdı ancak yine de Barış rahatlamıştı.
"Neden çağırdın beni buraya?" diye sordu Barış.
"Konuşmak için."
"Konuşmamız gereken her şeyi konuştuk, Gül."
Genç kadının yüzüne yorgun bir tebessüm kondu.
"Hayır." dedi. "Konuşmadık." Gözleri doldu. "Sen gittin, ben ağladım."
Adam başını dikleştirdi. Diyecek hiçbir şeyi yoktu.
"Neden gittin?"
"Gül, biz bunları defalarca konuştuk." Barış çaresizdi. "Sen beni sevmiyorsun. Bu, sadece bir takıntı. Bunu niye kabul etmiyorsun?"
Gül yüzünü uçuruma döndü.
"Beni hiç mi sevmedin?"
"Gül, bu tarafa gel. Oradan uzak-"
"Beni hiç mi sevmedin?" diye sordu kadın bir kez daha, bu sefer haykırarak.
"Sevdim tabii ki! Seviyorum! Ama boğuluyorum Gül... Bu ilişki ikimize de zarar veriyor."
"Yalan söyleme! Benden Eray için ayrıldığını biliyorum, bana yalan söyleme!"
Barış acıyla yutkundu, kalbi titredi. Buna da diyecek bir şeyi yoktu.
"Ben seni seviyorum, Barış."
Gül neredeyse yalvaracaktı. Barış karşısındaki kadının hareket ettiğini görünce onu durdurmak için ellerini kaldırdı.
"Bak, tamam. Başta öyleydi ama şu hâline baksana. Bir adam için kendinden vazgeçmek istiyorsun. Ben, senin beni kendinden daha çok sevmeni istemiyorum. Bunun sevgi olduğuna da inanmıyorum."
"Bütün bunlar bahane."
"Değil!" Sakin olmayı denedi, gözlerini kapatıp soluklandı. "Tamam. Tamam, özür dilerim. Buradan gidelim. Lütfen gidip sakince konuşalım."
Gül kıpırdanınca Barış ona doğru adımladı ancak Gül'ün bağırışı ayaklarına dolandı.
"Yaklaşma!" Güldü, gülüşü yorgundu. "Bunu sana söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi."
"Gül, iyi görünmüyorsun. Lütfen, buraya gel. Gidelim. Lütfen."
Kadın başını iki yana salladı.
"Bugün ikimizi de özgür bırakacağım." Omzunun üzerinden Barış'a baktı. "Sen hep merhametliydin ama ben hiçbir zaman iyi biri olmadım. Dilerim ki vicdanına rağmen, birini seversin ama şunu unutma, benim olmadığım bir dünyada bile seni en çok ben seveceğim. Hiç kimse ama hiç kimse seni benim kadar sevemez."
"Neden bunları söylüyorsun?" Yutkundu. Barış ona doğru bir adım atmak istedi ancak Gül buna da engel oldu. "Gül, beni korkutuyorsun."
Genç kadının gözünden akan bir damla yaş dudaklarındaki tebessümün arasında kayboldu.
"Seviyorsan niye gidiyorsun diye sorma arkamdan, seven sevdiğine senin yaptığını da yapmazdı Barış."
"Gül!"
"Vâr olduğum için minnet duyardın ya bir zamanlar. Umarım, hoşça kalırsın. Benim olmadığım bir dünyada bile."
Son cümlesi bu oldu. Gül sevdiği adamın gözlerinin önünde kendisini o uçurumdan aşağıya bıraktı.
"Hayır, hayır, hayır!" Barış koşarak uçurumun yanına geldi ve yere çöktü, kısa tırnaklarını yerdeki toprağa geçirdi. "Gül, hayır! Bunu bana yapmadın, hayır!"
Barış defalarca sevdiği kadının ismini haykırdı, öyle büyük bir şiddetle feryat etti ki bir an için bu bağırışların Gül'ü geri getireceğine inandı. Ancak nafileydi. Kadın o gün sevdiği adamı konuşmak için çağırdı ancak konuşmadı. Tarih o gün birkaç kelime farkla tekerrür etti. Bu sefer kimse gitmedi. Kadın öldü, adam ağladı.
___